Vikikaynak
trwikisource
https://tr.wikisource.org/wiki/Anasayfa
MediaWiki 1.47.0-wmf.20
first-letter
Ortam
Özel
Tartışma
Kullanıcı
Kullanıcı mesaj
Vikikaynak
Vikikaynak tartışma
Dosya
Dosya tartışma
MediaWiki
MediaWiki tartışma
Şablon
Şablon tartışma
Yardım
Yardım tartışma
Kategori
Kategori tartışma
Kişi
Kişi tartışma
Portal
Portal tartışma
Sayfa
Sayfa tartışma
Dizin
Dizin tartışma
TimedText
TimedText talk
Modül
Modül tartışma
Event
Event talk
Ahmet Necdet Sezer'in Harp Akademileri Konuşması
0
10161
174532
151979
2026-09-22T06:45:22Z
Sabri76
3647
174532
wikitext
text/x-wiki
{{eser
| önceki=
| sonraki=
| başlık=Harp Akademileri Konuşması
| bölüm=(14 Nisan 2004)
| yazar= Ahmet Necdet Sezer
| notlar=
}}
<div align="center">
<div style="width:50%; align:center; text-indent: 0em;" align="justify">
Sayın Genelkurmay Başkanı,<br>
Silahlı Kuvvetlerimizin Değerli Komutanları,<br>
Harp Akademilerimizin Seçkin Mensupları,<br>
Değerli Konuklar,
</div></div>
<div align="center">
<div style="width:50%; align:center; text-indent: 2em;" align="justify">
Ülkemizi yakından ilgilendiren askeri ve stratejik konuların tüm boyutlarıyla ele alınarak derinlemesine irdelendiği ve çözümlemeler yapıldığı bu seçkin eğitim kurumuna bu yıl da seslenmekten mutluluk duyuyorum. Harp Akademilerinin çalışma programı çerçevesinde Türkiye'nin de içinde bulunduğu çalkantılı coğrafyada, ülkemize doğrudan ya da dolaylı yansımalar yapan gelişmeler, bilimsel bir tartışma ortamı içinde ele alınmakta ve ulaşılan sonuçlar, ulusal stratejilerin belirlenmesi çabalarına değerli bir katkı oluşturmaktadır.
İki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasından sonra ortaya çıkan belirsizlik ortamı, bu durumun oluşturduğu yeni risklerin doğru olarak saptanmasının önemini de bir kez daha gündeme getirmiştir. Çünkü, gelişmelere zamanlıca, doğru ve sağlıklı saptamalar yapılamaması, ulaşılan sonuçların da yanıltıcı ve yanlış yönlendirici olmasına yol açmaktadır. Tarih zincirinin son halkasında yer almadığımız akılda tutularak, sağduyulu ve gerçekçi bir biçimde gelecek ile ilgili plan ve stratejiler oluşturmak öncelikli konumuzdur. Dünya üzerinde sorunlu bir coğrafyada bulunan ülkemizde, bu gereksinim giderek artan biçimde kendini göstermektedir.
Geçen yılki konuşmamın ana noktalarına bakıldığında, aynı konuların bugün de bütün canlılığıyla gündemimizdeki yerini koruduğu, hatta kimi sorun ve risk alanlarında iyileşme yerine belirgin bir kötüye gidiş olduğu görülmektedir. Bölgemiz ve dünyamız, ne yazık ki, bugün bir yıl öncesinden daha huzurlu, daha istikrarlı ve daha güvenli bir konumda değildir. Barışa ve uluslararası ilişkilerin temel sistemine yönelik tehlikeler, riskler ve belirsizlikler, kaygı kaynağı olmayı sürdürmektedir.
Uluslararası terör, yediği darbelere ve uğradığı bölünmelere karşın, dünyanın her köşesine erişebilmiş, uygarlığa ve insanlığa verdiği zarar giderek büyümüştür. Ülkemize yıllarca acı çektiren ve tehlikesi dünya kamuoyu tarafından ancak 11 Eylül saldırıları sonrası kavranmaya başlanan terör sorununun yanısıra, mikro milliyetçilik, köktendincilik ve yaygınlaşma riski taşıyan kitle imha silahları da önemli küresel tehlikeler arasında yer almaktadır. Bunların da ötesinde, ekonomik gelişmişlik farklılıkları, hızlı nüfus artışı karşısında yetersiz kalan eğitim olanaklarına bağlı olarak yaygınlaşan bilgisizlik, giderek daha çok duyumsanan çevre sorunları, açlık gibi bireyin yaşam hakkını engelleyen ve birçok insanı etkileyen sorunlar, kimi bölgelerde bireysel, toplumsal ve devletlerarası çatışmaların yeni tohumlarını ekmektedir.
Uluslararası toplum, geçtiğimiz yıl içinde bu risk ve tehlikeleri göğüsleyecek, sorunları çözecek, hatta bu sorunların ağırlaşmasını ve derinleşerek kemikleşmesini önleyecek çözümleri üretmekte zorlanmıştır. Uluslararası planda çözüm olarak sunulan politikalar yeterli etkinlikte olamamış, bunlar kimi zaman sorun çözmek yerine, yeni sorunların ateşleyicisi olarak algılanmıştır. Günümüzde her şey hızla değişmekte, yeni bakış açılarını, olayları farklı boyutlardan görebilmeyi zorunlu kılmaktadır. Yirmibirinci yüzyılda hızla yol almakta olduğumuz bu dönemde, uluslararası ilişkilere ve bölgesel sorunlara çağın gelişmelerine ve gerçeklerine uygun politikalarla yaklaşmanın, çözümün birinci adımı olduğu kuşkusuzdur.
Değerli Konuklar,
Geçen yıl yaptığımız konuşmadan bu yana Irak'ta önemli gelişmeler yaşanmıştır. Irak'ın geleceğine ilişkin belirsizlikler ve şiddet sarmalının giderek artması bizleri olduğu kadar, uluslararası toplumu da kaygılandırmaktadır. Irak'a yönelik bir askeri müdahaleden kaçınılması amacıyla Türkiye'nin büyük çaba harcadığı herkesçe bilinmektedir. Burada hareket noktamız, müdahalenin çözmeye çalıştığından daha büyük sorunlara yol açabileceği olasılığı ve kaygısı idi. Gelişmelerin bizi haklı çıkardığını söylemek noktasında olmadığımızı ümit ederim. Ancak Irak'ın, bugün ne kendisi, ne komşuları, ne de uluslararası toplum yönünden daha iyi konumda bulunduğunu ileri sürmek güçtür.
Kuşkusuz, komşumuz Irak'taki gelişmeler ülkemizi yakından ilgilendirmeye devam etmektedir. Can kaybının sürmesinden ve artmasından derin üzüntü duyuyoruz. Irak'taki olası gelişmeler karşısında toplumumuz duyarlılığını sürdürmekte ve ilgili makamlarımız ulusal yararımızın en etkin biçimde korunmasını sağlayacak siyasaların uygulanması yönünde özenle çaba göstermektedir.
Irak'ta kalıcı bir istikrarın sağlanması, kamu düzeninin yeniden oluşturulması, tüm etnik grupların hakça temsil edildiği demokratik bir rejimin kurulması, Irak halkının ülkesi ve doğal kaynakları üzerinde tam denetime kavuşması en içten dileğimizdir.
Irak'ın toprak bütünlüğünün ve siyasal birliğinin korunması, Irak'ın ve bölgenin istikrarının vazgeçilmez ögesidir. Bu konudaki duyarlılığımız herkesçe bilinmektedir.
Devletler arasındaki ilişkilerde uluslararası hukukun üstünlüğüne inanan Türkiye, dış politikasını bu temel yaklaşıma dayandırmaktadır. Irak'la ilgili olarak geçen yıl attığımız ya da bundan sonra atabileceğimiz adımların uluslararası yasallık temelinde olması koşulunu aramamız, Irak'a yönelik politikamızın özünü oluşturmaktadır.
Öte yandan, adını KONGRA-GEL olarak değiştiren terör örgütü PKK/KADEK, Kuzey Irak'taki varlığını sürdürmektedir. Örgütün, Kuzey Irak'tan çıkarılması ve etkisizleştirilmesi konusunda Amerika Birleşik Devletleri ile fikir birliği içinde bulunmamıza koşut olarak, bu konuda somut ve inandırıcı adımların süratle atılmasına gereksinim duyulmaktadır. Türk kamuoyunun bu konudaki haklı duyarlılığı sürmektedir. Üzerinde önemle durulması gereken bir diğer nokta da, terörle savaşımda ayırımcılık yapıldığı izleniminin yaratılmamasıdır.
Bundan yaklaşık bir ay önce, 8 Mart 2004 tarihinde kabul edilen Geçici İdari Yasa, Irak Yönetim Konseyi'nin oluşumundaki yetersizlik ve dengesizliklerin bir yansımasıdır. Yasa'nın genel seçimlerle kurulacak Ulusal Meclis ve Geçiş Hükümeti'nin istencini de ipotek altına aldığı söylenebilir. Yasa'daki olumsuz ögelere karşın, Irak'ta siyasal geçiş döneminin dinamik bir süreç olacağı kuşkusuzdur.
Gerek Geçici Yasa'nın uygulanmasında, gerek Irak halkını temsil edecek seçilmiş Ulusal Meclis'in ortaya çıkmasında Irak'ı oluşturan tüm kesimlerin gerçek ağırlıklarıyla ülkenin yazgısını belirlemelerine olanak tanınması yaşamsal önem taşımaktadır.
Silahlı Kuvvetlerimizin Değerli Üyeleri,
Değerli Konuklar,
Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından, bir yandan Avrasya coğrafyasında oluşan "jeopolitik boşluk alanları" ile bunların sonucunda Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu'da yaşanan çatışma ve uyuşmazlıklar, diğer yandan da 11 Eylül ile 11 Mart terör eylemleri sonucunda sırasıyla Amerika ve Avrupa kıtalarını derinden sarsan "asimetrik tehditler", güvenlik kaygılarını dünya çapında artırmıştır.
Dünyada oluşan yeni güvenlik ortamı, geleneksel tehdit algılamalarının da değişmesine yol açmış, sınırların korunması ilkesine dayalı "Askeri Savunma" anlayışı, yerini ulusal çıkarların, sınırların ötesinde daha uzaktan korunmasını temel alan "Stratejik Güvenlik" anlayışına bırakmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri tarafından ortaya atılan ve son dönemde uluslararası alanda giderek daha çok tartışılmaya başlanan "Büyük Ortadoğu" tasarısı, bu anlayışa bir örnek sayılabilir. Bugünlerde ülkemiz gündeminde de ağırlıklı biçimde yer almaya başlaması nedeniyle, sözkonusu tasarı üzerinde durmak istiyorum.
"Büyük Ortadoğu" tasarısı, kapsadığı coğrafya henüz kesinleşmeyen, ancak Kuzey Afrika'dan Ortadoğu'ya ve hatta Yakın Doğu'ya uzandığı söylenen geniş bir bölgede siyasal, toplumsal, ekonomik boyutlarla birlikte, güvenlik alanını da içeren kapsamlı ve uzun erimli bir dönüşüm tasarısı olarak sunulmaktadır.
Niteliği ve kapsamı henüz belirginleşmemiş olmakla birlikte, kimi ipuçlarına sahip olduğumuz sözkonusu tasarının düşünsel temellerinin Amerika Birleşik Devletleri'nde aslında doksanlı yıllarda atıldığı, ancak, uluslararası alanda ortaya çıkan gelişmelerin, Amerika Birleşik Devletleri'ni böylesine kapsamlı bir girişimi bir an önce uygulamaya koymaya yönlendirdiği anlaşılmaktadır. Bu gelişmelerin başında kuşkusuz 11 Eylül terör saldırıları gelmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri Yönetimi, bu tasarıyı ortaya koyarken, Büyük Ortadoğu coğrafyasında siyasal, toplumsal ve ekonomik haklarından yoksun bırakılmış, işsiz ve eğitimsiz kitlelerin nüfusunun artmasına bağlı olarak, aşırılık, terörizm, yasadışı göç gibi sorunların tehlikeli boyutlara ulaşacağına ve böyle bir durumun yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'ne değil, uluslararası toplumun tümüne yönelik ciddi bir tehdit oluşturacağına dikkat çekmektedir. Çözüm olarak, bölge rejimleri için demokratikleşme ve iyi yönetişimi içerecek bir yeniden yapılanma sürecini özendiren, çok boyutlu ve uzun erimli bir strateji geliştirilmesi savunulmaktadır.
Avrupa Birliği'nin, Büyük Ortadoğu tasarısının öngördüğü dönüşümü desteklediği anlaşılmakta, ancak, geçtiğimiz aylarda yapılan tartışmalar, Avrupa Birliği'nin yöntemsel olarak Amerika Birleşik Devletleri'nden farklı düşündüğünü ortaya çıkarmaktadır.
Yapılan tartışmalardan bu aşamada şu sonuçları çıkarmak olanaklıdır: Avrupa Birliği, Ortadoğu'ya ilişkin olarak Amerika Birleşik Devletleri'nden farklı, ancak "Büyük Ortadoğu" girişimini tamamlayıcı nitelikte bir strateji geliştirmeye doğru ilerlemektedir. İki yaklaşımı birleştiren nokta, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği gibi bölge dışı güçlerin yaklaşık sınırları tanımlanan bu coğrafyaya, deyim yerindeyse "çeki düzen vermek" hak ve yetkisini kendilerinde görmüş olmalarıdır.
Bölge ülkelerinde ise, her şeyden önce, Amerika Birleşik Devletleri'nin bu tasarıyı kendilerine danışmadan ortaya koymuş olmasından kaynaklanan duyarlılık ve kuşkular bulunmaktadır. Arap ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin Avrupa ve diğer gelişmiş ülkelerle birlikte Ortadoğu'yu yeniden biçimlendirmek üzere başlattığı çabayı, Sovyetler Birliği'ni yıkmak üzere 1970'lerde sürdürülen çabalara benzetmekte ve kaygı duymaktadır. Girişimin, Arap ülkelerinde yeni bir sömürgeleştirme kuşkusu da yarattığı anlaşılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nin son haftalarda bunları gidermek üzere bölgeye yönelik görüşmelerini artırmaya başladığını, söylemini bir ölçüde değiştirdiğini, yeniden yapılandırmaların dışarıdan dayatılacağı kaygısını ortadan kaldırmak amacıyla, bölgeden gelecek girişimleri özendirme boyutunu ön plana çıkardığını görmekteyiz.
Değerli Konuklar,
Uluslararası planda dikkatlerin bu tasarıya yöneldiği şu dönemde, Türkiye'nin tasarıya ilişkin tutumu, gerek Amerika Birleşik Devletleri, gerek Avrupa Birliği, gerekse bölge ülkeleri tarafından yakından izlenmektedir.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, demokrasi, insan hakları, iyi yönetişim, kadın-erkek eşitliği gibi değerlerin Batı'ya özgü olduğu, Ortadoğu'nun ise, farklı bir kültürel, dinsel, toplumsal ve tarihsel deneyimi bulunması nedeniyle bu değerleri özümseyemeyeceği yolundaki görüşler temelsizdir.
Tarih boyunca Ortadoğu ile yoğun bir etkileşim içinde bulunan Türkiye'nin sergilediği örnek, bu düşüncenin geçersizliğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, yanıtlanması gereken temel soru, Ortadoğu'da demokrasinin olanaklı olup olmadığı değil, demokrasi özlemlerinin nasıl karşılanabileceği, demokratikleşmenin nasıl yaşama geçirilebileceğidir.
Genel anlamda İslam coğrafyası ve özelde Ortadoğu ülkeleriyle yaptığımız görüşmelerde ve İslam Konferansı Örgütü platformlarında, kendi değerlerimizi yitirmeden çağın gerisinde kalmamanın, hatta çağı yönlendirebilmenin yöntemlerini birlikte bulmamız gerektiğini vurgulamaktayız.
Çağı yakalayabilmek, ancak ciddi bir yenilenme ve reform süreciyle sağlanabilir. Bu ise, daha özgür ve katılımcı demokratik yapıları, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, kadın-erkek eşitliğine dayanan, ayrıca kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlayacak iyi yönetişim ilkelerini gözeten uygulamaların yaşama geçirilmesini gerektirmektedir. Bu konularda, bölge ülkelerine açık yüreklilikle bir özeleştiri görevi düştüğünü de bu fırsattan yararlanarak vurgulamak istiyorum.
Ortadoğu'nun çağdaş ve evrensel değerler doğrultusunda dönüşümden geçmesi, gönenç ve kalkınma düzeyinin yükselmesi ve bölgenin yol açtığı risklerin önlenmesi, ülkemizin de paylaştığı bir ülküdür.
Aslında, farklı boyutlarda da olsa, yeniden yapılanma rüzgarının bugün Ortadoğu bölgesinde estiğini görmekteyiz.
Bölgedeki demokrasi isteminin bir siyasal istence ve somut bir yeniden yapılanma sürecine dönüşmesine uluslararası toplumun da yardımcı olması bir dereceye kadar anlaşılabilir. Bununla birlikte, yanlış yöntemlerin uygulanması yüzünden Büyük Ortadoğu tasarısının bölgede önemli bir rahatsızlık yaratması durumunda, ülkemizi de etkileyebilecek yeni risklerle karşı karşıya kalabileceğimiz uyarısında bulunmak istiyorum.
Bu bağlamda, istikrar ve demokratikleşme arasındaki duyarlı dengeye özen gösterilmesi gerekmektedir. İstikrarsızlık ortamında sağlıklı bir demokratikleşme süreci yaşanacağını sanmak doğru bir yaklaşım değildir. İstikrarsızlığın, terör ve diğer asimetrik tehditleri körükleyebileceği unutulmamalıdır.
Bir diğer olgu da, Batı dünyasının Ortadoğu'da bir imaj ve güven sorunuyla karşı karşıya bulunmasıdır. Bu, dünya düzeninin hakça olmadığını düşünen, sürekli bir yoksulluk ve şiddet ortamında yaşayan kitlelerde daha da güçlü biçimde algılanmakta ve Batı'ya karşı güvensizliği, ezilmişlik duygusunu ve şiddeti körükleyen temel ögelerden birini oluşturmaktadır.
Ortadoğu Barış Süreci'nin bugünkü şiddet sarmalından sıyrılarak olumlu bir yöne girmesi, bölge halklarını şiddete özendiren çevrelerin elini zayıflatacaktır. Böylece, yeniden yapılanmaya istekli olan, ancak değişimin köktendinci ve aşırı akımlara güç ve yasallık kazandırmasından çekinen yönetimler rahatlayabileceklerdir. Batı'nın bu uyuşmazlığın çözümü yolunda sergileyeceği içten çabalar da, uluslararası toplumun yeniden yapılanma sürecindeki yardımlarının bölge yönetimleri ve kamuoylarınca benimsenmesini ve sahiplenilmesini kolaylaştıracaktır.
Batı dünyasının bu noktayı gözden kaçırmaması ve bölgeye yönelik geçmişteki ve bugünkü politikalarını özeleştirel bir yaklaşımla derinliğine yeniden değerlendirmesi, varsa yetersizlik ve yanlışlıklarını düzeltmesine katkıda bulunacak adımları cesurca atması herkesin yararına olacaktır. Bir türlü çözüme kavuşturulamayan İsrail-Filistin uyuşmazlığı, bu güven sorununu giderek kemikleştiren somut ve çarpıcı bir örnektir.
Tersi bir gelişmenin bölgede direnç yaratması ve köktendinci ögeleri körüklemeyi sürdürmesi sözkonusu olacaktır. Demokratikleşmenin, anti-demokratik ve çağdışı başka bir yönetime geçiş yolunda araç olarak kullanılmaması büyük önem taşımaktadır.
Gerçek anlamda demokrasiden sözedebilmek için yalnızca parlamentoların ve seçimlerin varlığı yeterli olamaz. Amaçlanması gereken, hukukun üstünlüğünü ve güçler ayrılığını gözeten, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasi anlayışıdır. Bu da, toplumsal uzlaşıyla olanaklıdır. Kısacası, demokrasi bir uzlaşı kültürüdür ve bu kültürün olgunlaşması süre gerektirmektedir.
Sonuç olarak, uluslararası toplumun bölgede demokratik dönüşümü özendiren politikalarının yarar sağlayabilmesi, bölge ülkelerinin iç etkenlerinden beslenen, zorlayıcı olmayan, her ülkenin koşullarına göre geliştirilen bir yaklaşım izlenmesini gerekli kılmaktadır.
Değerli Konuklar,
Büyük Ortadoğu tasarısı bağlamında Türkiye'nin konumu ve oynayabileceği rol konusunda son günlerde çeşitli yorumlar yapıldığını görmekteyiz. Bu bağlamda, şu noktayı özellikle vurgulamakta yarar görüyorum: Türkiye, Büyük Ortadoğu tasarısının hedef aldığı ülkeler arasında olamaz. Bunun tersini düşünenler varsa, onlara bu anlayışlarını değiştirmelerini öneririm. Laik Türkiye'ye sözde "İslam Cumhuriyeti" tanımlaması getirmek, ya da "Ilımlı İslam" gibi anlamsız nitelemelerle kimi modelleri bilinç altından benimsetmeye çalışmak yersizdir ve kabul edilemez.
Bu öngörünün ardındaki gerçeği saptayabilmek için, Yüce Atatürk'ün söylemiyle "ufku görmek yetmez, ufkun ötesini görebilmek gerekir".
"Ilımlı İslam" Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin rejimi olmadığına göre, önce devletimiz için yeni bir rejim öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
"Ilımlı İslam" modeli, İslam dinini kabul eden diğer ülkeler için bir ilerleme sayılsa da, Türkiye Cumhuriyeti yönünden büyük bir geriye gidiş, daha açık söylemiyle "irticai" bir modeldir.
İşin ilginç yanı, bu modelin toplumları demokratikleştirmek için öngörüldüğünün ileri sürülmesidir. İster "ılımlı", ister "köktendinci" olsun, din devleti ile demokrasinin yanyana getirilmesi tarihe ve bilime ters düşen bir yaklaşımdır.
Türkiye, rejim seçimini Cumhuriyet'in kuruluşu ile birlikte 81 yıl önce yapmıştır. Bu rejim, Atatürk ilke ve devrimleriyle Atatürk Milliyetçiliği'ne bağlı, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti temelinde biçimlenen aydınlanmacı ve çağdaş bir rejimdir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi, coğrafi yönden üniter devlet yapısını, yönetsel yönden laik, demokratik, sosyal, hukuk devletini, siyasal yönden tam bağımsızlık ilkesini, ekonomik, toplumsal, kültürel, sanatsal yönden de çağdaş bir Türkiye'yi hedeflemektedir.
Türk Devriminin genel amacı, aydınlanma çağını yakalamak ve Türk toplumunu çağdaşlaştırmaktır.
Devrimin temeli, amacına bağlı olarak laiklik ilkesidir. Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır.
Cumhuriyete temel oluşturan laikliğin, kavram kargaşası yaratmadan Türkiye için ne anlama geldiğinin doğru biçimde ortaya konulması gerekir.
Bunun yolu, laiklik kavramının öznel ve kuramsal görüş ve önerilerle değil, anayasal değişmez kurallar ve yetkili organ kararları ile açıklanmasıdır.
Laiklik kavramının Türkiye yönünden ne anlama geldiğinin doğru algılanabilmesi için üç konunun önemle vurgulanması gerekir:
Birincisi, Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi, laiklik, ülkelerin içinde bulunduğu tarihsel, siyasal, toplumsal koşullara ve her dinin bünyesinin gerektirdiği istemlere bağlı olarak ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Dini ve anlayışı tümüyle farklı ülkelerde, laikliğin, aynı anlam ve düzeyde benimsenip uygulanması beklenemez.
İkincisi, Anayasa Mahkemesi'nce de belirtildiği gibi, Türkiye için özellik taşıyan laiklik, içeriğini Anayasa'nın başlangıcı, 24. ve 174. maddelerdeki kurallarla doldurulan ve bu kurallarla anlamlandırılan laikliktir.
Üçüncüsü, Anayasa'yı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olan ve kararları yasama, yürütme, yargı organları ile yönetimi, gerçek ve tüzel kişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi'nin laiklikle ilgili yorumları, Türkiye yönünden laikliğin anlamının ortaya konulmasında vazgeçilmez kaynaktır.
Türkiye Cumhuriyeti'ne "Ilımlı İslam" modelini uygun görenler ile başkalarına bu izlenimi veren ya da vermeye çalışanlar içeriği Anayasa Mahkemesi kararları ile belirginleşmiş Anayasa'daki değiştirilmez laik devlet niteliğini görmezden gelmektedirler.
Kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti çağdaş nitelikleriyle sonsuza kadar yaşayacaktır. Onu yaşatmak görevi ve sorumluluğu tümüyle yurttaşlarımıza düşmektedir.
NATO'nun en eski üyelerinden biri olan, Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanan ve aynı zamanda Ortadoğu'ya da komşu konumundaki Türkiye, eğer içten amaç Ortadoğu'da demokratikleşmenin özendirilmesi ise, bu konuda kendi payına düşeni yapmaya ve amaçlanan tarihsel dönüşümü kolaylaştırıcı katkıda bulunmaya hazırdır.
Türkiye'nin yapabileceği en önemli katkı, kendi deneyimini paylaşmaktır. Türk demokrasisi, Avrupa ile Ortadoğu'nun kesiştiği noktada olgunluğunu kanıtlamış ileri bir demokrasi örneğidir. Avrupa ve Avrupa-Atlantik yapılarındaki uzun varlığımız, Batı ile sürdürdüğümüz etkileşim, hiç kuşkusuz bu sürece ivme kazandıracak en önemli ögeler arasında yer almaktadır.
Avrupa Birliği'nin Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlaması ve bu sürecin sonunda Türkiye'nin üyeliği, Ortadoğu bölgesine ve geniş anlamda, İslam Dünyası'na verilebilecek en önemli iletidir. Bu ileti, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi değerlerin evrensel olduğunu, günümüzde toplumları ayıran fay hattının uygarlıklar ve dinler arasından değil, bu değerleri benimseyenlerle benimsemeyenler arasından geçtiğini, Batı ile İslam Dünyası'nın bu değerler temel alınarak kucaklaşabileceğini ortaya koyacaktır.
Değerli Konuklar,
Avrupa Birliği'yle ilişkilerimiz önemli bir döneme girmiştir. Bu süreçte, Türkiye'nin önceliği, bu yılın sonunda üyelik müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin kararın alınmasını sağlamaktır. Dayanak noktamızı ülkemizin tarihsel gelişimi, laik ve demokratik kuruluş felsefesi ve temel yönelimleri oluşturmaktadır.
Avrupa Birliği üyeliği, evrensel değerleri ve yüksek yaşam standartlarını simgelemekte; Atatürk'ün amaçladığı "çağdaş uygarlık düzeyi"ne varma doğrultusundaki en önemli toplumsal tasarıyı gerçekleştirme anlamını taşımaktadır. Avrupa Birliği'ne üyeliğin aynı zamanda ülkemizin çok partili, laik ve demokratik siyasal yapısının ek güvencesi olacağını ve ülkemizin her türlü aşırılığa karşı korunmasını güçlendireceğini düşünüyoruz.
Son dönemde, ülkemizde temel hak ve özgürlükler, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanlarındaki düzenlemeleri güçlendiren ve güvence altına alan kapsamlı anayasa ve yasa değişiklikleri gerçekleştirilmiştir. Yine bu alanlarda, çeşitli uluslararası sözleşmeler imzalanmış ya da onaylanmıştır. Bu kapsamlı değişiklik sürecinde, bir yandan Türkiye'nin öncelikli hedefi olan Avrupa Birliği'yle üyelik görüşmelerinin başlaması için gerekli siyasal ölçütler yerine getirilirken, öte yandan, Türk ulusunun çağdaş ve modern bir toplum olma yolundaki beklentisi temel hareket noktamız olmuştur. Türk ulusunun büyük çoğunluğu Avrupa Birliği'ne üyelikten yanadır. Bu, aynı zamanda, insan haklarına ve hukuk devleti ilkesine dayalı çağdaş demokrasiye tüm kurum ve kurallarıyla sahip olma isteğini de ortaya koymaktadır.
Ülkemizle görüşmelere başlanması, Avrupa Birliği'nin gerçek niyetinin algılanabilmesi yönünden belirleyici bir öge olacaktır. Kopenhag siyasal ölçütleri yerine getirildiğinde, Türkiye'yle görüşmelerin başlaması kararının alınmaması için geçerli bir neden kalmayacağının Avrupa Birliği yetkilileri ve Avrupalı yöneticiler tarafından da her fırsatta vurgulandığını akılda tutuyoruz.
Türkiye, 40 yılı aşkın bir süredir tünelin ucundaki ışık doğrultusunda Avrupa Birliği üyeliği yönünde ilerlemektedir. Bu tünel, bizim için diğer adaylarla karşılaştırıldığında daha uzun ve yorucu olmuştur. Bu nedenle, Aralık 2004, Türk Ulusu için Avrupa Birliği'nin içtenliğinin sınanması anlamına gelmektedir. Avrupa Birliği'nin de, Aralık ayında atacağı ters yönde bir adımın birlikte getireceği siyasal ve stratejik kimi sonuçları kapsamlı biçimde değerlendireceğine inanıyoruz.
Öte yandan, görüşmelerin başlaması için gerekli bir ölçüt olmamakla birlikte, Türkiye'nin çabaları ekonomi alanında da sürmüştür. Ülkemize Avrupa Birliği'yle bütünleşme yönünde net bir işaret verilmesi, ekonomi alanındaki ilerlemeleri daha da güçlendirebilir. Birliğe tam üyeliğimizin gerçekleşmesine kadar geçecek süre içinde, bugün yaşanan sorunların önemli bölümünün geride kalacağını herkes görecektir.
Türkiye'yle ilgili tartışmalarda din ve kültür farklılığı, coğrafi konum, büyüklük, nüfus, ekonomik sorunlar ve göç olasılığı gibi siyasal ölçütlerle ilgili olmayan kimi ögelerin zaman zaman ön plana çıktığını görüyoruz. Bu tartışmalarda, aslında Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne sağlayacağı yarar ve katkılara ağırlık verilmesinin daha uygun olacağı düşüncesindeyiz. Kaldı ki, bunlar Türkiye'nin önünde bir engel durumuna getirilirse, her şeyden önce, Türkiye'ye diğer adaylarla eşit davranma ilkesi öngörülen Helsinki kararlarıyla çelişecektir.
Türkiye, 11 Eylül 2001'de Amerika Birleşik Devletleri'nde, geçtiğimiz Kasım ayında İstanbul'da ve son olarak 11 Mart 2004'te İspanya'da gerçekleşen terörist saldırılarla ortaya çıkan tehdide karşın, başta insan hakları olmak üzere temel hak ve özgürlükler ile hukukun üstünlüğü ilkelerinden ve demokrasisinden vazgeçmeksizin Avrupa Birliği yolunda hızla ilerlemeyi sürdürmüştür. Daha önce de vurguladığımız gibi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği, farklı kültürlerin Avrupa Birliği çatısı altında, ortak değerler ve yararlar temelinde, birlikte yaşayabileceklerini anlamlı bir biçimde ortaya koyacaktır. Bunu, bu kez dinler arasında yaratılmaya çalışılan yeni bir Soğuk Savaşın daha doğmadan önlenmesi bakımından çok önemli görüyoruz.
Bu fırsattan yararlanarak iki hafta sonra tanık olacağımız Avrupa Birliği'nin son genişlemesi konusuna da değinmek istiyorum.
1 Mayıs 2004 gününde gerçekleşecek olan, Avrupa Birliği'nin eski Doğu Bloku ülkelerini de içeren genişleme dalgası, Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan ayrım çizgilerinin ortadan kaldırılması yönünden tarihsel bir adımdır.
Avrupa Birliği'nin genişleme ve derinleşme süreciyle, Roma İmparatorluğunun dağılmasından beri Avrupa kıtasındaki en büyük siyasal ve ekonomik oluşum gerçekleşmektedir. Bunun ilk kez barışçı ve katılımcı bir biçimde gerçekleştirildiğinin önemi unutulmamalıdır.
Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının yaralarının sarılması yönünden kömür-çelik alanında başlayan işbirliği ve karşılıklı bağımlılık süreci, ekonomik işbirliği ve pazar aşamalarından geçerek bugünkü siyasal yönden derinleşmeyi ve ortak dış politika ve savunma kimliğini geliştirmeyi öngören, yirmi beş üyeli bir Avrupa Birliği'ne dönüşmüştür. Sırada Bulgaristan, Romanya ve Türkiye vardır.
Türkiye olarak, daha güçlü, siyasal ve güvenlik alanlarında da bütünleşmiş ve uluslararası gelişmeleri biçimlendirebilecek yeteneğe kavuşmuş bir Avrupa Birliği'nden yanayız. Bu yönde ilerlenmesini sağlayacak kurumsal yapılanmanın bir an önce yaşama geçirilmesini destekliyoruz.
Değerli Konuklar,
Yirmibirinci yüzyılın risk ve tehditlerine karşı var olan yeteneklerini geliştirme çabası içindeki NATO, tarihinin en büyük dönüşüm sürecinden geçmekte ve kendini Soğuk Savaş sonrası dönemin değişen ve farklılaşan güvenlik ortamına uyarlama çalışmalarını sürdürmektedir.
NATO'nun dönüşümü sürecinde, tehdide dayalı kuvvet bulundurma anlayışı bırakılarak güvenliğe dayalı bir yapılanmaya gidilmekte ve daha küçük, ancak modern, yüksek yetenekli, yer değiştirebilir ve uzun süre kendi kendine yeterli olabilir bir kuvvet yapılanması oluşturulması amaçlanmaktadır.
NATO'nun yeniden yapılandırılmasıyla birlikte, İttifak'ın Avrupa-Atlantik ekseninde istikrarın sürdürülmesine ve küresel güvenliğin sağlanmasına yönelik katkısının artması beklenmektedir.
Dönüşüm çerçevesinde, dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkabilecek bunalımlara uluslararası yasallık içinde kısa sürede müdahale yeteneğinde ve yüksek vurucu gücü bulunan bir kuvvet oluşturma sürecinde ileri bir aşamaya ulaşılmış bulunulmaktadır. NATO Karşılık Kuvveti adı verilen ve NATO tarihinde örneği bulunmayan bu kuvvetin oluşmasına Türkiye de etkin katkıda bulunmaktadır. NATO Karşılık Kuvvetinin kara unsurunun önderliği, Ekim 2003Ğ Haziran 2004 dönemi için ülkemizce üstlenilmektedir.
NATO'ya yedi yeni üyenin daha katılmasıyla Baltıklar'dan Karadeniz'e kadar uzanan sürekli bir güvenlik alanı yaratılması mutluluk vericidir.
NATO-Rusya işbirliği, Soğuk Savaş anlaşmazlıklarını artık tarihe mal etmiştir. Ayrıca Ukrayna ile özel bir ortaklık yürütülmektedir. Barış İçin Ortaklık girişimi üyesi olan ülkelerle yoğun bir işbirliği programı uygulanmaktadır. Kafkaslar ve Orta Asya ülkeleri ile geleneksel yakın bağları nedeniyle Türkiye, bu süreçte kilit bir rol oynamaktadır.
Türkiye, bu yıl Haziran ayında İstanbul'da düzenlenecek NATO Doruğuna evsahipliği yapacaktır. Dorukta, NATO-Avrupa Birliği ilişkileri de gündemin üst sıralarında yer alacaktır. İttifak, bugün de Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliğinin temel taşlarından biri olan NATO-Avrupa Birliği stratejik ortaklığını genişletmekte kararlıdır.
NATO'nun güvenlik rolü çoğaldıkça ve İttifak daha geniş sorumluluklar üstlendikçe, Türkiye'nin NATO'daki etkinliğinin daha da artması doğal olacaktır.
Avrupa Birliği, ekonomi alanındaki bütünleşme yönünde sağlamış olduğu ilerlemeye koşut olarak siyasal alanda da uluslararası bir güç oluşturabilmek, NATO'nun bir bütün olarak yer almayacağı bunalımlarda müdahale edebilmek amacıyla, "Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası" adı altında ortak bir güvenlik sistemini geliştirmektedir.
Önümüzdeki dönemde, "Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası"nın olgunlaştırılmasında, Avrupa Birliği'nin siyasal bütünleşme sürecini tamamlamasıyla birlikte, NATO'nun yeniden yapılandırılmasına ilişkin gelişmelerin ve NATO-Avrupa Birliği ilişkilerinin belirleyici ögeler olması beklenmektedir.
Türkiye'nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası içinde daha belirgin bir yer almasının, bölgesel güvenlik ortamının olumlu yönde geliştirilmesine ve Avrupa Birliğine üyelik sürecine ek katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Değerli Konuklar,
Böyle bir konferansta ve böyle bir konjonktürde, Kıbrıs konusuna değinmek zorunlu görünüyor.
Ulusal dava olarak benimseyegeldiğimiz Kıbrıs'ta, bu kez gerçek bir dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz. Bu noktaya nereden ve nasıl geldiğimizi bir kere daha anımsatmaya gerek görmüyorum. Gelişmeler, kamuoyunun yakın ilgisi altında ve bu konuda şimdiye dek tanık olmadığımız kapsamlı ve canlı bir tartışma ortamı içinde gerçekleşmektedir.
Tartışmalar yararlı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin belki de en büyük, en önemli ve en yaşamsal dış politika sorunu konusunda dile getirilen görüşler, ulusun belleğindeki yerini almış, gelecekte tarihin bu konudaki değerlendirmesine bırakılmıştır. Unutulmamalıdır ki, tarihin yargısı kesin, belirleyici ve belki de acımasız olacaktır.
Tartışmalar sırasında toplumumuzdaki farklılık çizgilerinin derinleşmesinden ve karşılıklı olarak zaman zaman incitici boyutlara gelmiş olmasından üzüntü duyduğumu belirtmek istiyorum. Ulusumuzun her bireyinin ve her kesiminin Kıbrıs'ta hakça ve kalıcı bir çözümü içtenlikle istediğinden kuşku duymuyorum. Farklılık, bizi bu çözüme ulaştıracak yöntem, daha açık bir deyimle "Annan Planı" olarak adlandırılan belge üzerinedir. Ülkede bu yöntemi ve bu yöntemin en önemli ögesi Annan Planı'nı benimseyenler olduğu gibi, bu konuda kuşku ve kaygı açıklayanlar da vardır. İki tarafın da hareket noktasının iyiniyetten kaynaklandığını varsaymak doğru olacaktır.
Kıbrıs konusunda, tıpkı 1878, 1960 ve 1974 yıllarında olduğu gibi, önemli bir karar öncesindeyiz. Gelinen aşamanın önemini ve hepimize yüklediği sorumluluğun ağırlığını göz ardı edemeyiz. Verilecek kararlar ve atılacak adımlar, yalnız bizi değil, gelecek kuşakları da geri dönülmez bir biçimde etkileyecektir. Bu bakımdan, önümüze konulan metinlere kuşkucu ve eleştirel yaklaşılması doğal karşılanmalıdır. Bu eleştiri ve kuşkular sayesinde Plan'da birkaç kez iyileştirmeler sağlanmış olduğu unutulmamalıdır.
Bugün ulaşılan noktada, Plan'da Türk tarafını tatmin etmeyen kimi ögelerin hala var olduğu, Plan'ın savunucuları tarafından bile kabul edilmektedir. Bir görüşme süreci çerçevesinde, hedeflenen her amacın ve sonucun elde edilemeyebileceği, görüşme kavramının içeriğinde varolmakla birlikte, bu sonuca her durum ve koşul altında rıza göstermenin akılcı ve ulusal yarar kavramına uygun olup olmadığı, geçerli bir sorudur ve tartışılmalıdır. Bunun yanı sıra, elde edildiği belirtilen kazanımların, ileride çeşitli uluslararası yargı sistemleri kanalıyla aşındırılması ya da tümüyle kaybedilmesi olasılığının, ciddi biçimde irdelenmeye gereksinim gösterdiği açıktır.
Milli Güvenlik Kurulu, 23 Ocak 2004 gününde yaptığı toplantı sonrasında yayımlanan bildirisinde; Kıbrıs'taki görüşme sürecinin yeniden canlandırılması yönünde girişimlere başlanmasının yararı ve gereği konusunda görüş birliğine vardığını açıklamış, Annan Planı "da" referans alınarak Ada'nın gerçeklerine dayalı bir çözüme görüşmeler yoluyla hızla ulaşılması konusundaki kararlılığını yinelemiştir.
Toplantıda, iki tarafın anlaşamaması sonucu doğacak boşlukların Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nce doldurulup metnin bu durumuyla iki toplumun onayına sunulması benimsenmemişken; 24 Ocak 2004'de Davos'ta Genel Sekreter'le yapılan görüşmede bu hususun Türkiye tarafından kabul edildiği, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin görüşmelere davet mektubundan ve bunu doğrulayan Davos tutanağından öğrenilmiştir. Böylece, Kıbrıs konusunda taraflar geri dönüşü olmayan bir süreç içerisine girmişlerdir.
Annan Planı'nın halk oylamasına sunulacak son biçiminde, Türk tarafı yararına kabul edilen; Rumlar'ın Türk tarafına seyahat, yerleşme ve taşınmaz mal edinme haklarına kimi sınırlamalar (derogasyonlar) getirilmiştir. Ancak bu sınırlamalar (derogasyonlar) süresiz değildir. Sınırlamalar (derogasyonlar), Plan'da öngörülen süreçlerin bitiminde kendiliklerinden ortadan kalkacağı gibi, halk oylamalarında her iki tarafca Plan'a "evet" denilerek Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Avrupa Birliği üyesi olmasından sonra da, Rumların kişisel başvuruları sonucu Avrupa Birliği temel hukukuna ya da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kurallarına aykırılıkları nedeniyle Avrupa Birliği Adalet Divanınca ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince iptal edilebilme olasılığı bulunmaktadır.
Sınırlamaların (derogasyonların) Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyesi olmasından sonra yürürlükte kalabilmeleri için bunların Avrupa Birliği'nin temel kurallarından sayılmaları zorunludur. Bunun dışında Avrupa Komisyonu tarafından verilen taahhütlerin, uyum senedinin ve güvencelerin yasal geçerliğinden söz edilebilmesi güçtür.
Girilen süreçte, Plan'ın her iki kesimce de kabulü durumunda, Anlaşma'nın, sınırlamalara (derogasyonlara) Avrupa Birliği üyesi ülkelerin parlamentolarından geçirilerek temel hukuk ya da birincil hukuk niteliği kazandırıldıktan sonra uygulamaya geçilmesi uygun olacaktır.
Böylece Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Kıbrıs sorununun çözümünü içtenlikle isteyip istemedikleri konusunda gerekli bir sınavdan da geçmiş olacaklardır.
Adada yıllardır türlü sıkıntılar içinde yaşayan Kıbrıs Türk halkının çözüme yönelik beklentileri olduğunu biliyoruz. Bunlar haklı ve geçerli beklentilerdir ve Anavatandaki halkımız tarafından da paylaşılmakta ve desteklenmektedir. Önümüzden hızla akıp gidecek kısa bir zaman süresi sonunda karşımıza çıkacak tablonun, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkı ve Türkiye Cumhuriyeti bakımından en yararlı sonucu vermesi dileğimizdir.
Değerli Konuklar,
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Değerli Mensupları,
İnsan hakları, temel özgürlükler ve çağdaş hukukun ana ilkelerine dayalı demokratik, laik, parlamenter sistemler, çağdaş toplumlarda birey mutluluğunun en önemli aracı ve güvencesidir. Ülkelerin bu sistemi sağlıklı ve verimli bir biçimde sürdürmeleri de, hiç kuşkusuz, ülke sınırlarının güvenilir ellerde olduğu duygusunun belleklerde yerleşmesiyle yakından bağlantılıdır.
Türkiye, bu bakımdan şanslı bir ülkedir. İçinde yer aldığı coğrafyada, günümüzün hızla değişen ortam ve koşullarını yakından izleyen, bu koşulların gerektirdiği uyumu gecikmeden sağlayabilen, mensuplarının yüreği özveri ve yurt sevgisiyle dolu, iyi eğitilmiş, esin kaynağını Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk'ten alan bir silahlı kuvvetlere sahiptir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Cumhuriyet tarihinde her zaman çağdaşlığın ve ilericiliğin simgesi olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu gücü yakalayıp sürdürmesinde en büyük rol, kuşkusuz, Türk Silahlı Kuvvetlerinin siz mensuplarına ilişkindir. Sizlerin güç kaynağı ve dayanağınız ise, Türk ulusunun sizlere duyduğu sevgi ve haklı güvende yatmaktadır.
Değerli Konuklar,
Geçen yılki konuşmamızda, Cumhuriyetimizin 80. yılına gönderme yapmıştım. Atatürk'ün 10. Yıl Söylevi'ndeki anlatımla, "bir on yılın daha sonsuzluğa akıp gittiğini" belirtmiştim. Bundan sonraki hedefimiz, artık Cumhuriyetimizin 100. yıldönümü olmalıdır. Atatürk'ün Türkiye için öngördüğü "çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak" ülkü ve yönergesini, Cumhuriyet kuşakları olarak tam anlamıyla gerçekleştirebildiğimizi söyleyemeyiz. Önümüzde daha yapılması gerekenler vardır. Ancak, bunları yapmak kararlılığımızdan kimse kuşku duymamalıdır. Geçici sıkıntılar olabilir, ama bunları hep birlikte aşarız. Atatürk devrimlerinin getirdiği kazanımlardan geriye dönüş yoktur. Türk ulusunun önü açıktır, geleceği aydınlıktır. Bunu engellemeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
Hepinize esenlik dilerim.
(15 NİSAN 2004)
[[Kategori:Ahmet Necdet Sezer'in konuşmaları]]
[[Kategori:2000'lerde eserler]]
eqo1tihebdqc8szooofjpniysjye4lf
Cumhuriyet'in 78. Yılı Cumhurbaşkanı Sezer'in mesajı
0
10162
174535
156182
2026-09-22T06:49:31Z
Sabri76
3647
174535
wikitext
text/x-wiki
{{eser
| önceki=
| sonraki=
| başlık=Cumhuriyet'in 78. Yılı Mesajı
| bölüm=
| yazar= Ahmet Necdet Sezer
| notlar==(28 Ekim 2001)
}}
Değerli Yurttaşlarım,
Aydınlanmanın ve çağdaşlaşmanın simgesi olan Cumhuriyet'in ilanının 78. yıldönümünü Ulusça büyük bir coşku içinde kutladığımız bu anlamlı günde hepinize saygılarımı ve en iyi dileklerimi sunuyorum.
Tüm yurttaşlarımızı Cumhuriyet'in kazanımlarını korumaya ve sonsuza değin yaşatmaya çağırıyorum.
Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ü, O'nun kahraman silah arkadaşlarını, bu toprakları yurt yapan şehitlerimizi ve gazilerimizi sonsuz gönül borcu, şükran ve rahmetle anıyorum.
Değerli Yurttaşlarım,
Ulusumuzun bağımsızlık savaşını kazanmasının ardından, demokratik açılımları olanaklı kılacak biçimde Büyük Atatürk'ün engin ileri görüşlülüğüyle kurulan Cumhuriyet, yönetim biçimi olmasının ötesinde bir aydınlanma ve çağdaşlaşma tasarımıdır.
Cumhuriyet rejimi, Ulusumuza en uygun yönetim biçimi olarak ortaya konulmuş, halkımız tarafından da kısa sürede benimsenerek özümsenmiştir.
Atatürk'ün Samsun'a çıkışıyla başlayan, Yüce Meclis'in açılışı, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın kazanılması ve saltanatın kaldırılmasıyla süren gelişmeler, Cumhuriyet'in habercisi olmuştur.
Kapalı rejimlerin güçlenmeye başladığı bir dönemde, halka dayanan ve saydam yönetim anlayışını getiren Cumhuriyet'in ilanı, köklü bir dönüşüm başlatmış, Atatürk ilke ve devrimleri ışığında Türkiye, uygarlık yolunda önemli ilerlemeler kaydetmiştir.
Ulus egemenliğini temel alan Cumhuriyet rejimi, bir yurttaşlık bilinci oluşturmuş, yurttaşlar arasında eşitliği sağlayarak, herkese ülke yönetimine katılma ve ülkenin geleceğini belirleme hakkını vermiştir. Böylece, Cumhuriyet'le birlikte kendi kendini yöneten ve yönetme hakkına sahip etkin yurttaşlar yaratılmıştır.
Cumhuriyet döneminde, bireyin üzerindeki her türlü dini ve toplumsal baskı kırılmış, aklı odağa yerleştiren, araştıran, sorgulayan yurttaşlar yetiştirilerek her türlü gelişimin önü açılmış, özgür bireyden yola çıkılarak, "fikri hür, vicdanı hür" nesillerle geleceğe yön verilmesi amaçlanmıştır.
Bu amaç doğrultusunda, çağdaş eğitim yöntemlerinin kullanılması, Cumhuriyet'in ereklerinin gerçekleştirilmesinde ve Cumhuriyet'i yaşatacak yurttaşlar yetiştirilmesinde yaşamsal öneme sahip olmuştur.
Cumhuriyet döneminde öngörülen toplumsal ve ekonomik gelişmenin sağlanması ve dünyadaki koşulların netleşmesiyle, demokratikleşme süreci de hız kazanmış, köklü değişiklikler ve devrimler art arda yaşama geçirilmiştir.
Kamusal alanın dinsel kurallardan arındırılarak, din ve vicdan özgürlüğüne olanak tanıyan ve çağdaşlığın en önemli temellerinden olan laiklik ilkesinin yaşama geçirilmesi de, Cumhuriyet'in ve Yüce Meclisimizin en önemli başarılarındandır.
Cumhuriyet'in getirdiği yeniliklerden biri de hukuk devleti ilkesinin benimsenmesi olmuştur. Demokratik bir rejimin temel niteliklerinden olan laiklik ve hukuk devleti ilkesi, çağdaş yaşamın da vazgeçilmez koşullarındandır.
Cumhuriyet rejimi, çağdaş demokrasilerin temeli olan, devletin birey için varolduğu anlayışını yerleştirmeye çalışmıştır. Hukuk devleti ilkesinin yaşama geçirilebilmesi için, hukuksal ve yönetsel alanların bireye öncelik verilerek düzenlenmesini sağlamak zorundayız. Çağdaş yaşamdaki gelişmeler, bizleri, bu konuda duyarlı adımlar atmaya zorlamaktadır.
Cumhuriyet, katı kurallar getiren durağan bir rejim değildir. Büyük Atatürk Cumhuriyet'i kurarken, O'nun çağdaş gelişmeleri olanaklı kılacak dinamik bir yapıda olmasına özen göstermiştir.
Cumhuriyet'in kuruluş felsefesi, insan hakları, demokrasi, hukuk devleti ve temel özgürlükler alanlarında dünyada yaşanan gelişmelerin, ülkemiz tarafından izlenmesini ve uygulanmasını gerekli kılmaktadır.
Değerli Yurttaşlarım,
Cumhuriyet, yalnız kurum ve kurallarla yaşatılamaz. Cumhuriyet'i yücelten en önemli etken yurttaşlık erdemidir. Cumhuriyet'in demokratik bir nitelik kazanması ve yaşatılması, yönetenlerin ve yönetilenlerin sorumlu bireyler olarak, görev ve yükümlülüklerini yerine getirmeleriyle olanaklıdır.
Cumhuriyet'in etkin olarak işleyebilmesi için yurttaşların yönetime katılma yolları açık tutulmalı, devlet yönetimine katılma ve yönetimi denetleme hakkına sahip yurttaşların bu görevlerini yerine getirecekleri ruhsal ve hukuksal ortam yaratılmalıdır.
Yurttaşların yönetime katılması, toplumsal uzlaşmanın sağlanması yönünden de işlevsel öneme sahiptir.
Ulus istencinin temsilcisi olan parlamentonun sistemi işleten tüm kurumların üzerinde ayrı bir sorumluluğu ve görevi vardır. Demokratik rejimlerde parlamentolar, halk adına aldıkları kararlar ve çıkardıkları yasalarla ülkelerinin gelişimine doğrudan katkıda bulunurlar.
Ulusal Kurtuluş Savaşı sürerken oluşturulan ve bağımsızlık hareketini yöneterek başarıya ulaştıran, Ulus istencinin temsilcisi Yüce Meclisimiz, Atatürk ilke ve devrimlerinin yaşama geçirilmesi ve korunması konusunda yaşamsal görevler üstlenerek, demokratikleşme sürecini başlatmış, ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için özveri ve azimle çalışmıştır.
Yüce Meclisimizin bugün ve gelecekte yapacağı çalışmalarla alacağı kararlar, Ulusumuzun kararlılıkla yürüttüğü çağdaşlaşma hareketini sürdürerek, Türkiye'yi gelişmiş dünya devletlerinin güçlü ortağı yapacaktır.
Demokratik parlamenter sistemin omurgası olan Yüce Meclisimizin saygınlığını her koşulda korumalıyız. Meclisimizin saygınlığını zedeleyecek tartışma ve girişimler, demokratikleşme sürecini de olumsuz etkileyecektir. Bu konuda, Meclisimizin değerli üyeleri, halkımızın temsilcileri olarak daha büyük sorumluluk altındadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ve üyelerine güven ve desteğin korunması, demokratik rejimimizi güçlendirerek, çağdaşlaşma ve Avrupa Birliği'ne üyelik sürecindeki kararların hızla çıkarılmasını kolaylaştıracaktır.
Değerli Yurttaşlarım,
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla belirlenen çağdaşlaşma ereğine ulaşmak için, eğitim en önemli araç olmuştur. Aklın ve bilimin üstünlüğüne dayalı bir yaşam biçimi olan Cumhuriyet, çağdaş eğitim politikalarını da birlikte getirmiştir.
Ülkede eğitim düzeyinin yükseltilmesi ve kalitesinin artırılması, Cumhuriyet'in, Atatürk ilke ve devrimlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamış; Türk Ulusu uygar ülkeler düzeyine ulaşmak için büyük çaba göstermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük güvencesi olan çocuklarımızın ve gençlerimizin geleceğe güvenle bakabilmeleri; her birinin toplumsal yaşama yön verebilen ve sorumluluk bilincine erişmiş bireyler olarak yetiştirilmeleri ile olanaklıdır.
Dogmalardan ve ezbercilikten uzak bir eğitim sistemi, çocuk ve gençlerimize düşünmeyi öğreterek, kendi ulaştığı sonuçlarla yaşamını yönlendirebilmelerini sağlayacaktır.
Çağdaş eğitime yapılan yatırımın, ülkenin geleceğine yatırım olduğu gerçeğinden yola çıkarak, eğitim sistemimizin eksiklerini doğru saptamak ve bu yönde belirlenecek eğitim politikalarını yaşama geçirmek zorundayız.
Tüm yurttaşlarımıza çağdaş eğitim olanaklarının sunulabilmesinde gönüllü katkıların önemi büyüktür. Yurttaşlarımızın ve sivil toplum örgütlerinin bu konudaki duyarlı yaklaşımları ve katkıları bizleri gelecek için umutlandırmaktadır.
Değerli Yurttaşlarım,
Ulusumuzun kimliğini oluşturan öz değerleri korumak ve yaşatmak anlayışı Cumhuriyet dönemi ile başlatılmıştır.
Cumhuriyet'i kuranların kültürel mirasa bağlılıklarının temelinde; tarihin irdelenmesinin, insanın yaratıcılığına ve düşünsel gelişmesine önemli katkı sağlayacağı düşüncesi bulunmaktadır.
Kültürel miras, sanat, edebiyat ve bilim alanlarında geçmişteki yaratıcılık birikimini yansıtmasının yanı sıra, düşünsel gelişimin kanıtı ve gelecek kuşaklar için yol gösterici olmaktadır.
Geçmişin bilgi birikiminden yararlanarak insanlığın bundan sonra yaşayacağı acıları azaltabilir; var olan sorunlara adaletli ve barışçı çözümler üreterek, geçmişte yapılan yanlışlara düşmekten kurtulabiliriz.
Toplumun gönencinin artırılması ve toplumsal barışın sürekli kılınması, toplumsal adaletsizliklerin giderilmesine yönelik akılcı önlemlerin alınması ile olanaklıdır.
Birey-toplum-devlet ilişkisini akılcı ve sağduyuyla yürütebilme yetisini kazandığımızda, bizlere daha uygar ve mutlu bir dünyanın kapılarının açılacağını unutmamalıyız.
Devletler, ülkeler ve toplumları mutluluğa ve gönence eriştirecek duyarlı dengelerin korunmaması, dünya düzeninde barışı yerleştirip yaygınlaştırma yolundaki çabaları sonuçsuz bırakacaktır.
Kurumlar ve kurallar ile evrensel ilkeler bileşimi olan demokrasilerde, aksaklıkları önleyerek sistemin işlerliğini sağlamak, siyasal sistemin tüm ögelerinin ortaklaşa sorumluluğudur.
Bu bağlamda, yöneticiler demokrasinin yaşam biçimine dönüşerek ödünsüz yaşatılmasını sağlamayı öncelikli görevleri bilmeli, Ulusun haklarını korumak ve savunmak için her türlü özveriye hazır olmalıdırlar.
Sistemin işleyişine, kuralların nesnellikten uzak yorumlanmasıyla zarar verilmesi girişimleri, inanıyorum ki, yine demokrasinin sağlıklı işleyişi sonucu etkisiz kılınacaktır.
Değerli Yurttaşlarım,
Masum insanlara yönelen ve bir insanlık suçu olan terörizm, günümüzde dünya barışını ve istikrarını giderek daha fazla tehdit etmeye başlamış, karşı karşıya bulunduğumuz olumsuzlukları ve belirsizlikleri artırmıştır.
11 Eylül 2001 gününde Amerika Birleşik Devletleri'nde gerçekleştirilen saldırılar, bir yandan terörün çirkin yüzünü ve ulaştığı korkunç boyutu gösterirken, diğer yandan da hiçbir ülke, toplum ya da kişinin terörizm tehdidinden uzak kalamayacağı, terörün hiçbir biçimde korunup, kollanmaması gerektiği gerçeğini gözler önüne sermiştir.
Bu saldırılar, dünya kamuoyunun ve uluslararası toplumun terörizm karşısında kesin ve kararlı bir tutum alarak, etkili bir işbirliği geliştirmelerinin ne denli zorunlu olduğunu da ortaya koymuştur.
Bugün son gelişmeler ışığında dünya ülkelerinin teröre karşı savaşımda bir anlayış birliğine ulaşmış olmalarını mutlulukla karşılıyoruz.
Bu bağlamda, Türkiye'nin uzun yıllardan bu yana kurulması için çağrıda bulunduğu, ancak, ne yazık ki yeterli destek göremediği, terörizme karşı etkili bir uluslararası işbirliğinin temeli olarak hukuksal çerçevenin oluşturulması konusunda bir an önce harekete geçilmelidir.
Türkiye terörizme uluslararası düzeyde yürütülen işbirliği çabalarında etkin rol oynamayı ve bu konuda ortak bir anlayışa ulaşılması yönündeki adımlara katkıda bulunmayı sürdürecektir.
Bu arada belirtmek isterim ki, terörün dini, ırkı, coğrafyası olmaz. Bu nedenle, terörle savaşımı uygarlıklar çatışması biçimine dönüştürmemek ve bu savaşımda masum insanların zarar görmesine yol açabilecek uygulamalardan kaçınmak gerekir.
Günümüzde, dünyamızın gelişmiş bölgelerinde olduğu kadar, az gelişmiş bölgelerinde de yoksulluğun yazgı olmadığı, toplumların değiştirilebilir gerçeklerinden biri olduğu bilinci yaygınlaşmaya başlamıştır.
Küreselleşme, yaşamın her alanında olduğu gibi, toplumdaki eşitsizliklere, yoksunluklara ve adalet dışı uygulamalara yönelik tepkilerde de kendini göstermektedir.
Dünyamızın en önemli sorunlarından birini oluşturan yoksulluğun azaltılması, terörizmle savaşım yönündeki çabalara kuşkusuz büyük katkı sağlayacaktır.
Uluslararası sorunlara zamanında ve doğru tanı konulmazsa, sorunlar her yönüyle büyüyerek tüm insanlığı derinden etkileyecek boyuta ulaşır.
Değerli Yurttaşlarım,
Bugün Türkiye ekonomik yönden güç bir dönemden geçmektedir. Yaşadığımız sıkıntılı dönemin elbirliği ile en kısa sürede aşılarak, ekonomimizin güçlü ve işleyen bir yapıya kavuşturulması, hepimizin ortak dileğidir.
Ekonominin belirsizliklerden arındırılması, güven ortamının yeniden sağlanması ve geleceğe dönük kaygıların ortadan kaldırılması, ekonomik sorunlarla savaşımı kolaylaştıracaktır.
Ekonomik sorunların aşılması sürecinde, gündelik kaygılarla hareket etmekten kaçınılmalı, ülke çıkarları her şeyin üstünde tutulmalıdır. Ekonomimize planlı, bütüncül ve uzun erimli yaklaşımlarla yeni bir yön vermemiz gerekmektedir.
Ekonominin akılcı temellerde düzenli işlediği, rekabete açık piyasa ekonomilerinde işsizlik sorununa daha rahat çözüm bulunabildiği, üreten bir ekonominin, yurttaşların yaşam düzeyini daha kolay yükselteceği gerçeğini hiçbir zaman göz ardı etmemeliyiz.
Üretimin geliştirilmesine yönelik önlemlerin alınması, uygulamaların başarısını da belirleyecektir. Yerli üreticinin desteklenmesi, bu bağlamda halkımızın yerli mallara yönelmesi, sorunların aşılmasına ve güçlü bir ekonominin yaratılmasına yardımcı olacaktır.
Yaşanan sorunların büyüklüğü ne olursa olsun, geleceğe inancımızı yitirmeden, ülkemize her koşulda sahip çıkmalıyız.
Unutulmamalıdır ki, büyük ve güçlü Türkiye, yurttaşlarımızın sağduyusu, özverisi ve elbirliği ile yaşanan bu sıkıntıları da aşacaktır.
Belirsizliklerden arındırılmış, kendi dinamikleri üzerinde işleyen, kalkınmanın süreklilik kazandığı, gelişen, güçlü bir ekonomik yapıya ulaşılması Ulusumuzun özlemidir.
Türkiye, kendi olanakları ve öz kaynaklarını harekete geçirerek, yurttaşlarının sağduyusu ve kararlılığı ile bu amaca ulaşma başarısını mutlaka gösterecektir.
Ülkemizin önemli bir dönemeçten geçtiği günümüzde, içinde bulunduğumuz güç koşullar, birlik ve dayanışmamızı artırarak korumamızı daha da zorunlu kılmaktadır.
Yoksulluk, eğitimsizlik, yolsuzluk gibi temel sorunlarını çözmüş, bireylerin hak ve özgürlüklerini en geniş biçimde güvence altına almış, çağdaş uluslar topluluğunun saygın üyesi durumuna gelmiş, gelişime açık bir Türkiye için, devlet-yurttaş işbirliğinin ve karşılıklı güvenin bu işbirliğinin başarıya ulaşması için temel koşul olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum.
Ereklerimize kısa sürede ulaşmak için, birey olarak hepimiz sorumluluklarımızı yerine getirmeli, aydınlık bir Türkiye için üzerimize düşen görevler olduğunu ve her yaştan yurttaşımızın büyük bir özveriyle çaba göstermesi gerektiğini unutmamalıyız.
Geçmişten ders alarak toplumun her bireyinin Ulusumuz için çaba göstermesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin sonsuza dek var olmasını sağlayacaktır.
Türk Ulusu, bugün karşılaşılan zorlukları ve gelişme yolunda önüne çıkabilecek engelleri geçmişte olduğu gibi birlik ve dirlik içinde, yine aynı güçle aşacaktır.
Değerli Yurttaşlarım,
İçinde bulunduğumuz yüzyıl, sunduğu olanakların yanı sıra, karşılamamız gereken farklı ve yeni koşulları da birlikte getirmiştir.
Ülkelerin bu koşullara uyum sağlama ve kendini yenileme başarıları, çağdaş uluslar topluluğu arasındaki yerini de belirleyecektir.
Bugün Türkiye olarak, dünyadaki gelişmeler ışığında geldiğimiz düzeyi değerlendirme, geleceğe dönük planlamalarımızı gözden geçirme, sorunlarımızı aşarak ileriye bakma zorunluluğu ile karşı karşıya bulunmaktayız.
Türkiye, yeni dünya düzeninin koşullarını kavramak, koşullara hızla uyum sağlamak ve her alanda kendini geliştirmek yolunda çabalarını kesintisiz sürdürmelidir.
Bugün hepimize düşen ortak sorumluluk, 78 yıllık Cumhuriyetimizin başarılarına yenilerini eklemek, Atatürk ilke ve devrimlerinin yol göstericiliğinde Cumhuriyetimizi daha da yüceltecek atılımları yaşama geçirmek olmalıdır.
Türkiye'nin, her alanda çağdaş dünyanın ölçütlerini yakalamış, yarınlarına güvenle bakan, yeniliklere açık, yurttaşlarının gurur duyacağı aydınlık bir ülke durumuna gelmesi temel amacımızdır.
Türkiye'nin çağdaşlaşma sürecindeki temel önceliklerinden biri de, evrensel hukuk ilkeleri doğrultusunda, Anayasamızda çağdaş yaşamın gereksinimlerine yanıt oluşturacak düzenlemelerin yapılmasıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, büyük bir uzlaşma ve uyum örneği sergileyerek Anayasa'da yaptığı değişiklikler, Anayasamızın daha çoğulcu, özgürlükçü, katılımcı ve güvenceli bir duruma getirilmesi yönünde atılan olumlu bir adımdır.
Önümüzdeki günlerde yapılması gereken, Anayasa değişikliklerinin yaşama geçirilmesini sağlayacak uyum yasalarının da hızla çıkarılması, çağdaş dünyada saygınlığımızı artıracak siyasal, yönetsel ve yargısal reform çalışmalarının bir an önce sonuçlandırılmasıdır.
Yüce Meclisimizin, bu konuda da çabalarını kararlılıkla sürdüreceğine inancımız tamdır.
Değerli Yurttaşlarım,
Büyük Atatürk'ün "Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek, milletin insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir" sözü, Cumhuriyet'in erdemini ve temel amacını en iyi biçimde anlatmaktadır.
Yine Yüce Önder'in, "Türkiye Cumhuriyeti her manası ile büyük Türk milletinin öz ve aziz malıdır. Kıymetli evlatlarının elinde daima yükselecek, ebediyen yaşayacaktır" sözü ise, Cumhuriyet'e her koşulda sahip çıkılması ve Cumhuriyet'in yeni başarılarla geleceğe taşınması konusundaki sorumluluklarımızı anımsatmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünün, Atatürk ilke ve devrimlerinin korunup kollanmasında hepimize görevler düşmektedir. Cumhuriyetimizin değiştirilemez nitelikteki temel özellikleri, başta laiklik ilkesi olmak üzere bizlere yol göstermeyi sürdürecektir.
Yüce Atatürk'ün Cumhuriyet'le yaktığı aydınlanma ışığını söndürmeden taşıyacak, demokratik laik Cumhuriyetimizi sonsuza kadar koruyacağız.
Bu konudaki en büyük güvencemiz, çağdaşlığı bir yaşam biçimi olarak benimseyen ve aydınlık geleceğimize inanan yüce Türk Ulusu'dur.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinde gerçekleştirdiği önemli dönüşümlerle bugün kıvanç duyduğumuz bir düzeye ulaşmıştır.
Buna karşın, gelinen düzeyi hiçbir zaman yeterli görmemeli, Devlet ve yurttaş birlikteliğiyle ülkemizin gelişmesi ve mutlu yarınlara ulaşması için daha çok çaba göstermeli, yeni kuşaklara yurttaşı olmaktan gurur duyacakları güçlü bir ülke bırakma sorumluluğunu hep birlikte taşımalıyız.
Her şeyin en iyisini hak eden Ulusumuzu gönence ulaştırmak için özveriyle, yılmadan çalışmalıyız.
Daha güzel yarınlar için, yaşamın her alanında çatışma yerine uzlaşmayı, kavga yerine hoşgörüyle gelen barışı, karanlık yerine aydınlığı seçmeliyiz.
Ulusumuza, devletimize ve demokrasimize inancımızı her koşulda korumamız, mutlu yarınların kurulabilmesinin de anahtarı olacaktır.
Bu duygu ve düşüncelerle, yurt içinde ve dışındaki yurttaşlarımın Cumhuriyet Bayramı'nı kutluyor; hepinize saygılarımı, sevgilerimi ve esenlik dileklerimi sunuyorum.
{{eser son
}}
[[Kategori:Ahmet Necdet Sezer'in konuşmaları]]
0sxr1qb1s8wq22jucxlxesba2tbnqru
Recep Tayyip Erdoğan'ın 15 Ocak 2004 tarihli konuşması
0
11549
174536
156957
2026-09-22T06:50:00Z
Sabri76
3647
174536
wikitext
text/x-wiki
{{eser
| önceki=
| sonraki=
| başlık={{PAGENAME}}
| bölüm=
| yazar=Recep Tayyip Erdoğan
| notlar=* Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Ocak 2004 tarihinde “Uluslar arası Muhafazakarlık ve Demokrasi Sempozyumu”nda yaptığı konuşmanın metnidir. }}
Adalet ve Kalkınma Partisi yeni milenyumun ilk yıllarında kurulan, bir yıl sonra da iktidara gelen, Türkiye’nin en büyük partisidir.
Sadece Cumhuriyet tarihinde değil, dünya tarihinde de bu siyasal başarının çok az örneği vardır.
AK Parti Türk siyasal yaşamında yeni bir siyaset tarzını, yeni bir anlayışı temsil ediyor. Muhafazakar Demokrasi olarak ifade ettiğimiz siyasal kimlik altında ortaya koyduğumuz siyaset üslubu, siyaset tarzı ve siyaset kültürü sadece Türkiye açısından değil, dünya siyaseti açısından da çok önemli bir açılımdır.
Dünya üzerinde sosyalizm, liberalizm ve muhafazakarlık arasında olduğu gibi diğer siyasal çizgiler arasında da ciddi bir ilişkinin ve etkileşimin olduğu görülüyor. Artık çok katı ve kesin hatlarla ideolojilerin birbirlerinden ayrılması ve kutuplaşmasına değil, farklı ideolojiler arasındaki geçişkenliklerle birlikte yeni siyasal kulvarların oluşmasına tanık oluyoruz. Siyah ve beyazın keskinliği yerine daha renkli ve çok boyutlu bir tablo var önümüzde.
Biz AK Parti olarak Muhafazakar Demokrasi anlayışına önem atfediyoruz, çünkü bu çabanın siyasetin yenilenmesi ve güçlenmesi açısından ne anlam ifade ettiğini çok iyi biliyoruz.
Türkiye’de siyasetin gerçekçi bir zeminde yapılması, partilerin kendi siyasal kimliklerini deklare etmeleri ve buna uygun bir siyaset tarzı gütmeleri öncelikle siyasetin güçlenmesi anlamını taşıyacaktır.
Ak Parti’den önce siyasi hayata hakim olan partilerin iki karakteristiği vardı.
Birinci kısım partiler, siyaseti sadece belli bir ideoloji temelinde yaparak siyasi parti olmaktan çok “siyasi cemaat” gibi davranıyorlardı.
Bu partiler, kamu siyaseti temelinde bir yapılanma yerine, katı ideoloji temelinde yapılanarak siyaseti radikalleştirmekteydiler.
Diğer tür partiler ise her türlü “siyasi fikir”den yoksun, sadece rant dağıtmaya ayarlanmış “siyasi şirket” görümündeydiler.
Ak Parti siyaseti radikalleştiren “siyasi cemaat” anlayışına da, siyaseti fikirsizleştiren “siyasi şirket” anlayışına da karşıdır.
Ak Parti, “muhafazakarlık temelinde bir kitle partisi”dir.
Siyasetin fikir ekseninde yapılmasını temel almakta, buradan kalkarak kitlelere dönük merkez siyaseti üretmektedir.
Böylece Ak Parti toplumsal merkezden aldığı güçle siyasi merkezi yeniden inşa etmiş ve merkez sağın tartışmasız tek gücü haline gelmiştir.
Türk siyasi yaşamından silinip giden partilere baktığımız zaman bu partilerin siyasal kimliklerini geliştiremedikleri için önce “söylem krizi”ne, sonra “temsil krizi”ne girdiklerini görürüz.
AK Parti’nin bugün iktidarda olmasına rağmen böyle bir çaba içine girmiş olması, önemsenmesi gereken bir açılımdır.Türkiye’de üretilecek bir model birçok ülkeye de örnek olabilecektir.
Türkiye doğu ile batı, İslam ile Hristiyanlık, Avrupa ile Asya arasında köprü durumundadır. Türkiye’nin laik ve demokratik yapısıyla İslam kültüründen kaynaklanan gelenekleri bir arada götürmesi doğudan da batıdan da dikkatle izlenmektedir.
Böyle bir modelin olması iki uygarlık arasında kanalların açık olması, işbirliğinin var olması demektir. Bu misyonu kendi çıkarları için uygun görmeyen ve medeniyetler arası çatışmayı körüklemek isteyenler olabilir. Ancak unutmayalım ki, çatışmalar ve savaşlar istisnadır; asıl olan barış ve uzlaşı, diyalog ve işbirliğidir.
Bugün için çağdaş dünyanın ortak hedefi “barış, istikrar ve refahı güvenceye alacak bir diyalog ve işbirliğini geliştirmek” şeklinde özetlenebilir.
Bu ortak hedefe ulaşabilmek için,
• demokrasi ve insan haklarına saygının güçlendirilmesi,
• sürdürülebilir ve dengeli bir ekonomik
• ve sosyal gelişmenin sağlanması,
• yoksullukla mücadele önlemlerinin arttırılması ve kültürler arasındaki karşılıklı anlayışın geliştirilmesi zorunluluğu vardır.
Barış ve uzlaşının yolu iletişim ve diyalogdan geçmektedir. Diyalog ve işbirliğine kapalı olan toplumların geleceğin dünyasında etkin bir yer bulabilmesi mümkün değildir.
Diyaloğa sırtımızı dönersek yerine ne koyabiliriz?
Diyaloğu reddetmek bir arada yaşamayı reddetmek anlamına gelir.
Diyalog, beyni ve gönlü açık, ilim ve fikirle aydınlanmış, ön yargısız insanların, samimi ve eleştirel olarak birbirlerinden öğrenmeye hazır olduğu ilişkinin adıdır.
Küresel yönetimin temel şartı olarak, insan dayanışmasının medeniyet çeşitliliği ile tamamen tutarlı olduğunun ve medeniyetlerarası diyaloğun öneminin kabul edilebilir bir düzenin temeli olduğunun anlaşılması gerekir.
İnsanlık büyük acıların ve yıkımların ardından birbirine yakınlaşmakta, ortak bir takım değerler üretmeye ve bunları kurumsallaştırmaya çalışmaktadır.
Bugün çağdaş dünyayla entegre olamayan, evrensel değerleri benimseyemeyen, insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti gibi kavramları geliştiremeyen ülkeler yalnızlığa itilmektedir.
Varlığını koruyabilmenin ve diğer ülkelerle rekabet edebilmenin yolu yalnızlıktan değil, öz benliğini koruyarak evrensel kriterlere hakim olan bir işbirliğinden geçmektedir.
Biz, bugün medeniyetler arasında gerçekleştirilebilecek bir diyaloğun dünya barışı ve kardeşliği için gerekli bir işbirliği çabası olduğunu düşünüyoruz. Farklılıkların birbirini tolere etmeleri ve ortak bir zeminde buluşmaları demokratik bir dünya için kaçınılmaz bir durumdur.
Bugün bize düşen ortak bir barış dili ve diyalog zemini üretebilmektir. Bugüne kadar insan hakları evrensel bir değer olarak insanlık vicdanının ortak sesi, toplumların mutabakat zemini, farklılıkların diyalog platformu olarak şekillenmiştir.
İnsan hakları kadar insanlığın üzerinde ittifak edebildiği bir üst değer çok az var olmuştur. Adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle beslenen hak ve özgürlük söylemi insanlığın mütemmim cüz’ü olarak kurumsal yapılanmalara, hukuki düzenlemelere ve somut uygulamalara rengini –biraz değil, tamamen-vermelidir.
Aslında insan hakları hemen hemen bütün dinlerin ve ideolojilerin bir şekilde vurguladıkları bir değerdir. Tüm dinler ve birçok ideoloji insani değerleri kutsallaştıran ve bugünkü şekliyle insan haklarına önem veren bir yapıdadır.
O halde bugünün barış dünyasının tesisinde ortak bir değer olarak insan hak ve özgürlükleri belirleyici rol oynamalıdır. Eğer dünya halkları ortak değerleri paylaşma noktasında bir erdem gösterirlerse, farklılıklarımıza saygı duyma noktasında da bir hassasiyet gelişir. Bu mutabakatın değersel zemini adalet ve insan hakları; siyasal zemini ise çoğulcu demokrasidir.
Asıl olan insanlığın genel kabulünü alan evrensel değer ve ilkelerdir. Bugün olması gereken hak ve özgürlükler, adalet, fazilet ve barışın evrensel değerler olarak küreselleşmesi, kurumsallaşması ve tüm dünya insanına ulaştırılabilmesidir.
Aksi takdirde belli bir kültürün dominant bir hale gelmesi, sermaye çevrelerinin küresel bir güce kavuşması; güneyle kuzey, doğuyla batı, zenginle yoksul gibi yeni ve birbirine mesafesi açılan kutupların oluşması olumlu görülebilecek bir değişim sayılamayacaktır.
Bugün maruz kaldığımız risk ve tehditlerle tek bir devletin veya kuruluşun başa çıkması mümkün değildir.
Bugün orta yerde duran gerçek, insanoğlunun yerküre gemisinde ortak bir kaderle yolculuk ettiğidir.
Artık dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan olumsuzluklara gözümüzü kapamamız, yoksulluğu göz ardı etmemiz, zulüm ve teröre vurdumduymaz davranmamız gibi bir lüksümüz yok.
Silahsızlanma, demokratikleşme, hakkaniyetli ve sürdürülebilir kalkınma, çevre koruması, kültürel çoğulculuk, insan hakları ve küresel yönetim gibi konular bugün küresel sivil toplumun güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Küreselleşmenin lokomotifi her ne kadar ekonomi ise de, küreselleşme, toplumsal dinamikleri harekete geçirerek ve yerel zenginlikleri sürece katarak ancak istikrarı yakalayabilir.
Küresel dünyada patronaj kesinlikle belli bir çevrenin inisiyatifine terk edilmemelidir.
Türkiye’de AK Parti’nin ortaya çıkması, mevcut siyasal anlayışların milletin değer ve beklentilerine cevap verememesinin, kriz ve gerilimlerin siyasal alanı daraltmasının bir neticesidir. Ak Parti sayesinde Türkiye’nin önünü tıkayan siyaset tarzlarını tasfiye etmiştir. Bu yüzden AK Parti dünden de ders alarak geleceğe yelken açmıştır.
Türkiye’de artık Siyaset, birlikteliğin ve kuşatıcılığın lokomotifi olmak zorundadır. Halkımız Türkiye’yi kutuplaşmalara götüren, halkın genelini kucaklamayan, söylem ve üsluplarıyla marjinalleşen partilere tam anlamıyla güvenememektedir.
Huzur ve uyum isteyen toplumumuz ülkenin tüm sorunlarını gören ve çözmeye çabalayan, farklı toplumsal kesimleri hasım olarak görmeyen bir anlayışı arzulamaktadır ki, AK Parti iktidarı bu hissiyatın bir neticesidir.
Mesele, herhangi birine saygısızlık yapmadan çok sayıda kimliğe yer bulacak bir siyasal üsluba ve yapılanmaya sahip olabilmektir.
Toplumun küçümsenmeyecek bir kesimi
• geleneği dışlamayan bir modernlik,
• yerelliği kabul eden bir evrensellik,
• manayı reddetmeyen bir rasyonellik,
• köktenci olmayan bir değişim istemektedir.
Demokrasi diyalog, tahammül ve uzlaşı rejimidir; bugün dünya ölçeğinde bir demokratikleşmeye ihtiyaç vardır.
Küresel rekabet, ticaret ve uluslar arası ilişkiler ağı, kapalı toplumların hızla kendilerini dünyaya açmalarını gerekli kılmaktadır.
Siyaseten kimi otoriter ülkelerin özgürleşmesi için çaba göstermeyenler bir gün ekonomik olarak bu ülkeleri dünya sistemine katmak zorunda kalacaklardır.
Bizim arzumuz insanlık ailesinin her üyesinin güven zemininde tesis edilen bir iletişim ve işbirliği ağına katılmasıdır.
Gettolaşan, içe kapanan ve işbirliğine kapalı olan toplumlar dünya üzerinde her an sorun üretebilecek sağlıksız alanların oluşmasına sebep olmaktadır.
Dünyanın geleceği medeniyetler çatışmasından değil, medeniyetlerin işbirliğinden geçmektedir. Yerel özelliklerin, farklılıkların, milli ve dini değerlerin yani her türlü çeşitliliğin sahiplenilebildiği bir ortam çatışma değil uzlaşma; kavga değil barış getirecektir.
AK Parti, Yeni Muhafazakar Demokrat çizgiyi muhafazakarlığın genlerine ve tarihi kodlarına uygun şekilde, ama siyaset yaptığı coğrafyanın toplumsal ve kültürel geleneklerine yaslanarak ortaya koymaktadır.
AK Parti kendi düşünce geleneğinden hareketle, yerli ve köklü değerler sistemimizi evrensel standarttaki muhafazakar siyaset çizgisiyle yeniden üretmek amacındadır.
AK Parti değişime değil, gerileme ve yozlaşmaya direnen bir anlayıştadır. Değişimi gelişim ve ilerleme anlamında savunmaktadır.
AK Parti geçmişin statükoculuk üzerine bina edilen muhafazakarlığı yerine yeniliğe açık modern bir Muhafazakarlık üzerinde durmaktadır.
AK Parti, evrimci veya tedrici ve doğal sürecinde işleyen toplumsal dönüşüme dayalı bir değişimi savunmaktadır.
AK Parti’nin muhafazakarlıktan anladığı mevcut kurum ve ilişkilerin korunması değil, bazı değerlerin ve kazanımların korunmasıdır. Koruma ise değişime ve ilerlemeye kapalı olma değil, özü yitirmeden gelişmeye uyum sağlamaktır.
Muhafazakar Demokrasiye göre “siyaset” bir uzlaşı alanıdır; toplumsal ve kültürel çeşitlilikler demokratik çoğulculuğun üreteceği tolerans ve hoşgörü zemininde siyasete bir renklilik olarak katılırlar.
Sivil siyaseti önemseyen ve siyasette sivil toplumun etkisine inanan AK Parti, demokratik bir toplumda ara korunak mekanizmaları olarak sivil toplum örgütlerine büyük önem verir.
AK Parti, radikal söylem ve üslubun Türkiye siyasetine bir fayda sağlamadığını; Türk siyasetinin çatışma, kamplaşma ve kutuplaşma yerine uzlaşı, bütünleşme ve hoşgörü üzerine kurulması gerektiğini
düşünmekte ve ılımlılığın toplumun genel bir talebi olduğuna inanmaktadır.
Muhafazakar Demokrasiye göre sınırlandırılmayan, keyfiliğe ve hukuksuzluğa olanak sağlayan, katılımı ve temsili önemsemeyen, bireysel ve kollektif hak ve özgürlükleri hiçe sayan totaliter ve otoriter anlayışlar sivil ve demokratik siyasetin en büyük düşmanlarıdırlar.
AK Parti hukuk devleti normlarını benimseyen asli fonksiyonlarına çekilmiş, küçük ama dinamik ve etkili bir devletten yanadır.
Siyasi iktidarın en temel dayanağı milli iradedir ve özelliği, meşruluğunu halkın genel kabulünden almasıdır. Biz hukuki ve siyasi meşruluğu her partinin “olmazsa olmazı” olarak görüyoruz.
Her türlü dayatmacı, buyurgan, tektipçi, toplum mühendisliğine dayanan yaklaşımlar sağlıklı bir demokratik sistem için engeldir. Hiç kimse masa başından toplumları yönlendirmeye, onlara biçim vermeye kalkmamalıdır.
Muhafazakar demokrasi kimliğimiz, her türlü toplumsal ve siyasal mühendisliğe karşıdır.
Demokrasi bir diyalog, tahammül ve uzlaşı rejimidir. Diyalogun gelişmediği kapalı toplumlar demokratik bir kültür üretemezler.
Türkiye’de kendine özgü bir demokrasi yerine; çoğulculuk, çokseslilik ve tahammül duygusunu sindirebilmiş bir demokrasi tesis edilmelidir. İdeal olan seçimlere ve belli kurumlara indirgenmiş mekanik bir demokrasi değil; idari, toplumsal ve siyasal tüm alanlara yayılmış organik bir demokrasidir.
Biz buna “derin demokrasi” diyoruz.
Demokratik siyaset zemini her türlü sorunun aktarıldığı, tüm toplumsal taleplerin yansıtıldığı ve doğru ile yanlışın kendisini test ederek düzeltebilecekleri bir zemin olmalıdır.
“Özgürlük” sadece demokrasiyi mümkün kılan bir değer değil, aynı zamanda toplumsal düzenin ve sorumlulukların ahlaki ve hukuki çerçevede işlemesini de temin eden bir değer ve ilkedir. İnsanlık ailesinin her ferdi temel hak ve özgürlüklere “insan” olmaları hasebiyle sahip olmalıdır.
Bireysel özgürlüğün tam olarak tesis edilebilmesi bireyi soyut, silik ve devlet karşısında korumasız kılmak değil, onu toplumsal alan içinde sivil ve sosyal oluşumlarla donatmaktan geçmektedir.
Herkesin doğuştan sahip olduğu “insan hakları”nın hiçbir dinsel, ırksal, cinsel, dilsel, siyasal ya da sınıfsal ayırım gözetmeksizin tüm insanlar için geçerli olmalı ve hukuki zeminde tanınmalıdır.
AK Parti, insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde bireysel tercih ve kabullerin korunması gerektiğini saklı tutarak “aile” kurumunu sarsacak uygulamalar konusunda hassasiyet gösterilmesi gerektiğine inanmaktadır.
AK Parti, “biz ve diğerleri” ayrımı yapan; tek bir mezhebi, etnik unsuru veya dini anlayışı siyasetinin ana gövdesi yaparak, diğer seçenekleri karşısına alan bir söylem ve örgütlenme biçimlerini dışlayıcı ve ayrıştırıcı bir özellik taşıyacağına inanmaktadır. Bunlar partimizin kırmızı çizgileridir.
AK Parti, “laiklik”i devletin tüm dinler ve düşünceler karşısında nötr kalmasını ve eşit mesafeyi korumasını sağlayan, inanç farklılıklarının veya farklı mezhep ve anlayışların çatışmaya dönüşmeden sosyal barış içinde yaşatılabilmesi için takınılan kurumsal bir tutum ve yöntem olarak tanımlamakta; laikliğin temel hak ve özgürlüklerin anayasal güvence altına alınarak bir tür hakem müessesesi gibi işletilebilmesi için demokrasiyle taçlanması ve uzlaşı ortamı sunması gerektiğini düşünmektedir.
Laiklik, toplumsal çeşitliliği, çatışma veya gerginlik ortamından uzaklaştırıp barış içinde ve özgür olarak bir arada tutabilmenin bir yolu olarak görülmelidir.
Muhafazakar Demokrasi anlayışımız, geleneği önemsemekle birlikte modern kazanımları reddeden bir gelenekçilik gütmemektedir. AK Parti körü körüne geleneği veya modern olanı reddetmek yerine, yeni bir senteze varılması gerektiğini düşünmektedir.
Yerelliği savunmak, evrenselliği ret anlamına gelmemeli, yerellik de kendisini çatışmacı bir mutlaklığa dönüştürmemelidir.
AK Parti toplumsal olanı, grup aidiyetini ve sivil toplumu önemli bulurken, cemaatçi bir yaklaşımı önplana çıkarmamaktadır.
AK Parti dini bir toplumsal değer olarak önemsemekle birlikte din üzerinden siyaset yapmayı, devleti ideolojik bir dönüşüme uğratmayı, dini sembollerle örgütlenmeyi doğru bulmamaktadır.
Din üzerinden siyaset yapmak, dini araç haline getirmek, din adına dışlayıcı bir siyaset yürütmek hem toplumsal barışa, hem siyasi çoğulculuğa, hem de dine zarar vermektedir.
Dini ve dindarları önemsemek, dini değerlerin sosyal fonksiyonlarını kabul eden bir parti olmak ile dini bir ideoloji haline getirerek devlet aygıtı marifetiyle ve zorla toplumu dönüştürmeyi amaçlayan bir parti olmak arasında çok ciddi bir fark vardır.
Din adına parti kurmak veya böyle bir imaj vermek topluma ve dine yapılabilecek bir kötülüktür. Din mukaddes ve ortak bir değerdir, bunu kimse siyasi tarafgirlik konusu yaparak bölünme ve ayrışmalara sebebiyet vermemelidir.
Bu yüzden geleneği, tarihi ve toplumsal kültürü önemseyen muhafazakarlığın dini de önemseyerek demokratik bir formatta kendisini inşa etmesi önemli bir açılım olacaktır.
AK Parti’nin geliştirmeye çalıştığı Muhafazakar Demokrasi anlayışı din-demokrasi, gelenek-modernizm, devlet-toplum arasındaki ilişkiyi sağlıklı bir zeminde yeniden üretmek açısından büyük önem taşımaktadır.
AK Parti kuruluşundan bugüne hem zihinsel, hem örgütsel, hem yönetsel olarak kurumsallaşma noktasında önemli adımlar atmıştır.
Bu çalışma Muhafazakarlık olarak tanımladığımız siyasal düşünce biçimini demokratik formatta kodlayarak Muhafazakar Demokrasi anlayışını ve siyaset tarzını Türk siyasal yaşamına kazandırmayı amaçlamaktadır.
AK Parti Muhafazakar Demokrasi anlayışıyla Türk siyasetinin bugünü ve yarınında ülke ve millet menfaatleri çerçevesinde belirleyici olma gayretindedir. Tutarlı bir siyaset öncelikle partinin siyasal söylemi ve felsefesiyle eylemlerinin örtüşmesini gerektirmektedir. Halkımızın değer ve beklentilerini siyasal alana taşıyan partimiz, siyasal düşüncemize uygun politikalar üretmenin önemine inanmaktadır. Bu çalışma bu amaçla hazırlanmış ve kamuoyunun katkılarına açılmıştır.
Ümit ediyoruz ki, Muhafazakar Demokrasi anlayışı siyasal hayatımıza yeni bir soluk ve açılım getirir...
'''Recep Tayyip ERDOĞAN'''
Adalet ve Kalkınma Partisi
Genel Başkanı
[[Kategori:Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmaları|AKP 2004 01 15]]
ftm2769rr6fpz3dokxi1keue40qekh7
Susurluk Raporu (Kutlu Savaş)
0
11789
174534
173505
2026-09-22T06:49:05Z
Sabri76
3647
174534
wikitext
text/x-wiki
{{eser
| önceki=← [[Raporlar]]
| sonraki=
| başlık={{PAGENAME}}
| bölüm=
| yazar=Kutlu Savaş
| notlar=Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı [[w:Kutlu Savaş|Kutlu Savaş]]'ın [[w:Susurluk Skandalı|Susurluk Skandalı]] için hazırladığı rapor}}
== ÖNSÖZ ==
İlişikteki rapor "Soruşturma" raporu olmadığı gibi fezleke veya teftiş raporu da değildir.
Giriş bölümünde açıklandığı üzere başkanlığımızın bir soruşturma raporu hazırlaması için teknik ve hukuki olarak yetkisi de yoktur. Ek: 1 olarak yer alan Başbakanlık Onayı da bu çerçevede imzaya sunulmuştur.
Rapor sadece Başbakanlık makamına bilgi sunmak ve önerilerde bulunmak üzere hazırlanmıştır. Doğruluğu, yanlışlığı, eksikliği sadece Başbakanlık makamınca takdir edilecektir.
Teftiş kurullarının hazırladığı raporlar genellikle "gizli" kaydını taşıdığı ve kamunun bilgisine ancak makamın izni ve uygun görmesi ile sunulabildiği cihetle, bu raporumuz, ilgililerin veya kamunun bilgisine sunulması amacına matuf böylesine bir öneriyi ihtiva etmeksizin doğrudan ve sadece Sayın Başbakan'a arzedilecektir.
== Giriş ==
Bu rapor Sayın Başbakan'ın 13.08.1997 tarih, TEFTİŞ.M:139 sayılı onaylarına istinaden hazırlanmıştır. Mezkûr onaydan da anlaşılacağı üzere Sn. Başbakan'ın konuyla ilgili şifahi talimatları, sonra da yazılı emirleri alınmıştır.
Bu konunun kamuoyunda yarattığı heyecan ve ilginin yanısıra Teftiş kurulları açısından değerlendirilmesi önem taşıyacaktır. Çünkü kamuoyunda Susurluk kazası/olayı adı altında bilinen ve tartışılan konu hukuken bir trafik kazasından ibarettir. Bu konu da yargıya intikal etmiştir ve yapılacak bir iş veya bürokratik işlem kalmamıştır. Oysa kamuoyu, siyasetçi - Yeraltı Dünyası - Kamu Kuruluşları ilişkisi ve kişisel menfaat etrafında yoğunlaşan ve büyük ölçüde para, menfaat ve güç sağlamaya dönük illegal faaliyetlerden rahatsızdır. Bu faaliyetlerin "terörle mücadele ve ülke menfaatleri" olarak gösterilmesi ve bu perdenin arkasına gizlenmesi ayrı bir rahatsızlık konusudur.
Kamuoyunun paylaştığı bu çerçeve, gerçekte "Susurluk Olayı"nın da genel çerçevesini oluşturmaktadır.
Geçtiğimiz aylarda Başbakan Erbakan'ın çalıştırdığı müfettişler, Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu da bu çerçevede çalışmış ve raporlarını bu zeminde oluşturmuşlardır. Beklenti de bu yöndedir. Sayın Başbakan'ın temayülü ve muhtelif konuşmalarda altını çizdiği çerçeve de bu kapsamdadır. Başkanlığımız da görev alanını, bu yaklaşımın belirlediği bir muhteva içinde düşünmüş ve çabalarını bu noktalara teksif etmiştir.
Bu yaklaşım doğru ve genel kabul gören bir çerçeveyi oluşturduğu gibi yeni görevlendirmelerin de hukuki zemini teşkil etmektedir. Aksi taktirde Susurluk olayı ile irtibatlı konuların hemen tamamının yargıya intikal etmiş olması, Başkanlığımızın yeniden görevlendirilmesini imkânsız kılacak bir mahiyet arzedecekti.
Sadece İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu'nca 18, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından 16 adet inceleme - soruşturma yapılması, Susurluk kazasının trafik yönü itibariyle bir mahkemede, çete oluşturulması yönüyle DGM'de, Topal cinayetine ilişkin davanın bir başka mahkemede, konuyla ilgili birçok davanın da değişik yargı mercilerinde yürümekte olması, Maliye, Adalet ve Turizm Bakanlıkları'nca kendilerini ilgilendiren konularda inceleme - soruşturma yapılması, dolaylı konuların ilgili kurumlarınca ele alınmış olması gözönünde tutularak, gerçekte Susurluk olayına girmek için maddi konuların tümünün ele alınmış olması sebebiyle, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı konunun dışında bırakılabilirdi.
NOT:
Ortada olan tek alan yukarıda arzedilen ve kamuoyunun da beklentisine cevap olarak illegal ilişkilerdi.
Bu noktada bir özel konuya temas etmekte yarar vardır.
Susurluk Kazası'nda yeralan kişilerin kazanın oluş mahalline kadar değişik yerlerde - İstanbul, Yalova, İzmir, Kuşadası - aynı günlerde birliktelikleri, hatta S.E.Bucak'ın beyanına göre koruma polislerinin takip edildiklerine ilişkin endişeleri nedeniyle önce İzmir'i, sonra da Kuşadası'nı terk etmeye karar vermeleri sonucu İstanbul'a dönerlerken Susurluk'taki trafik kazası vukubulmuş ancak kamuoyunun ve medyanın tepkisi ile kazanın öncesi günlerdeki birliktelikler ve kazanın oluşumu önemli ölçüde her yönüyle ele alınarak yargıya intikal ettiğinden raporumuzda bu konular, bilindiği ve tekrara yer vermemek için ele alınmamıştır. Bu konuda bir başka temel düşüncemiz, "Susurluk Olayı" adı altındaki kapsamlı ve çoğunlukla illegal ilişkiler ağını dikkate getirmek olduğundan, özellikle polisiye olaylar noktasında kaybolmadan, olayı bütünüyle takdim etmektir.
Aslında bir bütünlük içinde ele alınması gereken Susurluk konusu, yukarıda kısaca sunulduğu üzere, parçalara ayrılmış işin özü ve esası özellikle yargı safhasında gözden kaçmıştır.
Mehmet Ali Yaprak kaçırılmış, olay adliyeye intikal etmiş, Gaziantep Savcılığı, İstanbul Savcısı'nın ifadeleri alıp göndermesini talep etmiştir.
İfadeler alınmış, gönderilmiş ve takipsizlik kararı verilmiştir.
Gaziantep Savcısı ise yüzleştirme kararını yazmış ancak, daha sonraki safhalarda bu husus da gerçekleştirilmemiştir.
Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırıldığı araçta Müfit Semet'in parmak izi bulunmuş ama konunun adliyeye intikal etmemesi sağlanmıştır. Bir kamu kuruluşunun üst düzey yetkilisi devreye girmiştir. Şubat 1997'de Başbakanlık bu konunun takibini Adalet Bakanlığı'ndan yazı ile talep etmiş, Bakan Şevket Kazan talimat vermiş konu Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nde beklemeye bırakılmış, Eylül 1997'de yazılı talebimizle konu ancak hatırlanmıştır. İçişleri Bakanlığı kayıp silahlar konusunda soruşturma yapmış nedense tüm bilgi ve belgeler toplanmış olmasına karşılık konu 10 adet Baretta ile sınırlı tutulmuştur.
İçişleri Bakanlığı'na yazılan ve "bilgileri için" Danıştay'a da gönderilen yazımız, dosyaların henüz kendilerine intikal etmemiş olmasına rağmen, "Danıştay'ın incelemesi safhasındadır" ibaresi sebebiyle Danıştay'ın tepkisini çekmiştir. (Açıktır ki fezlekenin bakanlıkta onayını takip eden safha Danıştay incelemesidir.) Neticede suçu ve suçluluğu su götürür 5 emniyet mensubu yargıya sevk edilmiş, milyonlarca dolarlık silah alımı konusu ortada kalmış eksik araştırma, hatalı değerlendirme yönündeki ikaz bakanlıkça dikkate alınmamış, aksine yeni bir raporla ilk çalışmanın doğruluğu iddia edilmişse de Danıştay'ın özel harekat mensupları hakkındaki suç duyurusu bakanlığın eksik soruşturmasının delili olmuştur. Ama halen de milyonlarca dolarlık silah alımı konusu bakanlıkça sonuçlandırılmamıştır.
Raporun değerlendirme safhasında bu örnekler çoğalacak ve detaya edilecektir. Üzerinde durulan husus, bütün parçalara ayrıldığı, hiçbir makam ve merciide birleştirmenin yapılamayacağı bir noktaya gelinmiş olduğudur.
Başbakanlık Teftiş Kurulu: Yargı alanına girmemeye özen göstererek imkân olduğu taktirde yargıya yardımcı olmayı da hedefleyerek bu bütünlüğü sağlamaya dönük bir çalışma yapmıştır.
Devletin işleyişinden ve Teftiş Kurullarının çalışma sisteminden haberdar olan herkes, (bu safhada) Susurluk Olayı'nı her yönüyle "soruşturmaya" imkân kalmadığını tespit edecektir.
İşin önemle kaydedilmesi gereken bir diğer yönü, bazı konuların ancak polis yetkisinde olan hususları kapsadığı ve müfettişler eliyle sonucu ulaşmanın güçlük arzettiğidir.
Ömer Lütfü Topal'ın evi cinayetten kısa bir süre sonra aranmıştır. Arayanların şefi olduğu iddia eden ve bariz bir Doğu Anadolu şivesi ile konuşan bir kişinin mevcudiyeti tespit edilmiştir. Cinayetten uzunca bir süre sonra evin etrafında herhangi bir güvenlik tedbiri olmadığı da iddia edilmiştir.
Bu konu polisiye bir çalışmayı gerekli kılmaktaydı. Elde edilecek bilgileri yargıya da iletmek üzere gerekli çalışmaların yapılması Emniyet Genel Müdürlüğü'nden talep edilmiştir.
Emniyetçe yapılan araştırma hata veya eksiklik olmadığı gibi bir sonuç vermiştir. Ancak aynı yazımız içinde yeralan MİT İstanbul Bölge Başkanlığı'nın Topal cinayeti konusunda Emniyeti niçin uyardığı ve niçin bir gurup polisi suçladığı iddiasının cevabı ortaya çıkmamıştır.
Keza Ömer Lütfi Topal'ın muhasebe ve gizli kayıtlarının bulunduğu bilgisayarların polisiye usul ve metodlarla aranması ve bulunması yine Emniyet Genel Müdürlüğü'nden istenmiştir.
Çalışmamızın önemle kaydedilmesi gereken bir diğer yönü vardır. Hemen hemen her teftiş inceleme ve soruşturmada ortaya çıkan temel görüntü, kurumların müfettişler karşısında sergilediği tavrın özelliği hususudur. Kurumlar ve yöneticiler araştırma yapan denetim elemanlarına karşı genellikle zahiri bir açıklık ve şeffaflık içinde yaklaşıyor görüntüsü altında gerçekte hiçbir yardım sağlamamaya özen gösterirler. Çalışma mekanı, sekreter, telefon, araç temin edilir, sadece bilgi vermede çekimserlik gündemdedir.
Araştırılan konunun müsebbibi olanlar haliyle çekimserdir. Konuyla ilgili olmayanlar "bu işe bulaşmamak kaygısındadır." Bürokraside her zaman gözlemlenen bu tavır elbette normaldir, tabiidir. Susurluk olayında ise daha normal ve tabiidir.
Başbakanlık Teftiş Kurulu bu tavrı hiçbir zaman engelleme, örtme olarak algılamamış ve karşıt bir tedbire ihtiyaç duymamıştır. Çünkü bu tavrı etkisiz kılmanın yolu gerekli gereksiz evrakları dikkatle incelemek ve ilgililerle bıkmadan usanmadan sonu gelmez görüşmeler yapmaktan geçmektedir. Dört saatlik bir sohbetin neticesi bazen iki sayfa tutan not olmuştur. Genellikle de bir isim, bir ilişki, bir hesap numarası, bir görevlinin olmaması gereken bir yerde bulunması, bir telefon numarası veya bir banka irtibatı takip edilecek ve ulaşılacak bir bilgiye işaret etmiştir.
İşte bu görüntü içinde kamu kurumları Susurluk Olayı patlak verince zahiri bir heyecanla üzerlerine düşen görevi yapma gayreti içine girmişlerdir. İçişleri Bakanlığı'nın ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün inceleme ve soruşturmaları bu cümledendir.
Adalet Bakanlığı ise kendilerine Ocak 1997'de aktarılan iki konudan birini Bakan Şevket Kazan'ın talimatına rağmen inceletmemiştir.
Turizm Bakanlığı, Kumarhaneler (Talih Oyunları Salonları) ile ilgili hususları ele almış rapor tanzim etmiş, Ömer Lütfü Topal'a verilen ve kayıtların göz ardı edilmesi ile elde edilen sabıkasızlık kaydına dayalı ruhsat işlerinde Bakanlığı yanıltan Adalet Bakanlığı adli sicil ilgilileri hakkında işlem yapılmasını talep etmiş, ancak Emperyal Şirketi'nin kanunsuz elde edilmiş işletme ruhsatlarını iptal etmeyi -görüşmelerden anladığımız o ki- hatırlarına bile getirmemişlerdir. Kasım 1997'deki uyarımız da bir sonuç vermemiştir.
Eximbank, Türkmenistan'da iki oteli kredilendirmiştir. Neticede anlaşılmıştır ki bu iki oteli kumarhaneleri ile birlikte işleten Emperyal Şirketi'dir ve esas borçlu da yine Emperyal'dir. Eximbank bu bilgiye rağmen temdit taleplerini uygun karşılamıştır. Kendilerine teftişin icraya karışmayacağı, ancak mevcut bilgilere rağmen Emperyal'in kredisini yeniden temdit etmede hassasiyet göstermeleri hatırlatılmıştır.
Susurluk olayı ile alakalı ve ilgi çekici bir husus da kurumların kendi kusurlarını unutup bir diğerini suçlama konusundaki itinalı davranışlarıdır. Askerler ise tam bir suskunluk ve sessizlik içinde olaylara sadece seyir açısından bakmışlardır. Oysa Jandarmanın söyleyecek çok sözü olması gerekirdi. Özellikle de Yeşil, itirafçılar konusu ile Cem Ersever'in niçin veya nasıl öldürüldüğünü araştırıp Kamuoyuna değilse bile Başbakanlığa duyurabilirlerdi.
Siyaset de Susurluk konusunda tarafsız olmamıştır. Konunun ülke meselesi mi hükümet meselesi mi olduğu siyaset sahnesinde anlaşılamaz hale getirilmiştir.
Bir sayın Devlet Bakanı "Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun, bu konudaki birikimine rağmen kendisine müracaat etmemesini" tenkit konusu yapmıştır. Hem de gazetelere beyanat vererek.
Kendisinin bakış açısının farklı olduğu iki gün sonraki beyanatıyla da (Gizli Servisler, CIA vs.) ortaya çıktığı cevabını vermek elbette mümkün olamamıştır. Üstelik Başbakan dahi partisinin ve şahsi politikasının gözlüğünü kullanmamızı teklif etmemiş, empoze etmeye çalışmamışken sayın Bakanın kişisel bakış açısını empoze etmekten öteye gitmeyecek bir görüşme isteğini basının sayfalarına aktarması, kurulumuzun çekimserliğinin haklılığını ortaya koymuştur.
Diğer bir husus da şudur; Teftiş Kurulu'nda yıllardan beri çalışan her müfettiş görevi aldıktan sonra yasal imkanlar ve çalışacağı kurumlarla başbaşa kalır. İlk defa -muhtemelen de son defa- sayın Başbakan, karşılaşacağımız herhangi bir güçlüğü aşmamız için kendisine yaptığımız müracaatı anında karşılamış, doğrudan veya dolaylı olarak çalışmalarımıza yardımı dokunacak bilgilere ulaşmamız için gerekli her türlü ilgi ve yardımı sağlamıştır.
Temmuz ayında görev verirken; Teftiş Kurulu'na hiçbir müdahale yapılmaması, buna tevessül eden olursa ve gerekirse kendilerinin devreye girmesi ve bürokrasiden gelebilecek rahatsızlığı gidermesi temennimizi tereddütsüz kabul etmiştir. Sayın Başbakan bu şarta gereğinden fazla riayet ettiği gibi çalışmaların safhalarında bilgi dahi istememiştir. Bu durum bazı hükümet üyelerinin ve bazı milletvekillerinin ümitsizliğine yol açtığını görmemiz üzerine Sayın Başbakan'a (20 Kasım 1997'de) Devletle alâkalı pek çok irtibatı tesbit ettiğimizi ve Devlet kurumlarında yapılacak pek çok düzenleme olduğunu, hükümetin ve kamuoyunun önerilecek bu tasarruflar sonucu alınacak tedbirlerle rahatlık duyabileceğini ifade etmek ihtiyacı hissedilmiştir.
Kamuoyu devletteki "Çete" irtibatlarına konsantre olmuşken bu konuya da kısaca temas etmekte fayda vardır.
Çetelerin sadece silahlı ve insan öldüren görünümü tartışılmakta başta uyuşturucu ticareti yapan gruplar gündeme gelmektedir. Bu kanunsuz yapı, Devletin kolayca baş edeceği, dünyanın her tarafında müşahede edilen, ortaya çıkan ve her ciddi Devlette hele de toplumsal reaksiyon doğmuşken tasfiyesi mümkün bir görüntüdür. Oysa ülkemizde çete konusu iki ayrı gelişme göstermiştir; birincisi Ömer Lütfü Topal organizasyonunun uluslararası ölçekte ve değerde "mafya"laşma süreci, ikincisi silahlı faaliyetlerin ve zor kullanmanın dışında kalan eğitimli, saygın kişilerden oluşan, kravatlılar grubu olarak tariflenebilecek gruplaşmalardır.
Ömer Lütfi Topal, yüzlerce milyar liralık gelir elde etme imkanına kavuşarak belli bir dönemde devlete sızma ve rüşvet vererek iş yaptırma seviyesinden, kamu görevlilerine artık emir verme seviyesine yükselirken öldürülmüştür. Böylece Cumhuriyet tarihinin; polisten, jandarmadan, yargıdan korkmayan ilk Amerikan tipi mafyalaşma süreci yarım kalmıştır. Bu seviyeye ulaşan bir başka grup da yoktur.
Üstelik "Bitirimhane işleticisi Fındıkzadeli Ömer" bir süre sonra kumarhanelerini tasfiye edip, yatırımlar yapmaya başlayan, fabrikalar satın alan ve hatta fabrikalar kuran Ömer Bey olma tercihini net olarak ortaya koymuşken, projelerini tahakkuk ettirme fırsatını bulamamıştır. Yine de etrafındaki hale, koruyucu bulundurmasını, 3 - 5 arabayla birlikte sokağa çıkmasını ve kendini korumak için tedbir almasını gereksiz kılacak kadar geniş ve etkiliydi. Adamlarının habersizce aldığı tedbiri de farkettiği anda çok şiddetli reaksiyon göstermiştir.
Bu tercih öldürülmesine yol açmamıştır. Kendisini öldüren sistem zaten her türlü tedbiri geçersiz kılacak kadar güçlüydü.
Konumuz açısından üzerinde durulan ikinci ve birincisinden çok daha etkili çete faaliyeti, bizatihi devlet gücünün ve yetkisinin bu amaçla kullanımı ve organize oluşudur.
Örnek olarak Bankalar verilecektir.
Başbakanlık Teftiş Kurulu 3 kamu bankasında bir değerlendirme yapmış ve ortaya ürkütücü bir tablo çıkmıştır. Milyonlarca doların ve milyarlarca TL'nin bu bankalara dönüşü mümkün görülmemektedir. Uzun vadeli teminat mektuplarının nakde dönüşeceği muhakkaktır. Bankalar kendi kârlılıklarını azaltma pahasına belli kişi ve firmaları finanse etmiştir. Leasing ve off shore kredileri tam bir bataklıktır. İnşaatlar aşırı derecede pahalıdır. İlerideki bölümlerde bu anlamda oluşan siyaset - bürokrat ağırlıklı grup faaliyetlerine isimlendirilerek yer verilecektir.
Belirtmek gerekir ki buradaki saygın isimler Bankalar Kanunu'na mugayir işler ve işlemler yapmamışlar, DGM'lerin görev alanı kapsamında faaliyet göstermişlerdir. Bankalarda cereyan eden olayların parasal boyutu, kamuoyunun "Susurluk" olarak algıladığı olaylar toplamını aşacaktır. Ve banka olaylarını genel kirlenmenin sebebi veya sonucu değil hızlandırıcısı olarak kabullenmede isabetsizlik olmayacağına inanılmaktadır. Çünkü kirliliğin hedefi para ve paranın sağlayacağı güçtür.
Susurluk olayının çerçevesinin bu olduğu hususunda da ittifak vardır.
Bu bölümde yer alması gereken son bir husus da çalışmayı yürüten Başbakanlık Teftiş Kurulu hakkındadır. Çalışma safahatının hemen hemen tamamı Başkanlığın tercihleri doğrultusunda cereyan etmiştir. Muhteva da bu çerçevede belirlenmiştir. Zaman zaman kurulun tüm müfettişleri ve yardımcıları dahi devreye girmişlerdir. Özellikle Başkan Yardımcısı Osman Nuri Oduncu mevcut yükün büyük bölümünü taşımış, Başmüfettişler Mehmet Akın ve Ayşegül Genç aylar boyu çalışmışlardır. Yine de tayin edici karar ve tercihler başkanlıkça yapıldığı için hata ve eksikliklerin tamamı başkanlığa ait olacaktır.
Ancak, bu çalışmanın temel iddiası; bilerek isteyerek ve hatalı olduğu aşikâr hiçbir tercihin yapılmadığı noktasındadır.
Adı geçen müfettişler çalışmanın her safhasında sıkıntılı ve güç incelemeleri yürütmüşler, derleme ve değerlendirmeleri üstlenmişlerdir.
== SUSURLUK'LA İLGİLİ GELİŞMELER ==
Giriş bölümünde arz ve izah edildiği üzere Susurluk Olayı bir bütündür ve olaylar zincirinden ibarettir.
İstanbul'da Özgür Gündem Gazetesi'nin bombalanması, Behçet Cantürk'ün öldürülmesi, Diyarbakır'da yazar Musa Anter'in öldürülmesi; İstanbul'da Tarık Ümit olayı ile Azerbaycan'da ihtilâl denemesi; Bodrum'da Hikmet Babataş cinayeti, Gaziantep'te Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması, Bankaların trilyonluk kredileri gerçekte Ankara'da cereyan eden olayın muhtelif veçheleridir.
Halen Milletvekili Sn. Hayri Kozakçıoğlu'nun "Ben Olağanüstü Hal Bölge Valisi iken Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı bölge sınırları dışına çıkarmıştım" dediği olay her ne ise, bizim de Susurluk olayından anladığımız aynı şeydir. Sn. Kozakçıoğlu işaret etmektedir ki Yeşil adlı kişi Olağanüstü Hal Valilik çalışmaları için yararlı değil zararlıdır. Ama yanı kişi Jandarma için, MİT için zararlı değil yararlı bir kişidir. Hatta o kadar yararlıdır ki, Kocaeli Emniyet Müdürü, Hadi Özcan isimli çete reisinin teslim olması için Yeşil'in aracılığına başvurmaktadır.
Bu kişi o kadar yararlıdır ki polis tarafından yanlışlıkla (veya MİT'e gözdağı vermek için) karakola götürülüp sorgulandıktan sonra -gelip adamınızı alın-denmekte ve serbest bırakılmakta, MİT'te kırılan kaburga kemiklerini tedavi ettirmektedir.
Susurluk Olayı nedir? Kasım 1996'dan itibaren faili meçhul olaylar adeta bıçakla kesilir gibi durmuştur. Susurluk işte budur.
Bir üst görevli Eylül 1997'de; "...yurtdışından geldi ve başımıza bela oldu. Ortadan kaldırılması gerekiyor ama ortam müsait değil" diyordu. Susurluk olayı bu değilse hangisidir?
Susurluk olayının başlangıcı belki de zamanın Başbakanı Çiller'in bir cümlesinde gizlidir. "PKK'ya yardım eden işadamlarının listesi elimizde" diyordu. Sonra da infazlar başladı. İnfazların kararını kim veriyordu? Bozulmanın başlaması ve vatan - millet hesaplarının yerini kişisel hesapların alması kaçınılmazdı ve öyle oldu. Bu rapor, Susurluk olayını işte böyle algılamaktadır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da zemin çok daha kaygandı. İtirafçılar, korucular, aşiret reisleri zaten karmaşık bir yapı oluşturuyorlardı. PKK'lı teröristle sade vatandaşı ayırdedecek açık bir ölçü bulmanın güçlüğü ilave edilince, o bölgede vatanı için canını riske sokan polis - asker gençlerimizin yaşadığı zorluğu anlamak kolaylaşacaktır.
Ancak kişisel hesapların gündeme gelişi ve uygulanışı çok sonralarıdır.
Bölgede yıllardır devam eden mücadele ve PKK saldırıları batı bölgelerinde dahi genişleyen bir tepki yaratırken, olağanüstü hal bölgesinde yaşayanların ve PKK ile mücadele eden devlet güçlerinin tepkisini, öfkesini ve bazı şedit davranışlarını anlamak ve mazur görmek mümkündür. Hatta zaruridir. Ancak bu olağan fakat karmaşık görünüm içinde yer alan kurumları ve bu karmaşık yapıda gelişen bazı olayları detaye etmek gereklidir. Böylece ülkenin PKK ile mücadelesinden, Ankara'ya - İstanbul'a ve parasal ilişkilere uzanan bir güzergâhı görmek mümkün olacaktır.
== EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ==
PKK ile mücadele 80'li yıllar boyunca Silahlı Kuvvetler'e terk edilmişti. Siyasi tartışmalarda bile, hükümetlerin terör konusunda bir tedbiri olmadığı bu konuyu askerlere tevdi ve terk ettiği tenkit olarak söylenegelmiştir. Ardından ve 1991 sonlarında iktidar değişince terörle mücadelede esasa müteallik bir değişimin gündeme geldiği söylenemez. Asgaride uygulamalarda ve görünümde önemli bir fark ortaya çıkmamıştır. Zaten 1992 yılının hakim faaliyetleri; devlette kadro değişiklikleri, Cumhurbaşkanı ile tartışmalar ve özellikle de Koskotas dosyalarıydı. Gazetelerin ve basının en önemli haberleri ve hükümetin dikkati bu noktalardaydı. Daha sonra ve 1993 yılı köklü değişiklikleri gündeme getirdi ve terörle mücadelede şahinler devri başladı.
Başbakan terörle mücadeleyi, ön plandaki faaliyeti olarak takdim etti. Emniyet Genel Müdürlüğü'ne Mehmet Ağar geldi ve ciddi bir tercih yapıldı; polis terörle mücadelede daha aktif olacak bir konuma getirildi ve Özel Harekât Timleri ön plana çıktı.
Özel Harekât Timlerinin lehinde - aleyhinde çok şey söylenmiştir. Ancak emniyetin dosyalarındaki rutin yazışmalara eğilince çok önemli bir görüntü öncelikle tesbit edilmektedir. İl Valileri özel güvenlik gerektiren her önemli olayda Özel Harekât Timleri'nin görevi devralmasını, asgaride görevde olmasını talep etmektedirler. Hatta bir çok Vali, tayinler sebebiyle eksilen kadroların süratle doldurulmasını talep eden çok sayıda yazıyı imzalamışlardır.
Özel Harekât önceleri merkezde Şube Müdürlüğü, Ankara - İstanbul - İzmir illerinde Bölge Grup Amirliği olarak teşkilatlanmıştı.
Genel Müdürlükte Asayiş Daire Başkanlığı'ndaki Şube Müdürlüğü daha sonra Terörle Mücadele ve Harekat Dairesi Başkanlığı bünyesinde yer almış 26.7.1993 tarihli olup ancak Resmi Gazete'de yayımlanmayan Bakanlar Kurulu Kararı ile Özel Harekat Daire Başkanlığı kurulmuştur.
Hatta 12.08.1993 tarihinde yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname ile kanunda değişiklik yapılarak Özel Harekat Polis Okulu açılmasına ve özel personel yetiştirilmesine imkan hazırlanmıştır.
Dairenin çalışmalarını düzenleyen Yönetmelik "Çok Gizli" işaretini taşımaktadır. Bu yönetmeliğe göre daire doğrudan Genel Müdüre bağlanmıştır.
Özel Harekât Dairesi "Devletin ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki temel Anayasal düzenin yıkılmasına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirmeye yönelik baskı, cebir, şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerini kullanan terör örgütlerini meskun veya kırsal kesimde etkisiz hale getirmek, rehin aldıkları kişi, uçak, araç ve yerleri kurtarmak için ani müdahale, pusu, keşif, baskın ve operasyon yapmak üzere" kurulmuştur. Kursu tamamlayıp Özel Harekat birimlerine atanmış personel, atamaya yetkili amirin onayı olmaksızın branşı dışında bir hizmette çalıştırılamamaktadır.
Özel Harekât Timleri ise en az 20 Özel Harekât personelinden oluşmakta, sorumluluk bölgeleri ise "illerin polis mıntıkaları ve polis bölgesi dışındaki kırsal alanlardır." Ancak polis sorumluluk bölgeleri dışında askeri birimlerin talebi ve askeri makamların sorumluluğunda görev yapmaktadırlar.
Mevcut evrakların tetkiki ve yazışmalar Özel Harekât Dairesi'nin ayrıcalıklı durumu ve konumunu açıkça ortaya koymaktadır.
Belli başlı problemlere ise Dairenin 30.06.1997 tarihli brifing dosyasında da yer verilmiştir.
Yetiştirilen toplam personel sayısı 8443 kişidir. 2043 kişi çeşitli sebeplerle ayrılmıştır.
TİM'lerin çalışma, dinlenme, yıllık izin şartları genelde çok ağır ve zahmetli uygulamaları gerektirir. Bu sebeple de tazminatlar ödenmektedir. (1) Özel Harekat personelinin dağılımında kısa sürede ciddi problemler ortaya çıkmıştır. Süresini tamamlayan personelin atanması sonucu 1998 yılında Türkiye genelinde ve bölge dışında 5000 personel birikecek oysa Olağanüstü Hal Bölgesi'nde sadece 1600 personel kalacaktır. Personel tercihleri dikkate alındığında ise Batı'da beş ilde talepler yoğunlaşmaktadır.
İşte bu durum Özel Harekât Dairesi'nin kısa bir dönemde beklenen fonksiyonunun dışına çıktığını ortaya sermektedir.
Brifing raporunda açıkça "İllerdeki bu dengesiz dağılımdan dolayı birimimizin asıl görev yoğunluğunun bulunduğu Doğu ve Güneydoğu illerimizde büyük bir boşluğa sebep olacağı gibi Batı illerimizde de personel sayısı kabarık sorunlu şubeler yaratacağı gerçektir. Bundan da anlaşılacağı gibi yeni kurslar açarak, Doğu'daki ihtiyacı mümkün oluyor gibi görünse de Batı illerinde yığılmanın önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Kaldı ki, yeni kursların da getirmiş olduğu maddi külfet oldukça yüksektir."
Bu gerçekçi tespit Özel Harekât Dairesi'nin genel ve çözümlenemeyen problem yönünü açıklamaktadır. Ancak bu personel probleminin beraberinde getirdiği ve birçok ilgilinin "Güneydoğu Sendromu" ifadesiyle tariflediği daha derin ve köklü bir başka problem vardır; Güneydoğu'da silah elde, teröristlerle çarpışan, teröre yardım ve yataklık eden kişileri dağda, köyde ve mezrada takip eden Özel Harekâtçı Polis, Batı'ya geldiğinde yine aynı insanları görmektedir. Hatta arama yaptığı ücra köyden göç etmiş insanların yeni taşındığı evin bir alt sokağında ve yine "bir grup halinde" ikamet ettiklerini görünce kendisi ve ailesi için "tedbir" almak zaruretini hissetmektedir.
Bir süre sonra Özel Harekât Tim'leri ama bu defa savunma saikiyle oluşturulmaktadır.
Burada kritik bir başka husus vardır; Emniyet Müdürleri atandıkları illere kendi ekipleri ile, seçtiği yardımcılar ve "Tim"lerle gitmektedirler. Böylece Güneydoğu'daki "Tim" Batıda bir ilde de oluşmakta eski dayanışma ve "ilişkiler" aynen sürdürülmektedir.
İlişkilerinin sürdürülmesinde iki önemli unsur vardır; Birincisi korunma ve güvenlik, ikincisi Olağanüstü Hal Bölgesi'nin yagyın ve tabii hale gelen kaçınılmazlığa bürünmüş işleri.
Açıkça ifade ve itiraf etmek gerekir; yakalanan veya ölü ele geçen PKK'lıların üzerinde silah, mermi, teçhizat, patlayıcı, telsiz hatta barınaklarda çuvallarla yiyecek, giyecek bulunmakta fakat asla para, döviz ele geçmemektedir. Hiç değilse yakalanan ve kod adı bile teşhis edilen bölge ve tim sorumlularında dahi acil ihtiyaçlar için para-döviz bulunamamaktadır.
Bölgede görev yapmış görevliler haklı olarak PKK'lı teröristin canı da malı da Devlete helaldir görüşündedirler.
Ancak daha sonra Batı illerinde, doğudan göç etmiş ve polis asayiş görevlilerince "rahat durmadıkları" belirtilen Kürt grupları Özel Tim'in hedefi haline gelmektedirler. Gerçekten çarşı - pazarı, yeraltı dünyasının çeşitli faaliyetlerini zorla ele geçiren Kürt gruplarını kontrol altına almak ve illegal kazançlarına ortak olmak "helal bir iş"i teşkil etmektedir.
Özellikle Doğu'daki korucu ve itirafçı grupları gelecekleri belirsiz olduğu için yaygın bir çeteleşme sürecindedirler. Bu işlerse Yeşil'in "Akıllı olun. Yalnız başınıza yemeyin. Paylaşın. Aksi halde size bu kazancı yedirmezler. Kustururlar" anlayışı doğrultusunda paylaşmayı gerekli kılmaktadır.
Böyle bir çeteleşme süreci daha Doğu ve Güneydoğu illeriyle sınırlı kalamazdı. Ve kalmadı. Büyük illere doğru genişlemeler oldu ve müesseseleri-devleti tahribeden-çürüten bir veçheye büründü. (2) Aylar süren görüşmelerimizin verdiği bir sonucu Sayın Başbakan'a arz etmek gerekir. Bu kirlilik içinde yer alan gruplar, mantıklı -ama ispata ilişkin bir belge olmaksızın- bir sıralamaya tabi tutulabilir.
Birkaç yüz kişiden ibaret olmalarına rağmen itirafçılar yaptıkları itibarıyla bir numaradırlar.
Korucular çok kalabalık ve sayıca çok fazla illegal faaliyetin sahibi olmalarına karşılık oransal olarak ikinci sırayı almaktadırlar.
Üçüncü sırada polis daha sonra da jandarma yer almaktadır.
Burada hassas bir noktaya temas etmek gerekir. MİT'te Sayın Başbakan'ın başkanlığında yapılan toplantıda da açıkça izah edildiği üzere; görüştüğümüz resmi-sivil hiçbir görevli, sivil ve şahsımıza itimadını teyit eden hiçbir kişi. Genelkurmay'a bağlı -Jandarma dışındaki- birliklerin ve kumanda kademelerinin bu eylemlerin içinde yer aldığına dair herhangi bir iddiayı gündeme getirmemişlerdir.
-¯¯
Özel Eğitim görmüş Özel Harekâtçılar bölgeden ayrıldıktan sonra bazıları Güneydoğu şartlarını Batı'ya taşırken, silahlı kuvvetlerin özel eğitim görmüş komandoları terhisten sonra evine - köyüne - işine dönmüştür. Güneydoğu sendromunun, disiplinin hakim olduğu askeri ve düzenli birliklerin ortaya çıkmadığı görülmektedir.
Bu bölümdeki konumuz ise, kısaca Emniyet Teşkilatı'dır. Ancak bazı konuları detaye etmeden bir genel açıklamaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Polis teşkilatımız 150 bin kişidir. Çok iyi yetişmiş uzmanların yanında, fedakarca çalışan ve her an hayatı dahil mesleğini ve geleceğini risk eden onbinlerce kişiyi suçlamak ve töhmet altında bırakmak elbette düşünülemez. Ancak polis teşkilatında Susurluk olayı bağlantısı yoktur demekte realist bir tavır olamaz. Buradaki ince çizgi, çalışmamızın tüm safhalarında dikkatle göz önünde tutulmuştur.
¯¯
Başbakan değişikliğinden sonra 1993 yılının ikinci yarısında polis ve istihbarat sisteminde köklü ve kamuoyunun yakın ilgisini çeken değişiklikler olmuştur. Daha sonraki dönemde değişikliğin köklü ve derin etkileri olan bir mahiyet kazandığı ortaya çıkmıştır.
Emniyet Genel Müdürlüğü'ne parlak ve atak bir isim sahibi getirilmiştir; Mehmet Ağar. MİT Müsteşarı'nın değiştirilmesi gündeme gelmiş ancak bu operasyon yapılamamış. Mehmet Eymür'ün geri dönmesi pek çok kişiyi hayrete düşürmüştür. Çünkü Mehmet Eymür de adaşı gibi parlak ve atak bir kişiliktir. Ancak her ikisinin arası kapatılamayacak kadar derinden açıktır ve yıllar geçince anlaşmazlığın derinliği iyice ortaya çıkmıştır.
Bu arada Başbakanlığın ilgi çekici tasarrufları devam etmiştir. MİT eski başkanlarından Nuri Gündeş, Başbakan İstihbarat Başmüşavirliği'ne getirilmiştir ki Nuri Gündeş'le Mehmet Eymür'ün arasında dostane olmayan bir geçmiş vardır. (3) Mehmet Ağar ise Eymür'ün yakın dostu E.Yarbay Korkut Eken'i yanına müşavir ve Özel Harekât Timlerinin eğiticisi olarak görevlendirmiştir. (K.Eken'in EMniyet'ten önceki geçici görev yeri Başbakanlık idi.) Böylece Başbakan'ın etrafında yepyeni ve etkili, parlak isimlerden müteşekkil bir çerçeve oluşmuştur.
MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'ın MİT'te gençleştirme projesi bu çevre tarafından engellenmiştir. Özellikle Nuri Gündeş Başbakanın eşi ile yakın ilişkisi sayesinde etkili olmuştur. Mehmet Eymür'ün aynı kanalı kullandığı ise yaygın bir bilgidir. (4)
İbrahim Şahin'in Özel Harekât Daire Başkanlığı'na getirilmesi sonucu Korkut Eken'in bu dairedeki nüfuzu olağanüstü artmıştır. İbrahim Şahin'in bölümüne verdiği talimat, "Korkut Eken'in isteklerinin kendi talimatı olarak uygulanması" tarzındadır. Daha da önemlisi Korkut Eken'in Genel Müdür Müşaviri olarak çalışacağı tüm teşkilâta ve İl Müdürlüklerine de duyurulmuştur.
Bu dönemde Özel Harekât Dairesi güçlenmiş, sayıca artmış, Doğu ve Güneydoğu'da Özel Timlerin başarısı ve etkinliği en yüksek noktaya ulaşmıştır.
Genel Müdür Mehmet Ağar, Başbakan'ın sağladığı destek ve emrindeki Teşkilâtla gerçekten etkili -zaman zaman bürokrasiden bildiğimiz örnekleri gibi- bir güce ulaşmıştır. Polis teşkilâtının ülke genelindeki yaygın fonksiyonu, bu gücü olağanüstü boyutlara taşımıştır.
Polis teşkilâtına sağlanan imkânlar da artmıştır. Ama en önemlisi, Başbakan'ın destek ve güvenidir.
Polis Teşkilâtı bu görünüm içinde önemli bir projeyi ele almıştır. PKK lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanması veya öldürülmesi. Böyle bir projenin gerçekleşmesi, hem teşkilâtın prestijini artıracak hem de siyaseten çok fazla prim yapacaktır. (Bu arada Tarık Ümit de İngiltere, Belçika ve Hollanda'da Dursun Karataş'ın izini sürmeye başlamıştır. Uyuşturucu taciri ve Hayali ihracatçı Nurettin Güven de aynı ekiptedir.)
Bu amaçla "örtülü ödenek"ten fon da ayrılmıştır. MİT kendi kaynaklarından 12.5 milyon doları defaten Emniyet Genel Müdürlüğü'ne nakit olarak tevdi etmiştir. (Bu ödeme, ancak Başbakan'ın talimatıyla olabileceği için niçin verildiği veya nasıl verildiği konusu detaye edilmemiştir.) Bu miktar daha sonra ve yine örtülü ödenek imkânlarıyla artırılmıştır. iddialar 70 milyon dolarlık bir fon oluşturulduğu şeklindeyse de Başkanlığımız bu meblağın 40 - 50 milyon dolar civarında olacağı kanaatindedir. Bu kanaat ilgililere yapılan görüşmeler ve elde edilen diğer bilgiler sonucu edinilmiştir.
Silah taciri Ertaç Tinar'ın İsviçre'de mukim Genel Müdürü Max Bretscher'in anlatımıyla "Ertaç Tinar 70 milyon dolar civarında bir fondan bahsediyor ve bununla Türk Hükümeti'nin temin edemediği silah ve araçların satın alınacağını anlatıyor" olsa dahi 70 milyon doların tamamının yurtdışına çıkmadığı hemen hemen kesin gibidir.
Ertaç Tinar, Londra'da yerleşik Hospro firmasının sahibi ve yöneticisidir. Hospro 100 poundluk sermayeye sahip bir tabela şirketidir. Uzun yıllar sağlık sektöründe faaliyet göstermiştir. Türk hastanelerine, İstanbul Üniversitesi sağlık kurumlarına milyarlarca liralık teçhizat satmıştır. Edinilen kanaat satın alınan bu cihazlarla hastanelerin özellikle de kalp ve damar cerrahi ünitelerinin ciddi şekilde suistimal edildiği şeklindedir.
Ertaç Tinar 1994 yılına kadar, Kıbrıs pasaportu ile ve yabancı sermayeli bir şirketin Türkiye temsilcisi yabancı personel statüsünde faaliyette bulunmuştur. Yabancı Sermaye Dairesi -ne hikmetse- Geyve doğumlu bir Türk, Kıbrıs pasaportu ibraz edince kendisine yabancı personel için düşünülmüş çalışma iznini vermekte mahzur görmemektedir. Yabancı Sermaye Dairesi'nin çalışma izni de Emniyet Genel Müdürlüğü'nde adeta otomatik bir şekilde ikamet iznine dönüşmektedir.(5) Neticede Türk vatandaşı Ertaç Tinar, ülkemizde çalışan yabancı personel statüsüne dahil edilmiştir.
Ertaç Tinar 1994 yılında hatta 1993 yılı sonlarında Emniyet Genel Müdürlüğü'ne müracaat ederek silah hibe etmek istediğini belirtmiş ve bu talep uygun görülmüştür. Bu arada birkaç ihaleye de katılmıştır. Kazandığı ihalelerde klasik müfettiş gözüyle problem olmadığı ifade edilemezse de bu konu Başkanlığımızca irdelenmemiştir. Sadece Emniyet Genel Müdürlüğü'nü, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin kurulması safhasını ilgilendiren KHK maddelerine dayanarak ihalelerde klasik ihale metodlarının dışına çıkma, uygulamalarına son verilmesi gereğine işaret edilecektir.
Ertaç Tinar'ın hibe talebi Genel Müdürlükçe uygun görülmüş silah ve teçhizat kolileri 1994 yılından itibaren ülkeye gelmeye başlamıştır. (Ertaç Tinar bu arada şahsi dostu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Ertuğrul Oğan'ın tavassutuyla ve hemen hemen bir günde Türk pasaportu da almış ve daha sonra Kırmızı Pasaport taşımak üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Cenevre Fahri Temsilcisi olmaya talip olmuştur.)
Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre; Hospro 82 milyar liralık 154 kalem malzemeyi hibe etmiş, sadece 10 Baretta ve susturucusu kaybolmuştur. Ertaç Tinar'ın iş arkadaşı Max Bretscher'e göre Tinar "bir yıl içinde Divonne'daki evini ödedi. Versoix'deki apartmanını aldı. 1.7 milyona yeni bir ev, bir 600 Mercedes, bir Crysler Voyager ve karısına bir Mercedes 320 satın almıştı. Hepsini bir yıl içinde ve bu 70 milyon dolardan aldı."
'''HİBE TEÇHİZAT VE SİLAHLAR'''
Bu konunun iki büyük özelliği vardır;
1. Parası ödenerek alınan silah; mühimmat ve teçhizat,
2. İsrail'le -Mossad'la- kurulan ilişkiler.
Her iki konunun çözümü de Hospro firması Ertaç Tinar tarafından geliştirilmiştir.
Hospro İsrail'den satın aldığı silahları hibe olarak Türkiye'ye sevketmiş ve Emniyet kayıtlarına hibe adı altında geçmiştir. Bu konu üzerinde teferruatıyla durmak ihtiyacı vardır.
Hospro firması İngiltere'de kurulmuş bir limited şirkettir.
Şirketin sahibi veya ortağı olarak görünen Ertaç Tinar, Geyve doğumlu bir Türk vatandaşıdır. Kendisi bilahare KKTC tabiiyetine girmiştir. Türkiye'de Hospro firmasının temsilcisi olarak Yabancı Sermaye Dairesi'nden izin alarak çalışmaya başlamıştır.
Ertaç Tinar, 1993 yılına kadar sağlık alanında faaliyet göstermiş, Sağlık Bakanlığı'na çeşitli tıbbi araçlar satmıştır.
Tinar, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.Bülent Berkarda ile METSAN adıyla bir şirkette ortaklık kurmuş ve muhtemelen yine tıbbi cihaz satışında yer ve rol almıştır.
Adıgeçen, daha sonra KKTC'nin Cenevre Fahri Konsolosluğu'na talip olduğunda referans olarak Adalet Bakanı Sn. Mehmet Ağar'ı göstermiştir.
Hospro, İngiltere'de kurulu bir tabela şirketidir. Sermayesi 100 pound'dur. Yıllardan beri de bu sermaye yapısı değişmemiş hisseler yarı yarıya Direktör Ertaç Tinar ve sekreter Nurdan Bergeman -bilahare Tinar- arasında bölüşülmüştür.
İngiliz şirketler dairesi Company House'dan detaylı bilgi alınmış, 150 sayfayı bulan dokümanlar, teşkil edilen bir uzmanlar grubunca tercüme edilmiş ve ticari, mali yapısı ve faaliyetleri itibarıyla değerlendirilmiştir.
Uzmanlar grubu, şirketin "100 pound gibi komik bir sermaye ile kurulduğunu, bugüne kadar sermayesinde herhangi bir artırım yapılmamış olmasını, şirket adreslerinin sık sık değişmesini, hisse dağılımının bir idareci ve bir sekreter arasında bölüşülmesini, bilançolarında yaptıkları faaliyetlerle ilgili hiçbir kalemin bulunmamasını, bilançoda sürekli ve artan oranda zararın yer almasını, borçların aktiflerinden daha fazla olmasını" şirketin gerçek anlamda bir şirket olamayacağını düşündürdüğünü belirterek, Company House'un dört defa şirketin kayıttan çıkarılıp feshedileceği ihbarında bulunduğunu, sonradan (ve muhtemelen yapılan itirazlar üzerine) sarfınazar edildiğini, denetim firmasının adresi de aynı olduğundan usuli bir denetim yapılmakta olduğunun ortaya çıktığını, belirtmektedirler.
Şirket 1991 tarihli beyanında, tıbbi cihaz ve ekipmanlarla ilgili uluslararası ticaret yaptığını açıklamaktadır. Ancak ticari faaliyetler, binlerce pound olarak değil yüzlü rakamlarla bilançoda yer almaktadır.
Yine 1991 tarihinde şirket Türkiye'de şube açmak amacıyla 70 milyon liralık bir tutarı uzun vadeli sermayeye aktarmıştır. Ve İstanbul'da 70 milyon TL. ile şirket tesis edilmiştir.
Muhtelif yıllara ait bilançolarda şirket faaliyetlerine ilişkin bir kaleme rastlanmamaktadır. 31 Aralık 1995 tarihli beyannamede kâr - zarar hesabında 7046 pound görünmekte, 1 yıl vadeli alacakları ise 135.446 pound olarak yeralmaktadır.
Sağlık Bakanlığı'ndan edinilen bilgilere göre Hospro'nun Sağlık Sektörü ile ilişkisi 1978 yıllarına kadar gitmektedir. Dr.Mürşit Koryak Astım Hastanesi 1978 - 1983 döneminde bu firmadan müteaddit kere tıbbi cihaz almıştır. Daha sonra bu hastane Koşuyolu Kalp Damar Cerrahi Merkezi olunca ilişkiler, Dr.Koryak'ın başhekim olduğu sürece devam etmiştir.
Üniversite Hastaneleri de Hospro ile ilişki kurmuş, Akdeniz Üniversitesi firmadan Akciğer Pompası satın almıştır. Daha sonraları firma İngiltere'ye hasta götürmeye başlamıştır.
Siyami Ersek Kalp Damar Cerrahi Merkezi 1988-1992 yıllarında Hospro'ya çeşitli ihaleler vermiştir.
Sağlık Bakanlığı'nın tüm ihaleleri araştırılmamış sadece merkezde Ankara'da mevcut kayıtlar bir hekim tarafından incelenmiştir.
Önemli olan husus şudur; sağlık sektöründe faaliyette olan Hospro 1992 yılını takiben bu sektörde görünmemektedir. Bu tarihten sonra firma ve Eratç Tinar Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında ortaya çıkmaktadır.
Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin 23.2.1994 tarihinde "çok acele" kaydıyla bazı malzemelere ihtiyaç duyduğunu belirtmiş, 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3. maddesindeki muafiyetlerden yararlanarak ve pazarlık usulüyle Hospro firmasından alımı için Genel Müdür Mehmet Ağar 27.2.1994 tarihinde onay vermiştir. İlgili Daire yetkilileri Hospro'yu ve Ertaç Tinar'ı tanımadıklarını isimlerin "makam"dan verildiğini söylemişlerdir.
Olağanüsüt Hal Bölge Valiliği'nin kurulması hakkındaki 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 3. maddesi, Valilik teşkilâtının kurulmasını ve kamu kurumlarının bu konudaki talepleri yerine getirmesini düzenlemektedir. Bu maddenin Emniyet Genel Müdürlüğü'ne her türlü dış alımı tek firmadan, pazarlık yoluyla ve uygun görecekleri fiyattan satın almalarına imkan verdiği söylenemez.
Ayrıca Hospro Limited'in nasıl ve nereden bulunduğu da belli değildir.
Ertesi günü 28.2.1994'te toplanan ihale komisyonu 1.040.850 dolar olarak yapılmış teklifi yüzde 3 indirimle 1.009.000 dolar olarak hadde layık bulmuş ve satınalınmasına karar verilmiştir. Karar Mart 1994'te Genel Müdür Mehmet Ağar tarafından onaylanmış firma İsrail menşeili teçhizatı temin etmiş, Merkez Bankası 18.06.1994'de ithalat bedeli olan 1.009.000 doları toplam 32.5 milyar TL. karşılığı olarak transfer etmiştir.
Bu satın almanın bu kadar süratle yürümesi takdire şayansa da aynı hız diğer konularda görülememektedir.
Yine aynı tarihte yapılan bir talep, yukarıdaki seyri takib ederek 28.2.1994'te bu defa 1.211.214 dolarlık bir başka alıma konu olmuştur. Bir diğer alım ise 203 bin dolarlıktır. Her üç alım Hospro firmasından yapılmış ve standart yüzde 3 indirime tabi olmuştur.
İhale Komisyonu kararları da 150, 151 ve 152 olarak birbirini takip etmiş Genel Müdür Mehmet Ağar her üç kararı aynı tarihte imzalamıştır.
Burada dikkati çeken temel husus, Hospro firmasının aniden devreye girişidir. Bir tabelâ şirketinin Türk Emniyet Teşkilâtına milyarlarca liralık silah ve teçhizatı hibe etmesi de ilgi çekicidir.
Eğer hibe, İsrail Devleti tarafından yapılıyor ise bu sistemin devletin diğer kuruluşlarınca oluşturulması gerekirdi. Eğer hibe olarak gösterilen işlem, gerçekte bir satın almaysa hiçbir gerekçe bu durumu izah edemez. Emniyet teşkilâtında gelişigüzel işlemleri, terörle mücadele veya vatan için dövüşmekle de izah etmek mümkün olamaz. Kaldı ki süratli alım yapmanın bir çok yolu yukarıda açıklandığı üzere vardır ve süratle hareket etmek mümkündür.
Silahlarla ilgili sorunlar bitmemiştir. Ülkeye gelen silâh ve malzeme miktarı belli değildir. Özel Harekât Dairesi, naklettiği silahların kaydını tutmadığı gibi, Bakım-İkmal Dairesi'nden kolilerin "orijinal ambalajları açılmadan" kendilerine teslim edilmesini istemiş aradan aylar geçtikten sonra sayım yapılmış ve bize göre "istedikleri şekilde" kayıt tutulmuştur.
Yapılan soruşturmalarda ise konu; Susurluk kazasında ortaya çıkan susturuculu Baretta'ya ilişkin kamuoyu baskısı sebebiyle, 10 adet kayıp Baretta ile sınırlı tutulmuştur.
Hangi silâhların ve malzemenin geldiği de bugüne kadar aydınlatılamamıştır.
Hibe teçhizatın, temininden kayda alınmasına kadar bir seri hatalı işlem vardır. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün o dönemde üzerinde durduğu esas konu ise Mossad'la ilişki kurmaktır. Ödemelerin, Ertaç Tinar'ın devreye girmesinin, İsrail'e yapılan ziyaretlerin esas amacı, Mossad ilişkisi ve Abdullah Öcalan'a karşı yapılacak operasyondur. Hatta hibe malzemelerin gerekçesinin de Öcalan karşılığı yapılan ve yapılacak ödemelerin kamufle edilmesi amacına dönük olduğu ifade edilmektedir. Ancak bu noktada da bir açıklık vardır. Ödemeler Ertaç Tinar'a yapılmakta hizmet İsrail'den beklenmektedir.
Bu arada Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan alınan bilgilere göre, Ertaç Tinar halen tahsil edemediği 10 - 15 milyon doların peşindedir. Hizmet görülmediğine göre, bu ödemenin yapılmamış olmasını tabii karşılamak gerekmektedir.
Ancak burada da bir problem vardır; bir başka ülkeden Hospro'nun teminat mektubuyla elde edilen silahlar, ödeme yapılmadığı için sevkedilememiş ve teminat mektubu nakte tahvil edilmiş ve Ertaç Tinar tarafından ödenmiştir.
Değişen şartlar sebebiyle Türk tarafı ödemeyi yapmamakta, parası ödenmiş silahlar Tinar'ın elinde kalmaktadır.
Ödemelerin, İsrail'den elde edilecek destek Mossad istihbaratı için yapıldığı iddiaları da güvenilirliğini kaybetmektedir.
Buradaki önemli nokta, polisin yurtdışı önemli bir operasyonu üstlenmesindeki tercihtir. Böyle bir tercih yapıldığına, kaynak tahsis edildiğine göre hükümet yetkililerinin bu konuda bilgisi ve onayı olması gerekir. Bu tip işler için MİT'in devreden çıkarılmasındaki isabetsizliğe de işaret etmek icab eder. Kaldı ki MİT de bu yönde operasyon hazırlığı içindedir ve hazırlıklar uzun bir zaman almış, ancak Öcalan yaptığı operasyondan sağ olarak kurtulmuştur. Suriye'deki tesis havaya uçurulmuş o sırada telefonla konuşan Öcalan'ın konuşması yarım kalmışsa da 20 dakika sonra telsizle konuştuğu tespit edilince kurtulduğu ortaya çıkmıştır.
Suriye askeri birlikleri operasyon mahallini ablukaya almış, bu operasyon Suriyeli ilgililer tarafından CIA veya Mossad'a maledilmiştir.
Gücün ve imkânların bölünmesi, öncelikle başarısızlığı tevlit etmiştir. Daha sonraları da her iki teşkilat diğerinin çabalarını küçümsemiş ve bu hal her iki teşkilatın işbirliği imkanlarını belki de yok etme noktasına kadar sınırlamıştır.
Mossad Başkanı'nın Emniyet Genel Müdürü'nü, keza CIA yetkililerinin Emniyet ziyareti bir başka olumsuzluğun sebebi olmuştur. İstihbarat teşkilatları arasında, görevin MİT'e değil Emniyet'e verildiğinin Başbakan tarafından ifade edildiğinin iddia edilmesi ise, karşılıklı çekişmenin boyutlarını büyütmüş ve görev yapılmasını sınırlayan bir unsur haline gelmiştir.
"Bu arada Askeri İstihbarat'ın da yurtdışına açıldığı bir başka iddia halinde söylenmiş, bu durum birbirini tamamlama amacının zıddı gelişmelerin ne kadar derin olduğunu ortaya koymuştur.
Bu ayırım, teçhizat ve teknik yatırım ve harcamalarda da tekrarlara yol açmıştır. Bir taraftan aşırı kaynak israfı gündeme gelmiş, öte yandan kurumlar birbirlerini geri kalmakla, beceri noksanlığıyla itham etmeye başlamışlardır.
MİT'in ifadesiyle "İcra karmaşası istihbarat alanında daha da boyutlanmakta" sorunlar polis - jandarma - MİT bağlamında şekillenmektedir.
"MİT kaynaklarına yönelik olarak günümüze dek yapılan uygulamalarda; açığa çıkarma, baskı ve tehdit ile göreve sevketme, tutuklama gibi olayların yanısıra faili meçhul cinayetlere kurban gitme de sıkça görülmektedir.
Söz konusu baskıların OHAL bölgesinde yoğunlaştığı, baskı ve öldürme olaylarının 1992 yılından itibaren tırmanışa geçtiği, 1994, 1995, 1996 yıllarında dikkati çekecek düzeyde arttığı, 1997 yılında ise trendin önemli oranda düştüğü gözlenmektedir.
1992 yılından günümüze kadar 100'ün üzerinde MİT kaynağı güvenlik birimlerince sorguya alınmış, önemli bir kısmı şiddet dahil baskıya tabi tutulmuş, 25 civarında kaynak demaske edilmiş, bunlardan 15'i bu sebeple veya faili meçhul cinayetlere kurban gitmeleri sonucu hayatlarını kaybetmiştir."
red
Bu cümlelerde polise yönelmiş açık bir suçlama vardır. Ayrıca işbirliğinin hangi noktalara kadar gerilemiş olduğu da ortaya çıkmaktadır.
MİT tarafından cevaplandırılması istenen sorulara karşılık görüşlerini detaye eden teşkilat, MİT - siyasetçi ilişkisinde ise önceki sayfalardaki ifadelerimizi teyid eden görüşlere yer vermektedir.
MİT'in, baskılara kendi yöntemleri ile direndiği ancak bu titizliğe rağmen istenmeyen müdahalelerin olabildiği anlatıldıktan sonra örnek olarak Mehmet Eymür, Tolga Şakir Atik, Nuri Gündeş ve Korkut Eken'in adı zikredilmektedir.
Emniyet Genel Müdürlüğü, siyasetin tercihini net olarak ortaya koyması ile MİT'in önüne geçmiştir. Teknik cihazlamada bile Emniyet ilgilileri, müstehzi bir eda ile "bizden öğrendiler" "bizden sonra başladılar" demektedirler.
== MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI ==
Susurluk olayında MİT'in de yer aldığı görüşü ve iddiası Teşkilât üst yönetimini ciddi olarak incitmektedir. Teşkilât mensupları da haklı bir alınganlık ve üzüntü izhar etmektedirler.
Ancak kamuoyunda bu yönde oluşan kanaatin de MİT tarafından ciddiye alınmadığı görülmektedir. Çünkü bu kanaatin oluşma sebebi yine MİT'tir.
Susurluk kazasından 15 dakika sonra TV'lerin Mehmet Özbay kimliğiyle ölen şahsın Abdullah Çatlı olduğunu açıklaması, MİT'in verdiği bir haber olarak söylenmiş, yazılmış, kulaktan kulağa fısıldanmıştır. Daha sonraki gelişmelerde MİT'in Mehmet Özbay'ın gerçek hüviyetini çok uzun süreden beri bildiği ispatlanmıştır. Hatta Temmuz 1996'da Mehmet Eymür'ün hazırladığı bir rapordan gazetecilerin not almasına izin verdiği de tespit edilmiştir.
Yine Mehmet Eymür'ün Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'la yaptığı görüşmelerde; Çatlı'dan bahsettikleri, Çatlı'nın Baysa şirketinin yapacağı "Petrol işi" için Hadi Özcan'la görüştüğü, Kocaeli çetesi olan Hadi Özcan'ın Belediye Başkanı'nı öldürmeye karar verdiği, Emniyet Müdürü Affan Bey'in Hadi Özcan'ın artık teslim olması gerektiğini söylediğini ve karşılıklı bilgilendirme için sayısız görüşmeler yaptıkları bilinmektedir.
MİT Müsteşarı'nın bilgisine ancak Aralık 1997'de sunulan Ekim 1996 tarihli bir görüşme notunda, MİT elemanlarından Duran Fırat'ın Fatih Bucak'la yaptığı bir görüşmede, Ömer Lütfi Topal'ı polislerin öldürdüğünün iddia edildiği kayıtlıdır.
Yine Mehmet Eymür ve grubu Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılışında araçta parmak izi bulunan (Drej Ali grubundan) Müfit Sement'in kurtarılması için Yaprak grubuyla görüşmekte hatta Müfit Sement MİT'de Eymür'ün telefonuyla Yaprak'ın yetkili adamıyla müzakere ve pazarlık yürütmektedir. Görüşmenin detayı ülke için hüzün vericidir. Yaprak çetesinin yetkilisi, "mütecaviz ve tehditkâr bir edayla, Eymür'e söz verdiklerini polis vs'nin işi olamayacağını, kendilerinin sözlerini tutacakları, kendi bölgelerinde sadece kendilerinin hakim olduğunu" belirtir bir tarzda konuşmaktadır.
MİT yetkilileri bu rezalete katlanmakta, Yaprak'ın telefonlarını dinleyen polis ise ses çıkarmamakla bu devlet ayıbının içinde yer almaktadır.
Yeşil'in nasıl bir kişilik olduğu; etrafına topladığı itirafçılarla haraç, gasp, haneye tecavüz, ırza tecavüz, soygun, öldürme, işkence, adam kaçırma vb. gibi çeşitli olayların faili olduğu bilinirken kamu otoritelerinin kendisiyle işbirliği yapmaya devam etmesini izah etmek güçleşmektedir.
MİT gibi saygın bir kuruluşun saygın olmayan kişileri de kullanmasını anlamak elbette mümkündür. Ancak samimiyet ve işbirliğine varan yakınlığın izahı gerekir.
MİT'in hangi yurtdışı proje veya eylem olursa olsun Yeşil'i birkaç defa kullanması kabul edilebilir nitelikte bir uygulama olamaz. Çünkü Yeşil'in Özel İstihbarat Dairesi'yle ilişkisi Teşkilata saygı, korku, boyun eğme ölçeğinde değil samimiyet noktasındadır.
OHAL Bölgesi'nde Asayiş Kolordusunun gözü önünde akla gelebilecek her türlü rezaletin yapılması ne kadar vahimse, merkezi hükümette Yeşil'in Ziraat Bankası Heykel Şubesi'nde Ahmet Demir adına açtırdığı hesabı haraç toplamak için kullanması da o kadar vahimdir.
Bu hesabın mevcudiyeti, Devlet Arşivi'ndeki bilgilerden öğrenilmiştir. Eroin kaçakçılarının dahi bu hesaba para yatırması, Yeşil'in "yalnız yememek" mantığı ile birlikte değerlendirildiğinde akla bir tek sual gelmektedir; Yeşil kimlerle ortaktı? Kimlerle paylaşıyordu?
Cevap mantıklı ve kısa olacaktır; kendisini kimler koruyor, kimler kolluyor ise...
Antalya'da Metin Güneş (Sakallı Hacı), Ankara'da Metin Atmaca, Ahmet Demir adıyla icrayı faaliyet eden Yeşil hem polisin hem MİT'in varlığını, faaliyetlerini bildiği bir kişidir. Her iki taraf Yeşil'i takibeder, telefonlarını dinlerken, karşı tarafın irtibatlarını -istemese de- tespit etmiş olmaktadır. Devletin Güvenlik Teşkilâtları olayları, irtibatları bilmekte, TCK'na göre suç teşkil eden fiilleri tespit etmekte ve susmaktadır. Susurluk olayı da işte budur.
Devlet sustuğu için de meydan çetelere terk edilmektedir.
Herşeyden haberdar olan MİT'e, 150 bin kişilik ve asayişten sorumlu polise rağmen, etrafına 15-20 kişi toplamış kabadayılara yaptıklarının hesabını sormak mümkün olamamıştır.
Kurumlar kendilerini inkâr ederek, sonunda bir kamyona çarpmışlardır.
== JANDARMA ==
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Asayiş Kolordusunun kontrolündedir. Terörün askeri mücadele yönü ilgi, bilgi ve yetki alanımız dışındadır. Ama bölgede cereyan eden olayları da jandarmadan bağımsız bir şekilde ele almanın mümkün olmadığı bir gerçektir. Susurluk olayı bir trafik kazası olmadığı, Ankara merkezli bir dizi oluşturduğu cihetle karışıklığın had safhada olduğu OHAL yöresi ve yörede bulunan görevlilerin dikkate alınmaması ciddi bir eksiklik olurdu.
Jandarma Genel Komutanlığı reddetse de JİTEM'in varlığı unutulabilir bir gerçek değildir.
JİTEM kaldırılmış, tasfiye edilmiş, personeli başka birimlerde görevlendirilmiş, evrakları arşive gönderilmiş olabilir. Ama JİTEM'de görev yapan pek çok görevli hayattadır. Ayrıca JİTEM'in mevcudiyeti bir kusur da oluşturmamaktadır. Aslında JİTEM bir ihtiyaçtan doğmuştur.
Korucular ve itirafçılar, PKK ile mücadelede ilk dönemde güvenlik kuvvetlerine büyük kolaylıklar sağlayarak etkili görev yapmışlardır. Bu durum güvenlik kuvvetlerinin sempatisini arttırmıştır.
Özel Timler'in kırsal kesimde yetkili, etkili ve serbestçe hareket edebilmeleri giderek görev dışı davranışlara yönelmelerini ve içlerinde suç işleyenleri hoşgörü ile karşılama eğilimlerini artırmıştır.
Özel timlerin sevk ve idaresini koordine etmek için Jandarma içinde JİTEM olarak adlandırılan gurubun faaliyete geçirildiği görülmüştür.
JİTEM bölgede etkili çalışmalar yapmıştır. Bunların çoğundan da mahalli Jandarma birliklerinin dahi haberi olmamıştır. Zaman içinde, JİTEM bünyesinde görev alan sivil ve askeri şahısların faaliyetleri yörede dikkati çeker hale gelmiştir. Bünyesinde çok miktarda korucu ve itirafçı bulunması sebebiyle ferdi suç oranı yükselmiştir.
Bölgeden zaman içinde ayrılan bu unsurlar, faaliyetlerine uygun ortamlarda devam etmişlerdir.
Bu gruptan iki kişi kamu oyunda olağanüstü tanınmıştır. Birisi, Binbaşı A.Cem Ersever, diğeri Mahmut Yıldırım -Yeşil-dir.
'''DİPNOTLAR'''
(1) Birçok önemli operasyonda görevlendirilen ve ödüllendirilen isimlerden sıkça rastlananlar dikkati çekmektedir. Ayhan Akça, Ayhan Çarkın, Oğuz yorulmaz, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy. Bu isimler Susurluk olayları sebebiyle kamuoyunca da tanınmışlardır. Özel Harekat'a alınanların referansı ise çok kere İbrahim şahin, Ayhan Akça ve Celal Ertaş'tır.
(2) Özel Harekat timlerinin operasyonları sevk evraklarında "Bir görevin ifası" ibaresi kullanılmakta, daha sonra bir not veya açıklayıcı bir izan yapılmamakta ve "Merkeze dönüldüğü" ifadesiyle yetinilmektedir.
(3) Nuri Gündeş: Başbakan'ın 16 Ağustos 1993 tarihli ve bizzat imzaladığı yazı ile MİT "İstibharat başdanışmanlığı" kadrosuna atanması ve Başbakanlık'ta görevlendirilmesi talimatı sonucu, MİT Müsteşarlığı'nın aynı tarihli cevabı ile hem ataması yapılmış, hem de Başbakanlık'ta göreve başlanılmıştır. Bu atamadaki sürat ve yazılardaki ifade, konunun "çok özel" olduğunu ispat etse gerektir. Daha sonra Başbakanlık, 19.02.1997 tarihinde Nuri Gündeş'in durumunu sormuş, cevap 24.02.1997'de yine süratle ama rutin olarak gönderilmiş ve bu yazı Başbakanlık Personel kaydına 28.02.1997'de girebilmiştir.
(4) Dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı'nın Başbakan'la irtibat noktasının da aynı olduğu Başbakan'a sunulacak onayları, Başbakan'ın eşine tevdi ettiği, hatta teftişteki resmi konut telefon numaralarının bile Başbakan'ın eşine ve sekreterine ait olduğu açık bir bilgidir.
(5) Yabancı Sermaye Dairesi'nin eroin kaçakçılarına, Güneydoğu illerinde Arap asıllı kimliği belirsiz kişilere de çalışma izni verdiği ilk defa 1989 tarihli bir raporumuzda tenkit konusu yapılmıştı.
== CEM ERSEVER ==
Cem Ersever, kısaca JİTEM olarak anılan Jandarma Genel Komutanlığı'nın Güneydoğu Anadolu'daki İstihbarat biriminin kurucusu ve uzun süre yöneticisi olan bir Jandarma subayıdır. Mart 1993'te istifa etmiştir.
Ersever, Güneydoğu Anadolu'da uzun süren görevi esnasında PKK ile yapılan gerilla ve istihbarat çalışmalarının tümünde yer almıştır. Silahlı çatışmalara bizzat girmiş, tüm faaliyetleri yönetmiş, PKK'ya karşı ve yandaş olan kişi ve guruplarla irtibatlar kurmuş, bütün bunları tam yetkiyle ve Komutanlığa doğrudan bağlı olarak yürütmüştür.
Subay ve istihbarat sorumlusu olarak bölgedeki tüm faaliyetlerin ya içinde bulunmuş ya da içeriği hakkında bilgi sahibi olmuştur.
Ersever, önceleri normal bir Jandarma subayı olarak görev yapmış, sonraları çok önemli yetkilerle donatıldığı için tüm kuruluşlar ve yöredeki gayri kanuni guruplarla ilişikler geliştirmiştir. İlişkileri sınır ötesine de taşmış, IKPP lideri Barzani ve KYB lideri Talabani arasında sürekli olarak Barzani'ye yakın olmuş, ancak her ikisinin Ankara'yla ilişki kurmasında etkili rol oynamıştır.
Kerküklü olması sebebiyle Iraklı Türkmenler'le de yakın ilişkileri vardır. Irak İstihbarat Servisi ile de irtibat içinde olmuştur. Bu ilişkinin bölgede görev yaptığı 1976 yıllarından itibaren başladığını kendisi de reddetmemiş, irtibatı PKK ile mücadeleye bağlamıştır. Sık sık gittiği Kuzey Irak'ta İngiliz ve ABD istihbarat guruplarıyla da irtibatı hep düşünülmüştür.
Emekli olduktan sonra bir tepki içine girmiş, PKK ile mücadelede aksaklık, eksiklik ve yetersizlik olarak belirlediği hususlarda kamuoyu oluşturma faaliyetlerine başlamıştır. Tempo dergisi, Aydınlık, Tercüman ve Daily News gazetelerinde röportajları ve açıklamaları yayımlanmıştır.
Bu arada, IKPP'nin Ankara Temsilcisi Hayrullah Salih'ten partinin büro olarak kullandığı daireyi kiralamış (veya kullanmış) ve bir siyasi dergi çıkarma hazırlıklarına başlamış, Ahmet Aydın adıyla iki kitap yazmış, Tempo dergisindeki açıklamaları sebebiyle aleyhinde Askeri Mahkemede dava açılmıştır. Ersever bölgeye ve Kürt problemine ilişkin çeşitli görüşleri yanında Jandarma Genel Komutanlığı'nın ve Asayiş Kolordu Komutanlığı'nın atama, çalışma tarzı ve icraatlarını ayrıntılı şekilde eleştiren açıklamalarda bulunmuştur.
Ancak gelişmeler beklediği yönde olmamış, destek görmemiş, Silahlı Kuvvetler tepki göstermiş, mali yönden ve güvenlik açısından sıkıntıya girmiştir.
Cem Ersever'in öldürülmesi ise halen faili meçhul olaylar arasındadır. MİT'e göre; Hanefi Avcı "Mahmut Yıldırım'ı çağırarak gerekli yerlerde görüştüğünü söyleyerek, son dönemdeki faaliyetlerinden ötürü Cem Ersever'in ortadan kaldırılması gerektiğini bildirmiş, daha sonra Mustafa Deniz ve Neval Boz'a (sevgilisi, karısı) yönelerek onların işbirliğini sağlamış onlar da Avcı'nın talimatıyla Cem Ersever'i infaz grubuna teslim etmişlerdir."
Aydınlık dergisi Ersever'in öldürülüşünü kendi mantığı içinde bir yere yerleştirmekte ve "Kasım 1994'te, uyuşturucu trafiğinin elemanı ve tanığı olması sebebiyle, Abdullah Çatlı ve ekibi tarafından Başbakanlık Poligonu'nda sorgulandı ve arkadaşları Mustafa Deniz ve Neval Boz ile birlikte öldürüldü" şeklinde açıklamalar yapmaktadır.
MİT'in açıklamaları gerçeklerden uzaktır.
Mantıklı ve tutarlı açıklamayı ise -nedense MİT'in sürekli olarak itham ettiği- Hanefi Avcı yapmıştır.
Avcı, TBMM Susurluk Komisyonu'na 4.2.1997 tarihinde yaptığı açıklamada "Gümrük Müdürü Ali Balkan Metel'in şoförü (jandarma elemanı) Kemal Uzuner'in evinde Cem'in arşivinin muhafaza edildiğini,
jandarmanın Kemal'in evindeki malzemeleri, arşivi aldığı, Kemal'le randevulaşan Ersever'i yakaladığı, eve gelen Mustafa Deniz ve Neval Boz'u da ele geçirdiğini anlatmaktadır.
Sorgulamayı yapanlar arasında Mahmut Yıldırım'ın (Yeşil) olduğu iddiası yaygındır.
MİT de sonunda mantıklı bir izah yapmakta ve "Ersever ve arkadaşlarının teröristlerin harekat tarzı konusunda çok tecrübeli, kendi güvenlikleri yönünden de çok dikkatli oldukları bilinmektedir. Buna rağmen herhangi bir mücadele emaresi olmadan cinayeti işleyenlerce ele geçirilmiş olmaları dikkati çekmektedir. Bu durum Ersever ve arkadaşlarının kendileri açısından 'güvenilir' saydıkları kişilerce veya bunların aracılığı ile yakalanmış oldukları ihtimaline kuvvet kazandırmaktadır" demektedir.
Eylemin gerçekleşme biçimi, her üçünün fiziki bir zorlanmaya maruz kalmamaları, cinayette PKK ihtimalini yok etmektedir. PKK'nın çok şey bilen bu kişileri "konuşturmadan" öldürmesi beklenemez.
Basının, devlet içinde bir hesaplaşma olduğu veya devletin çok etkili görevlerde bulunanları dahi koruyamadığı veya kolayca feda ettiği kanaatine yol açan yayınlarını da bu vesileyle doğruluk payı olan yorumlar olarak kabul etmek yanıltıcı değildir. Birçok polis görevlisi "Cem'in öldürülmesini değil, son zamanlardaki faaliyetleri dolayısıyla sorgulanacağını, korkutulacağını tahmin ediyorduk" ifadesiyle olaya ışık tutmuşlardır.
Görüştüğümüz Gümrük Teşkilatı şoförü Kemal Uzuner, Cem'in evine geldiğini, kapalı valizini aldığını, diğer kişilerin de eve geldiğini sonra gittiklerini, anlatmakta ve Cem'le yıllara dayalı ilişkisini açıklamakta, ancak silahlı mücadeleye alışkın ve yatkın Cem ve arkadaşlarının o saatlerde ve ev dışında kaybolmasına hiçbir açıklık getirememektedir.
Aslında görüştüğümüz onlarca kişiden sonra olayın cereyan tarzı hakkında bir şüphe duymamak gerekir. Ersever'in zararlı olmaya başladığı, giderek devleti ve kurumlarını hedef tuttuğu, ilişkilerinin yanlış boyutunun büyüdüğü ve yargı önünde bir cezayı hakettiği muhakkaktır. Burada ve olayı uzunca anlatarak Sayın Başbakan'ın dikkatine sunmak istediğimiz temel husus; bu dönemde Ankara'da oluşan havanın göstergesi olması itibarıyla bu konunun taşıdığı önemdir.
MİT'in tabiriyle yakalayanlar Cem'i ve arkadaşlarını "infaz grubuna teslim" etmişlerdi. "İnfaz grubu" ibaresi kanaatimizce birçok olayın düğüm noktasıdır. "İnfaz grubu"na kim emir verebilir? Böyle bir grubu kimler kurabilir? Devlette bu yetki olacaksa sistem nasıl işleyecektir? Ve hangi amaçla bu sistem çalıştırılacaktır?
Şu husus bilinmektedir. OHAL bölgesinde bu karar mercii başçavuşlara, komiser yardımcılarına çok daha önemlisi bu yetki dünkü terörist yarınki potansiyel suçlu itirafçılara kadar inmiştir. 1996 yılında Kolordu Komutanı'nın her türlü düzensizliğe son vermek için harekete geçmesi bu adam öldürmedeki keyfiliği de bir noktaya kadar önlemiştir. Çünkü mahkemelere kadar gitmiş bir konu nedeniyle elden ele teslim edilen kişilerin devlet elindeyken köprü altında ölü olarak bulunmasının faili meçhul olamayacağı aşikârdır.
OHAL Bölgesi'nde bunlar olurken, Cem Ersever ve arkadaşlarının Ankara'da faili meçhul bir cinayete kurban olmaları artık kamu yararının dışında kamu zararı tevlit eder boyutlara gelindiğini ispat eden bir örnek oluşturmaktadır.
== MAHMUT YILDIRIM (YEŞİL) ==
Sn. Başbakan'a hiçbir açıklama yapmadan, MİT'in Yeşil hakkındaki tespitlerini, olduğu gibi takdim etmekte fayda görülmüştür. Burada yer almayan ancak devlet kurumlarımızın üzüntü verici ve mutlaka tashih edilmesi gereken tutumlarının delili olan farklı ilişkilere daha ileride temas edilecektir.
Aşağıdaki ifadelerin tamamı, değiştirilmeden Milli İstihbarat Teşkilâtı'mızın cümleleriyle sunulmaktadır.
Yeşil Kod Mahmut Yıldırım
Gerçek Adı: Mahmut Yıldırım
Kod Adı: Ahmet Yeşil-Mehmet Kırmızı
Tire-Sakallı-Terminatör
- Salih-Derdi oğlu, Bingöl/Solhan 1953 doğumludur.
- 08.04.1973 tarihi itibariyle Bingöl/Genç İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından faydalanılmıştır. Aynı tarih itibariyle, verdiği bilgilerin anılan komutanlıkça değerlendirilmesinde güçlük çekildiği gerekçesiyle teşkilatımıza devredilmiştir.
- Anılan tarihte Tatvan Bölge Müdürlüğümüz tarafından faydalanılmaya başlanmıştır.
- Ekim 1973-Kasım 1975 tarihleri arasında askerde olması nedeniyle temas kurulmayan adı geçenden askerliği sonrası Milli Görüş konusunda istifade edilmeye başlanılmıştır. Ancak Mayıs 1989 ayında yaratmış olduğu çeşitli komplikasyonlar nedeniyle teşkilatımızla ilgisi yeniden kesilmiştir.
- Bilahare şahıs, Tunceli J.Blg.Komutanlığı'nın emirleriyle ve anılan komutanlık adına, Nazimiye ve Ovacık bölgelerinde istihbari bilgiler toplayarak, güvenlik kuvvetleriyle birlikte uygulamalara katılmıştır.
- Bu çalışmalar sonucunda bölgedeki vatandaşlar nezdinde deşifre olması nedeniyle, Jandarma Asayiş Komutanı tarafından Diyarbakır'a çekilmiştir. Bu dönemde Tunceli J.A.K.'nda bir personelimizle tanışan adıgeçen, Diyarbakır'daki Jandarma Asayiş Komutanı'na bağlı olarak kırsal alanlarda çalışmalar yaptığını ifade etmiştir.
- Mart 1992 ayında Tunceli Güvenlik Komutanı'na bağlı olarak faaliyet yürüten şahıs; ilgili birimimiz personeli ile yaptığı bir sohbette, Tunceli'deki PKK faaliyetini drije eden Aysel Doğan'ı illegal olarak sorguya alacağını, konuşmadığı takdirde ortadan kaldıracağını, ifade etmesi üzerine, personelimiz tarafından "böyle bir eylemi yapmaması" yönünde ikna edilmiştir. 17.03.1993 tarihinde ilgili birimlerimize, "adıgeçen ile komplikasyonlara neden olabilecek bir kişi olması nedeniyle, kati surette temasta bulunulmamasına azami özen gösterilmesi" yönünde talimat verilmiştir.
- 27.05.1992 tarihinde Muş ilinde güvenlik kuvvetlerince yakalanan 5 PKK mensubu, sorgu amacıyla Özel Harekât Şb. Md.'ne götürülmeleri sırasında adıgeçen tarafından öldürülmüşlerdir. Bingöl birimimizde görevli 2 personelin de adının geçtiği olayla ilgili olarak, 28.05.1995 tarihli Ahmet Yeşil adı, imzası ve "Asayiş Kolordu Komutanlığı Görevlisi" ibareli bir yazı bulunmaktadır.
- Olay sonrası şahısla ilgili olarak intikal eden bilgilere göre, adıgeçen Bingöl birimimiz tarafından, Asayiş Kolordu K.Yrdc'nın da bulunduğu bir ortamda, Bingöl İl Jandarma Komutanı'nın makam odasında tanınmış ve anılanın (M.Yıldırım) para talebi üzerine Asayiş Kolordu K.Yrdc. tarafından para verilmesinin emredildiği hususu müşahede edilmiştir.
- Adı geçen, 05.05.1992 tarihinde Muş Valisi, Emn.Md., İl Jan. K. ve Bingöl Blg. Md.'nün hazır bulunduğu İl Emniyet komisyonu toplantısına katılmıştır. Toplantıda Bingöl birimimizden yardım görmediğini ifade etmiştir.
- 07.12.1992 tarihinde Elazığ Emn. Md.'lüğü sorgu bürosunda karşılaşılan şahsın ısrarlı talebi üzerine yapılan görüşmede; 1991 yılı içerisinde Muş-Bulanık ilçesi arasında bulunan Jandarma Karakolu'na eylem yapma hazırlığındaki 3 teröristi Jandarma timleri ile birlikte ölü olarak ele geçirdiklerini, yine aynı yıl Muş'ta tesbit ettiği A.Öcalan'ın kuryesi olan Hatay'lı bir bayanı (muhtemelen Neval Boz) angaje ederek Ankara'da JİTEM'de görevli bir Binbaşı (Cem Ersever) ile tanıştırdığını belirterek, teşkilatımız ile çalışmak istediğini ifade etmiştir. Şahsın bu teklifi kabul edilmemiştir.
- 27.01.1993 tarihinde Tunceli'de PKK'nın para istediği şahıslar arasında yer alması nedeniyle gözaltına alınan ve bilahare serbest bırakılan Celal Yaşar adlı şahıstan, PKK militanı maskesi ile gönderdiği iki adamı vasıtasıyla para talebinde bulunmuştur.
- 16.02.1993 tarihinde Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı Vekili, ilgili birimimizle yaptığı görüşmede; adıgeçenin teşkilatımızla ilişki kurmak istediğini, yanında Muş Alan Sorumlusu bulunduğunu, Şemdin Sakık'ı öldürmeyi planladığını ve eylemden sonra İsviçre'ye gitme garantisi istediğini belirtmiştir. Alınan teklif kabul edilmemiştir.
- 07.08.1993 tarihinde Elazığ/Karakoçan'da jandarmaya teslim olan PKK mensubu Salih Derviş adlı şahsın ifadesinde; Jandarma Komutanı tarafından tanıştırıldığı Mahmut Yıldırım'ın "MİT'e çalıştığını, Güneydoğu Anadolu Sorumluluğunu yürüttüğünü, kendisini eğiterek MİT'e alacağına söylediğini" belirtmiştir.
- 1994 yılı itibariyle Diyarbakır Cezaevi'nde tutuklu bulunan Muhsin Gül (Kod adı: Kekeç-Pepe-Metin,) 22.07.1994 - 16.08.1994 tarihleri arasında Diyarbakır Cinayet Büro Amirliği'nde verdiği ifadelerde Ahmet Demir ile ilgili olarak;
"- 06.04.1994 tarihinde Diyarbakır Şehitlik Mahallesi 75. Sokak 31 No'lu adresinden kaçırılan ve 01.06.1994 tarihinde Mardin yolu 10 Gözlü Köprü altında cesedi bulunan Bayram Kanat'ın, Diyarbakır Jandarma'da görevli bulunan Ahmet Demir'in planlamasıyla kaçırıldığını,
- Bayram Kanat'ın kaçırılışı sırasında Star marka bir tabancı ile Uzi marka otomatik bir tabancanın da adı geçenin evinden gasp edildiğini, bu olayda Ahmet Demir'in yanı sıra Jandarma'da görevli Ali ve Kemal kod isimli şahısların da yer aldığını, kendisinin de (Muhsin Gül) zaman zaman Jandarma'nın bazı görevlerinde çalıştığını,
- Ankara Elmadağ İlçesi yakınlarında öldürülen Emekli Binbaşı: Ahmet Cem Ersever'i (Yeşil kod) Ahmet Demir, itirafçı (General Zinnar kod) Alaattin Kanat, (Mete kod) İbrahim Babat ile Hoca kod (ismi bilinmeyen) Antep şivesi ile konuşan gözlüklü 35 yaşlarında, kısa boylu şahısların öldürdüğünü, daha sonra A.C. Ersever'in arkadaşı Mustafa Deniz ve sevgilisi Neval Boz'un da aynı şekilde öldürülmelerini müteakip, adıgeçenlerin silahlarını Ankara Aydınlıkevler semtindeki jandarma istihbaratına bıraktıklarını ve otobüsle gidecekleri yerlere gönderildiklerini,
- Yeşil kod'un her zaman "23 yıldır bu işleri yaptığını, öldürdüğü ve öldürttüğü kişilerin komünist olduğunu" sürekli olarak kendilerine söylediğini, bu suretle her öldüreceği kişilere komünist damgası vurarak, çevresinde topladığı itirafçı ve diğer şahısların beynini yıkadığını,
- Ayrıca C. Ersever olayında kullanılmak üzere Mesut Mehmetoğlu ve Serdar Od isimli itirafçıların da aynı günlerde uçakla Ankara'ya götürüldüğünü, ancak adıgeçenlerin "bu olaya girmeyeceklerini" söylemeleri üzerine silahlarının alınıp, geriye gönderildiklerini, bu bilgilerin uçak kayıtlarından teyid edilebileceğini,
- Diyarbakır Jandarma sorgu bölümünden Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne sevkedilen Muş Bulanık Hoşgeldi Köyü muhtarının, İstanbul'da dolmuşçuluk yapan ağabeyinin kızı Zeynep Baba ile, Bitlis ili Tatvan ilçesinde (babası marangozluk yapar) Şükran Mizgin'in, ilk sorgulamalarından sonra (serbest bırakılmalarını müteakip, A.Demir ile Elazığ'da ikamet eden Rezzak kodun, bu şahısları alarak bir müddet işkence ve zorla tecavüz ettiklerini, Şükran Mizgin'i Muş girişinde bulunan köprünün altında öldürdüklerini, Zeynep Baba'ya ise ne yaptıklarının bilinmediğini,)
- A.Demir ile A.Kanat'ın 1994 Mart ayı içinde Diyarbakır'da halk otobüsü şirketi kurmak amacıyla Yıldız Yapı Koop.'nde müdürlük yapan Ahmet Kaya ile aynı kooperatifte yetkili bulunan Musa Fidan'dan, şirkete üye yapmak bahanesiyle para aldıklarını, bunun yanısıra kandırdıkları kişilerden de toplam 3 milyar lira topladıklarını, MHP Dyb. İl Başkanı İbrahim Yiğit'in de 600.000.000 lirasını aldıklarını, ilk etapta topladıkları bu paranın 600.000.000 lirasını A.Demir'in Elazığ Ziraat Bankası'nda, A.Demir adına kayıtlı (3003-30) nolu hesabına yatırdıklarını, adıgeçenin bu hesabında trilyonları bulan parasının bulunduğunu,
- Mart 1994 ayı itibariyle A.Kanat'ın kendisini MHP Güneydoğu sorumlusu olarak tanıtmaya başladığını, bu dönemde Diyarbakır MHP İl Başkanı İbrahim Yiğit ile arasının bozulduğunu, o tarihlerde A.Demir ile A.Kanat'ın İ.Yiğit'i kalmakta olduğu turistik otelden alarak öldürmek amacıyla götürdüklerini, daha sonra bilinmeyen bir nedenle serbest bıraktıklarını, söz konusu şirket ile ilgili bir miktar parayı İ.Yiğit'den bu şekilde aldıklarını,
- Sözkonusu olaya Devegeçidi'nde uzman çavuş ve Kürşad kod (Gültekin Sütçü), itirafçı İsmail Yeşilmen ve itiraçfı Burhan Şare'nin tanık olduklarını,
(- Batman'da milletvekili Mehmet Sincar'ı Alaattin Kanat, Mesut Mehmetoğlu, İsmail Yeşilmen ve Yeşil kod Ahmet Demir'in birlikte planlayıp öldürdüklerini,) bu olaydan sonra A.Kanat'ın "kendisinde garantili imzalı kâğıt olduğunu" söylediğini,
- A.Demir'in zaman zaman kendisi (M.Gül) ve diğer arkadaşlarına "İstanbul mafyasını çökerttiğini, Behçet Cantürk ve aynı şekilde öldürülen diğer mafya ve PKK yanlılarını kendisinin planlayıp öldürttüğünü" söylediğini,
- Vedat Aydın ve Musa Anter'in öldürülme olaylarını da bizzat A.Demir'in planlayıp uyguladığını,
- A.Demir ve A.Kanat grubunun PKK damgalı tehdit mektuplarıyla Diyarbakır ve çevre illerden çok miktarda para tahsil ettiklerini, bu tahsilatlardan 1993 yılında Melikahmet Caddesi'nde bulunan ve beyaz eşya ticareti yapan "Cezayir Ticaret, Öz Diyarbakır, Diyarbakır Sur, Diyarbakır İtimat" firmaları ile "Ceylan İnşaat, İntim İnşaat şirketleri"ne tehdit mektuplarını kendisinin (M.Gül) verdiğini, tahsilatın ise, Mesut Mehmetoğlu ve A.Kanat tarafından yapıldığını,
- 1993 yılında PKK davasından Diyarbakır E. Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan "Sedef Ticaret Şirketi" sahibinin kardeşi Abdulkerim Avşar'ın, itirafçı koğuşuna alınmasını sebep gösteren A.Kanat tarafından, Sedef Ticaret'ten 1 milyar TL. tahsil edildiğini, 1994 yılında bu taleplerini yinelediklerini, ancak istenilen para verilmeyince, şirket ortaklarından M.Şerif Avşar'ı öldürdüklerini, bu olayın bilinmeyen bir nedenden dolayı ortaya çıkarıldığını,
- Yeşil kod Ahmet Demir'in planlaması doğrultusunda, 10 Ekim 1993 tarihinde Lokman Zuhurlı (Abdurrahman oğlu 1977 Lice doğumlu) ve amcasının oğlu Zana Zuhurlu (18 yaşında) ile PKK militanı maskesi altında irtibat kurulduğunu, adıgeçen şahısların daha sonra Mesut Mehmetoğlu, Alaattin Kanat ve sivil kıyafetli iki asker tarafından kendilerinde bulunan "81-82 telsiz kod"unu kullanmak suretiyle Şehitlik Mahallesindeki evlerinden alındığını, kısa bir sorgulamadan sonra Pağıvar beldesi, Saran Tuğla Fabrikasının Bismil istikametini 4 kilometre geçtikten sonra öldürüldüklerini,
- 20 Ekim 1993 tarihinde Av. Hüsniye Ölmez'in Bismil yolunda öldürülmesi ile ilgili Serdar Od, M.Mehmetoğlu ve kendisine (M.Gül) görev verildiğini, H.Ölmez'in öldürme eyleminin bizzat kendisi (M.Gül) tarafından gerçekleştirilmesi emrini aldığını, ancak eylemi gerçekleştiremediklerini,
- Diyarbakır Baro Başkanı Fethi Gümüş ile Elazığ/Karşıyaka Fen Lisesi'nde görevlendirilen öğretmen Suhpi Koç'un öldürülmesi yönünde de talimat aldığını, ancak her iki eylemi de gerçekleştiremediklerini,
- Bahsekonu olayların planlayıcısı ve yürürlüğe koyucularının J.İsth.'da Kerim Binbaşı olarak tanınan Abdülkerim Kırca, Ahmet Demir ve Alaattin Kanat olduğunu,
- Ülkeyi daha iyi günlere götürmek ve terörden temizlemek amacıyla kendisi gibi itirafçıları kandıran bu şahısların, daha sonra bu işleri şahsi amaçları için yaptıklarını, kadın ve kızlara tecavüz ettiklerini ve elde ettikleri para ile lüks hayat yaşayıp mülk edindiklerini öğrendikten sonra, kendisi ile birlikte itirafçılardan Adil Timurtaş, İsmail Yeşilmen, Burhan Şare ve Serdar Od'un gruptan ayrıldıklarını,
- Ancak geçim kaynakları olmadığı için gasp ve soygun gibi olaylara karıştıklarını,
- Her infaz sonrasında Kerim Binbaşı, Yeşil ve A.Kanat tarafından kendilerine 10.000.000 TL, harçlık verildiğini, geri kalanlarının ise teşkilata mal edildiğinin anılan şahıslarca söylenildiğini,
- Kendisi (M.Gül), A.Demir, İ.Yeşilmen ve B.Şare'nin ikamet etmeleri amacıyla, "Ofis Gevran Cad. Yeniçeri Apt. Kat.2 No: 6" adresinde ev tutulduğunu, aynı evde bulunan siyah ajandada da Yeşil'e ait birçok sırların saklığı olduğunu,
- ERNK mühürlü bloknot şeklindeki para tahsil makbuzlarının ise, 1.5 yıl önce Ankara'da uçakta yakalanan bir PKK'lıdan ele geçirilen makbuzlar olduğunu, bu makbuzların Ank.J.İsth. tarafından A.Demir'e intikal ettirildiğini, anılanın da bu koçanları kendisi ve diğer arkadaşlarının vasıtasıyla tahsil ettiğini, bu makbuzlarda tehdit şekli ve istenecek para miktarını, Yeşil, Kanat, Yeşilmen ve M.Mehmetoğlu'nun belirlediklerini,
- Cezaevine konulduğunun 2. günü A.Demir'in kendisinin (M.Gül) yanına gelerek "Çekoslavak marka 16'lı silah konusunu emniyet müdürlüğüne niçin söylediğini" ve "benim hakkımda başka neler söyledin" diye sorduğunu, kendisinin ise işkenceye dayanamadığı için söylediğini beyan ettiğini,
- Yeşil kodun açık kimliğini bilmediğini, ancak emekli Albay olduğunu tespit ettiğini,
- Halk otobüsü için yardım edilen parayı A.Kanat, Yeşil ve İbrahim Yiğit'in aldıklarını, bu paranın görgü şahitlerinin ise kendisi (M.Gül) Dalyan Ay, Hakan Pamuk ve Mustafa Pamuk'un olduğunu,
- Dalyan Ay'ın 05.08.1994 günü satırla öldürüldüğünü,"
beyan etmiştir.
- Bingöl birimimizde görevli bir personel aracılığı ile 1994 Haziran ayı içerisinde getirdiği bir teklifte, çeşitli Avrupa ülkelerinde faaliyette bulunan bir grubun istenildiği taktirde, yurtdışında bazı eylemleri taşeron olarak gerçekleştirilmesinin kendisi (M.Yıldırım) aracılığı ile sağlanabileceğini belirtmiş, bu konunun Mehmet Eymür'e iletilerek, görüşmesinin sağlanmasını talep etmiştir. Bunun üzerine adıgeçen ile Eylül 1994 ayında ilişkiye geçilmiştir.
- Şahıs, Ocak 1995 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınmış, yapılan sorgusunda sürekli olarak, kendisinin Teşkilatımızla olan ilişkileri, ilişkide bulunduğu kişilerin kimler olduğu, verdiği bilgilerin neler olduğu, dönemin Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar tarafından bizzat sorulmuştur. Sorgu sırasında adıgeçen Orhan Taşanlar'a nerede sorgulandığını bilmek istediğini, Türk Emniyet Teşkilatı'na ait bir birimde, Türkiye'nin güvenliği ile ilgili diğer kuruluşlar hakkında sualler yöneltilmesini yadırgadığını ifade etmiştir. Bahsekonu sorgu esnasında ayrıca, şahsın kendisine ait silahın kullanılması suretiyle boş yere atış yapılmış, bilahare sorgucular, bu atışlar sırasında silahtan çıkan kovanların, meydana gelebilecek bir eylem sonrasında olay mahallinde bırakılabileceğini söyleyerek şahsı tehdit etmişlerdir. Şahsın sorgu sırasında kırılan kaburga kemiği, Teşkilatımızı konu ile ilgili olarak bilgilendirmek üzere geldiği sırada tarafımızca tedavi ettirilmiştir. (6) Adı geçenle 30 Kasım 1996 tarihinden itibaren irtibatımız kalmamıştır.
MİT'in açıklamaları bunlardır ve oldukça ketum bir anlatımın hakim olduğu aşikârdır.
Sn. Başbakan'a bir husus tekraren azdedilmelidir. Açıklamalarımız asla MİT'in, Jandarma'nın, Emniyet'in veya Turizm Bakanlığı'nın yahut kişilerin tenkidi yoluyla yıpratılmaları anlamında değildir. Türk halkı sağduyusu ile Susurluk olayında devletin bazı yanlışlarını tespit etmiştir. Bu yanlışların kabulünü ve galiba özür dilenmesini beklemektedir. Bizim amacımız da Sn. Başbakan'a bu konuda sadece doğruyu - veya kabiliyetimiz nisbetinde tesbit ettiğimiz doğruyu sunmaktan ibarettir.
¯¯
Yukarıda bahsi geçen Mahmut Yıldırım'ın takdim edilen 10 sayfada bahsedilmeyen başka işleri de vardır.
Etibank Teftiş Kurulu'nca düzenlenen 27.11.1997 tarih, 3/29 sayılı rapora göre "Yeşil kod Mahmut Yıldırım" Şubat 1977 tarihinden itibaren Şubat 1997 tarihine kadar Etibank Elazığ Ferrokrom Tesislerinde işçi olarak çalışmış, maaş almış, emeklilik primi ödenmiştir.
Puantör olarak çalışan Yeşil, 1981 tarihinde Elazığ irtibat bürosunda görevlendirilmiştir. Mesai arkadaşları ve amirleri (!) görevine muntazam şekilde geldiğini söylüyor olmalarına rağmen, her tesis müdürünün, atandıktan kısa bir süre sonra Mahmut Yıldırım'ın dosyasına baktığı, hiçbir işlem yapmadan dosyayı iade ettiği, bir daha da Mahmut Yıldırım'ın adını telaffuz etmedikleri bilinmektedir. İşten çıkarma kararı da tebliğ edilememiştir.
Ahmet Demir adına Ziraat Bankası Heykel Şubesi'nde açılmış bir hesapta tehdit, şantaj ve cinayet sonucu toplanan haraçların bir bölümü yer almaktadır.
Ziraat Bankası Teftiş Kurulu yaptığı bir değerlendirmede şu hususları tespit etmiştir.
"Ahmet Demir isimli şahıs Ziraat Bankası Heykel/Ankara Şubesine müracaat ederek ve 50 bin TL. yatırarak bir hesap açtırmış, Aydınlıkevler'de bilahare Bahçelievler'de adres göstererek ve Nüfus Hüviyet Cüzdanı ile çeşitli işlemler yapmıştır."
Hesaba, 20.06.1994 tarihinden itibaren adeta para yağmıştır.
Mustafa Ank 200 milyon, Ağa Yıldız 250 milyon, Hurşit Han (Uyuşturucu kaçakçısı) 250 milyon, Salih Ayten 249.7 milyon, Yusuf Tan 250 milyon, Mehmet İsen Kul 659 milyon, Şaban Bala 100 milyon, Ahmad Esma Eyili 300 bin DM ve 50 bin USD, Elazığ Yapı Kredi Bankasında görevli olduğunu belirten bir şahıs 500 milyon, Diyarbakır Şubesi havaleli ve Dicle Turizm Şirketi tarafından 110 milyon, Mehmet İsen Kul 995.6 milyon ve 737.2 milyon TL. yatırmışlardır. Yeşil bu paraları çeşitli tarihlerde tahsil etmiştir. Bazen Ankara'dan bazen Elazığ'dan şahsen ve tamamı nakit olmak üzere çekilmiştir. (Heykel Şubesi Hesap No: 301009-39782-9)
Yeşil'in cebinde milyar lira ile gezdiği düşünülmelidir. Ankara Polisi tarafından gözlem altına alındığında cebinden çıkan kartlarda Bosch Buzdolaplarının fiyatı ve indirimleriyle ilgili notlar da çıkmıştı. İki - üç milyon lira için bu kadar yoğun bir mesai vermesi ve milyarlık tahsilâtları yaptığı tarihte bu kadar uğraşması tahsilâtın kendisinde kalmadığının delilidir.
Polis tarafından gözlem altına alındığında üzerinde pekçok telefon numarası çıkmıştır. Mehmet Eymür (Ev, iş ve cep), İbrahim Şahin (İş, oto, oto özel, cep, çağrı ve İstanbul ev), muhtelif il ve ilçe jandarma komutanları, Sultan Tekstil, Aydın İpekli ve aynı numaralardan Mehmet Özbey (Çatlı olarak ilave edilmiş), Sırrı Sakık (Ev ve büro), Farma Tıp Malzemeleri A.Ş. gibi. (Yeşil'in kullandığı 542-211 89 82 nolu telefon irtibatları araştırılmış, MİT ve Jandarma ile yoğun bir telefon irtibatı görülmüştür. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün temizliğini yapan Ertem firmasıyla da ilişkisi vardır.
Bir tarafta mafya üyeleri, bir tarafta kamunun özellik arzeden kurumlarının özelliği olan kişileri...
Yeşil'in Ankara, Antalya, Elazığ, mobil ve cep telefon irtibatlarının dökümü kalın bir kitap halindedir. Yeşil'i sadece yukarıda verilen numaradan arayanların listesi (Ek: 2)'de yer almakta ve Sn. Başbakan'ın tetkikine özellikle sunulmaktadır.
Yeşil'in üzerinde başka belgeler de vardır. Hasan Tanrıkulu adına sürücü belgesi ve İçişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi kimlik kartı. Bu kartın istihbarat uzmanı sıfatıyla, emekliliğine kadar geçerli olduğu da kayıtlıdır. Ayrıca boş ve Başbakanlık İstihbarat Dairesi kartı da üzerindedir.
Antalya Emniyet Müdürlüğü izleme biriminin kaydettiği telefon konuşmalarında Yeşil, Mehmet Eymür'le Duran Fırat'la bol küfürlü konuşmalarında bir kamu görevlisinin utanacağı bir çerçevede konuşmakta, Çatlı ile Topal'ın (eski Sheraton) otelinin kumarhanesinde ortak olduklarını, Veli Küçük'ün işlerine mani olabileceğini tartışmaktadırlar.
Emniyet Teşkilatı, MİT ve Jandarma bu kişiyi yakından tanımakta, takibetmekte, dinlemekte, bilgileri arşivlemekte sadece adamı frenleyip, durduramamaktadırlar. Neden? Bu haklı sualin en mantıklı cevabını Yeşil'in iş ve eylemlerinin kamu kurumlarının genel tercihlerine aykırı olmaması, ters düşmemesinde bulmak gerekir. Dolayısıyla Cem Ersever'e karşı alınan tedbirin bir örneğini Yeşil için düşünmenin bir gereği yoktur.
Milli İstihbarat Teşkilatımız "Adı geçenle 30 Kasım 1996 tarihinden itibaren irtibatımız kalmamıştır" demektedir. Aslında arşivindeki iç karartıcı bilgilere rağmen bu kişiyle olan irtibatı sebebiyle MİT'in sorgulanması gerektiği düşünülmektedir. Jandarma ilgililerinin durumu ise aynıdır. Bu kişiyi devlet görevine gönderenlerin (MİT'in) 30 Kasım 1996'ya kadar yaptığı her türlü işlem kontrol edilmeye değer. Ankara'dan 09.02.1996'da yeniden pasaport verilmesinden sonra Metin Atmaca'nın gerçek kimliğini bilen Ankara polisinin bu dosyayı bir milyon dosya arasında adeta kaybetmesinin sebebi de bellidir. Bu pasaportu alan MİT'in hangi Devlet problemini çözdüğü de araştırılabilir.
Daha sonra 23 Kasım 1996'da MİT'in Diplomatik Pasaport taşıyan Murat Tunç ve Gürcan Bora kod isimli mensuplarının beraberinde Metin Atmaca (Yeşil) ve Vahdet Özer'le TK. 137 sefer sayılı İstanbul uçağında 3 A.B.C. ve D numaralı koltuklarda oturan, İstanbul'dan da TK 320 sefer sayılı uçakla Beyrut'a giden ve VİP-Başbakanlık işaretiyle uçan 5 B.C.D ve 5 F'de oturan bu 4 kişinin hangi devlet görevini ifa ettiği sorusu, haklı ve yerinde bir sualdir.
30 Kasım 1997 tarihinde Sn. Başbakan'ın başkanlığında ve MİT'te yapılan toplantıda, bu noktadaki tenkidimiz ve MİT'in saygın bir kurum olduğu, bu tip işlerinden üzüntü duyulduğu belirtilince Müsteşar Sn. Sönmez Köksal;
"- Siz MİT'in her zaman saygın kişilerle mi çalıştığını sanıyorsunuz?"
şeklinde bir soru sormuştu.
Kendilerine açıklanmaya çalışılmıştı; MİT uygun kişilerden, o alanı bilen kişilerden bilgi toplayacaktır. Ancak kişiler MİT'e hizmet etmekle saygınlık kazanamayacağı gibi, MİT'te o kişilerin seviyesine inmiş olamaz. Oysa Yeşil'in Mehmet Eymür'e "Baba, Babacığım" demesi, Kocaeli Emniyet Müdürü'yle Hadi Özcan'ın durumunu tartışması problemin varlığına işaret eden bir ilişkidir. Çeşitli iddialar ise problemin ciddiyetine işaret etmektedir.
Son yıllarda ortaya çıkan ve Susurluk olayı dediğimiz olay da işte budur. Bunca bilgiye rağmen itlâf edilmesi gereken bir kişinin VİP salonundan devlet görevine gönderilmesi anlayışı da Susurluk'tur.
¯¯¯
Konu ve irtibatlar sadece Yeşil'le de sınırlı değildir. Hadi Özcan'ın bir MİT görevlisiyle yaptığı telefon görüşmesinin bir bölümü, bu sahifelerde yazılanlardan daha etkili olsa gerektir.
... - Efendim.
Hadi - Nasılsın.... abi?
... - Aaa Hadi hocam sen misin?
Hadi - Benim abi...
........
Hadi - Abi bir ricam var senden.
... - Söyle
Hadi - Bu Veli Albay anormal derecede yükleniyor şimdi. Özellikle bu Kürşat hadiselerinden sonra yükleniyor. Tahminim Sedat Peker bağ kurdular herhalde. Veya Kürşat kendisi ona bir şeyler dedi.
... - Sedat'ın kanalıyla olmuştur.
Hadi - Belki de. Buna bir şey söylettiremez miyiz abi ya?
... - Şimdi Veli Albayla Hacı'nın (Yeşil) durumu nasıl, iyi mi onunla?
.........
Hadi - Burda abi 30-40 kişiyiz biz. Tombala davasına bir ay içinde en az 10 milyar lira kazandık. Şimdi biliyor bunu. Kadın satmak serbest. Tombalalara engel oluyorlar. Şimdi kış günü. 50'şer milyon versen 40 kişiye 2 milyar yapıyor. 4 milyar para dağıttım. Kimsede bir lira yok, vallahi billahi abi.
... - Sen Hacıya söyle. Onun jandarmada tanıdığı çok. Benim yok valla.
Hadi - Kasıt yapıyor bu Veli Albay bunu.
Bu telefon konuşması Sn. Müsteşar'ın saygınlık konusundaki sualinin de cevabıdır.
'''DİPNOTLAR'''
(6) Mehmet Eymür, İçişleri Bakanı Meral Akşener'e yazdığı 12.2.1997 tarihli mektubunda, Hanefi Avcı4yı şikayet ederken, Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar'ın kendisini gece 00:03'te arayıp Yeşil'in teslim alınmasını istediğini Ankara Bölgesi'nde kendisinin de ilgileri olmadığını söylediğini naklediyor.
== ÖMER LÜTFİ TOPAL ==
Geçmişini tombalacılıkla sağlayan ve kokaini Türkiye'ye getiren adam olarak tanınan, sonraları Kumarhaneler Kralı olan Topal, 1978 - 1981 yıllarında Belçika'da, 1981 - 1984 arasında ABD'de uyuşturucu kaçakçılığından hapis yatmıştır. Geçimini kaçak kumarhaneler işleterek temin eden ve İstanbul - Yeşilyurt'taki kumarhanesiyle tanınan Topal 1990 yılından itibaren Caddebostan Büyük Kulüp'ü işletmeye başlamıştır. Bu tarihten sonra İsrail'li kişilerle ortak olarak şirketler kurmuş ve Emperyal Şirketi bünyesinde senelik kazancı 1.1 milyar dolarlık bir servetin sahibi haline gelmiştir. (Gayrimenkûl ve menkûl değerlerle ilgili, sahifeler dolusu mal varlığına ilişkin liste Hesap Uzmanları Kurulunca belirlenmiştir.)
Topal, Yurt içinde ve dışında gazino işletmeciliği (7) , seyahat acenteliği, sigorta, menkul değerler aracılığı, döviz alım - satımı, gıda, enerji, petrol, inşaat ve sanayi sektörlerinde faaliyet gösteren çok sayıda şirketin de kurucusu ve sahibidir.
Topal'ın ticari faaliyetleri 90'lı yıllar boyunca inanılmaz bir gelişme göstermiştir. Ancak uyuşturucu ticaretinin devam ettiği de bilinmektedir. Hatta 1993 - 1994 yıllarında Avrupa havaalanlarında uyuşturucu ile yakalanan dört Türk Hava Yolları teknisyeni (Şenol Tunç, Sadık Kara, Süleyman Hanilci, Mustafa Akman) verdikleri ifadelerde Ömer Lütfi Topal adına çalıştıklarını söylemişlerdir.
Kurye bulmanın zorluğu ve problemi, Topal'ı gelişmiş bir çözüm bulmaya sevketmiş ve özelleştirilen Havaş'ın yüzde 60 hissesi için en yüksek teklifi vermiştir.
Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü'nün İnterpol'den Topal'ın uyuşturucu kaçakçısı olduğu şeklindeki belgeyi temin ettiği ve Topal'ı engellediği iddiaları vardır. Neticede Havaş'ın Park Holding bünyesinde Yazeks'e satıldığı ancak gerekli paranın bir bölümünün Topal tarafından temin edildiği de iddia edilmektedir. (ABD yetkililerinin yazı ve müracaatları Özelleştirme İdaresi dosyalarındadır.)
Havaş'ın özelleştirme safhasındaki Genel Müdürü Ahmet Kutlu'dur. Adı geçen Topal'ın yakın ve mutemet yöneticilerindendir.
¯¯
Topal'ın özellikle kumarhaneleri ön plandadır. Kumarhanelerin biri Bakü'de, diğeri Kıbrıs'ta ve Türkmenistan'da (8) olmak üzere toplam 17 adettir. Ancak, Türkmenistan'daki kumarhane adedinin süratle arttığı da bu çalışmalarımız safhasında ortaya çıkmıştır. Ayrıca İzmir, Eskişehir ve Adana'da Emperland Eğlence Merkezleri mevcuttur.
Ömer Lütfü Topal'la ilgili olarak verilebilecek çok fazla bilgi vardır. Burada sadece konuyu aydınlatacak hususlar üzerinde durulacaktır.
(9) Topal'ın kumarhaneler kralı olması, 1991 yılı sonrasıdır. İlk kumarhane, Turizm Bakanı İlhan Aküzüm'ün Bakanlığı dönemindedir. Yukarıdaki liste bazı fikirler verir ve Topal krallığının gelişimini gösterir mahiyettedir.
Grup şirketleri 23 adettir. Bu şirketlerden sadece Emperyal Turizm Ticaret A.Ş. bünyesindeki işletmeler 24 adettir. Menkul değerlerle uğraşan 3 ayrı şirket, her şirketin muhtelif yerlerde şubeleri mevcuttur.
'''EMPERYAL OTELCİLİK TURİZM VE TİCARET A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH OYUNLARI SALONLARI'''
İŞLETMENİN ADI İZİN TARİHİ
Adana Seyhan Oteli 06.03.1991
Antalya Saray Regency Oteli 19.11.1991
Antalya Ofo Oteli 22.10.1992
İstanbul Akgün Oteli 02.10.1992
Aydın Kuşadası Onura Oteli 02.10.1992
Antalya Grand Kaptan Oteli 22.04.1993
İstanbul Polat Rönesance 01.07.1993
Antalya Seven Seas Oteli 17.06.1994 - 28.01.1997
İstanbul Hyatt Recency 08.07.1994
Mersin Hilton Oteli 09.03.1994
'''REGAL TURİZM VE TİCARET A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH OYUNLARI SALONLARI'''
Muğla Bodrum Park Resort Oteli 29.08.1995
İstanbul Eresin Topkapı Oteli 14.02.1996
'''LEİSURE İNVESTMENTS TURİZM A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH OYUNLARI SALONU'''
İstanbul Ceylan İntercontinantel Oteli 17.11.1996
Kumarhanelerle ilgili olarak önemli bir gelişme de yurtdışı faaliyetlerdir.
Topal'ın İsrailli ortağı Ruven ve yardımcısı Bay Eli kumarhanelere gelen İsrailli ve diğer yatırımcıların ödemelerini yurtdışında yapmalarını sağlamaktadır. Belli ve uzun olmayan bir dönemde Ruven'in 17 milyon doları topladığı ve yurtdışında kendi hesabına yatırdığı öğrenilmiştir.
Hesap uzmanları da yürütmekte oldukları çalışmalarda "Banka hesaplarından mutemetler olduğunu tahmin ettiğimiz şahıslar tarafından çok fazla adet ve büyük miktarlardaki nakit paraların talimatlara istinaden çekildiği, ayrıca doğrudan banka hesaplarıyla ilişkilendirilmeyen (kasa havalesi şeklinde) özellikle 50.000 USD'nin altında görünmeyen işlemler kaleminden değişik isimler altında yurtdışı transferlerinin yapıldığını" tespit etmişledir.
Topal'ın banka hesap hareketlerini gösteren ekstrelerin tetkiti fevkalâde ilgi çekicidir. Akbank'ın bir şubesinde ve 7 aylık dönemindeki para hareketi (sadece Emperyal Şirketine ait olmak üzere) 1.3 trilyon TL'dir.
Şirket yetkililerinden birinin Ahmet Kara'nın şahsi hesabı ise 7 ayda 855 milyar TL'dir. Bir diğer şubedeki hesabı ise 840 milyar TL'dir.
Bir kişinin adına açılmış pekçok hesap, adına hesap açılmış pekçok kişi vardır.
Meselâ Ahmet Kara'nın sadece Akbank'ta açılmış TL hesap ekstreleri birkaç trilyon TL'ye ulaşmaktadır. Bir çok kişinin TL, dolar ve mark hesaplarının incelenmesi müteaddit kredi kartları hesaplarının yine TL, dolar ve mark olarak takibi gerekmektedir.
Kapsamlı vergi ve diğer işlem incelemelerinin yıllarca yapılmamış oluşu ilgi çekicidir.
Kumarhanelerin gelirini azaltmak için önce masraflar gösterilmemiş, yatak, yemek ve diğer ikramlar Topal'ın mutemedi kişilere ait kredi kartları ile karşılanmıştır. Vergi vs. minimize edilerek farklı yerlerdeki muhasebe kayıtlarıyla sistem şirketin lehine çalıştırılmıştır. Turizm Bakanlığı'nın yaptığı incelemelerde bazı oyun makine ve teçhizatının illegal yollardan elde edildiğini gösterir bilgiler derlenmişse de hiçbir işlem yapılamamıştır.
Emperyal Şirketi Kıbrıs'ta ve Azerbaycan'da da etkili olmuştur.
Bakü'de yapılan konukevinin yapımındaki finansman sıkıntısı üzerine inşaatın otel olarak tamamlanması, otele bitişik bir kumarhane yapılması kararlaştırılarak işletmeciliği Emperyal üstlenmiştir. Topal bu proje için 8 milyon dolar harcamıştır.
Bu projeyi gerçekleştiren Cumhurbaşkanının oğlu İlhan Aliyev'dir. Kendisinin Topal'a 500.000 dolar kumar borcu ve otelin gizli ortağı olduğu iddiaları öne sürülmektedir.
Topal'ın Kıbrıs'taki kumarhaneyi büyüttüğü ve gelecekteki talebi karşılamak üzere büyük bir yatırım yaptığı da ifade edilmektedir.
Türkmenistan ise adeta Emperyal tarafından işgal edilmiş gibidir.
Emperyal, Türkmenistan'da iki adet beş yıldızlı otel, büyük bir iş merkezi ve poliklinik işletmesini üstlenmiştir. Aşkaabat merkezindeki beş yıldızlı Grant Türkmen Oteli onbeş yıllığına 15 milyon dolar karşılığı kiralanmış ve ilk kumarhane açılmıştır.
Ak Altın Oteli yanındaki kumarhane Topal'ın en büyük rakibi Sudi Özkan tarafından yaptırılmışsa da, mevcut mukavelelere rağmen Özkan dışlanmış, kumarhane 1996 yılında 22 milyon dolar karşılığında Emperyal'e satılmıştır.
Emperyal kısa bir zaman içinde Türkmenistan'da pekçok iş ve işletmeye sahip olmuş, Başbakan Yardımcısı Gurbanmurodov'un tabiriyle "Türkmenistan'ın sosyal programının icracısı" durumuna gelmiştir.
İlgi çekici olan husus; Grand Türkmen Otel, Türk Eximbank kanalı ve kredisi ile finanse edilmiş, ayrıca Türkmenistan'a açılan 75 milyon dolarlık kredi içerisinden 10.6 milyon dolarlık ödeme Ak Altın Oteli'nin yapımındaki malzemeler için kullanılmış ve dolayısıyla Emperyal firmasının iş ve işlemlerini geliştirecek bir uygulamaya konu olmuştur.
Emperyal borcunu Türkmenistan'a ödemediği için, Türkmenistan kredisi de ertelenmiş, neticede Eximbank açıkça -ve ancak araştırıldığında ortaya çıkacak şekilde- Emperyal'i finanse etmiştir.
Türkmenistan'ın en üst düzey yetkilileri İstanbul'da ağırlanmış, kişisel ilişkiler kurulmuş, hediyeler verilmiş ve Emperyal Türkmenistan'a açıkça ve tam olarak yerleşmiştir.
Topal'ın Türkmenistan'da işlettiği otellerin kredisini temin eden Türk Eximbank dosyalarını inceleyen Başbakanlık Müfettişi, kredilerin veriliş usulü bakımından mevzuata aykırılık tesbit etmemiştir. Ancak Başbakanlık Müfettişi ilgi çekici diğer tespitlerine de yer vermektedir.
"Dikkati çeken diğer bir husus ise, kredi borcu ertemelerinin şeklidir. İlk ertelemede, Türkmenistan tarafından gelen yazılı bir istem bulunmamakta, aksine bankanın bu yönde bir görüşme istemine ilişkin mesajı mevcut bulunmaktadır.
İkinci ertelemede ise Türkmenistan'ın sadece 75 milyon dolarlık bölüm ile ilgili bir yazılı istem bulunmakta olup, Banka Yönetim Kurulu bu istemi 75 milyon doların üzerine 16 milyon dolarlık kredi miktarını da ekleyerek 91 milyon dolar üzerinden uygulamıştır.
Diğer taraftan Ak Altın Oteli'nin 1994 yılının 10'uncu ayında Grand Türkmen Oteli'nin ise 1995 yılının altıncı ayında açıldığı ifade edilmekle birlikte, her ikisinin işletilmesinin de daha sonra Emperyal Turizm ve Otelcilik A.Ş'ye verildiği anlaşılmaktadır... Ayrıca işletme sözleşmelerinde işletmecinin Türkmenistan dışına para çıkarması konusunda, malikin sağlayacağı kolaylık yönündeki maddeler de dikkati çekmiştir. Ak Altın Oteli'nin yönetim ve işletilmesi ile ilgili sözleşmede yer alan, tarafların gizliliği bozmasının akdin iptal nedeni sayılmış olması da bir o kadar dikkat çekicidir.
Bütün bu hususların dışında; Grand Türkmen Oteli'nin renovasyonunu gerçekleştiren Mensel JV'nin (Metiş, Nurol, Yüksel ortaklığı) Yönetim Kurulu Üyelerinden Güven Sazak ile Abdullah Çatlı'nın ortağı olduğu Baysa Şirketi kurucularından (Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu Raporu'nda, Baysa Şirketinin kurucuları, T. Ticaret Sicili Gazetesi'nin 2.10.1992 tarih, 3127 sayılı nüshasında yayınlanan İstanul 1. Ticaret Mahkemesi'nin 24.9.1992 tarih, E:1992/3924, K:1992/3674 sayılı kararına göre, Ant Güven Sazak, Ahmet Baydar, Silva Sazak, Mine Baydar ve Alper Baydar olarak görülmektedir) bazılarının soyadlarının aynı olması da ilgi çekici bulunmuştur.
Yüksel A.Ş'nin ortağı olduğu AY-SEL şirketinin, diğer Türki Cumhuriyetleri'nde yatırımlar yaptığı, Eximbank'tan temin edilen listelerde görülmektedir."
Çatlı'nın Güven Sazak'ın çiftliğine gittiğine, ilgili bölümde temas edilecektir.
Burada ilgi çekici bir husus daha vardır; otellerin inşaatı veya yenilenmesi için kullanılan kredi ertelemelerinde Emperyal Şirketi devreye girmiş ve Eximbank'a muhatap olmuştur.
Yurtdışında iş yapan bir Türk firmasının o ülke ile ilgili bir konuyu Türk makamları nezdinde takibinde bir yanlışlık olduğu iddia edilemez. Ancak Türkmen tarafının 1997 tarihli ve kabul edilmeyen yeni erteleme müracaatındaki ifadeler gerçek borçlunun Emperyal olduğunu ispat etmektedir. (Ek: 3)
Ek: (3)'ün ikinci sayfası, Grand Türkmen Otel projesinin "Constructed by the Emperial Otelcilik ve Turizm ve Ticaret A.Ş" olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Mensel JV ile Emperyal ilişkisi araştırılmaya değer görülmektedir.
Başbakanlık Müfettişi, ertelemeler sebebiyle Garanti Bankası'na -teminat mektubu sebebiyle- yapılmış ödemeler ve Eximbank zararının oluşması ihtimalini de gündeme getirmektedir.
Ak Altın Oteli'ni yapan Üçgen A.Ş'nin bir inşaat mühendisi ise tanıdık bir soyadı taşımaktadır: Emrah Tinar.
Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun'un kredi için Eximbank'a talimat verdiği tarihten itibaren ilişkilerin ve belirlenen bu hususların kapsamlı bir soruşturmaya ihtiyaç gösterdiği düşünülmektedir.
Önemli olan husus şudur: Türkmenistan doğal gaz ve petrol projelerine Emperyal de müdahil olacak konuma gelmiş ve Türkmen yetkililer vasıtasıyla etkili olmaya başlamıştır.
Ömer Lütfi Topal'ın öldürülmesi geniş yankılar bulmuş özellikle Susurluk kazasından sonra daha da önem kazanmıştır.
Bu konu Yargıda görülmekte olan bir dava olduğu için çalışmalarımız esnasında irdelenmemiştir. Ancak Topal'la ilgili olarak yapılan bazı ilgi çekici tesbitler vardır ve bunların bu raporda yer almasının zaruri olduğu düşünülmektedir.
Topal, tombalacılıktan ve uyuşturucu kaçakçılığından, Fındıkzadeli Ömer lakabından inanılmaz bir güç ve servet sahibi olmayı başaran ilginç bir kişiliktir.
Günlük 3 milyon doları aşan net gelirine, öldürttüğü, zarar verdiği çok sayıda insana rağmen koruma bulundurmayan, adamları tarafından hiçbir şekilde korunmayan bir evde oturan, özel şoför kullanmayan, karısının veya kendisinin kullandığı arabayla seyahat eden, zırhlı bir araca binmeyi reddeden bir kişidir Topal. Tripleks bir köşk-evde oturmasına ve dünyanın her yeriyle haberleşmesine rağmen evinde tek bir telefon hattı vardır. Eşinin cep telefonunu hiçbir şekilde kullanmadığı da bilinmektedir.
İmam nikahıyla yaşadığı genç eşi Hilâl hanımla 7 yıllık birlikteliği olmuştur. Sosyal hayatı, karısının kullandığı bir araçla gittiği Pazar yemekleridir. Eşini iş hayatına asla sokmamış, iş hayatındaki zalimliği, evde karısı ve çocuklarıyla şakalaşan munis bir insana dönüşmektedir. Evde silah bile yoktur. Ölümünden kısa bir süre önce çelik yelek ve yatak odasındaki dolabın üzerine gizlediği bir tabanca edinmiş, ancak her ikisini de kullanmamış ve taşımamıştır.
Yemeklerini sürekli olarak evinde yemiş, (10) öldürüldüğü gece, evine geceyarısı civarında dönecek olmasına rağmen, masanın hazır tutulmasını, ancak kayınvalidesinin kendisini beklemeyip yatmasını, aşçıbaşına hazırlatacağı yiyecekleri evinde yiyeceğini söylemiştir. Eşinin akşam yemeği organizasyonunu ise Hilâl hanım, yattığı hastane odasında kendisiyle sürekli haberleşerek yapmıştır. İlgi çekici olan husus, Ömer Lütfü Topal'ın Mayıs ayından itibaren içinde olduğu stresli durumun Temmuz ayında giderek yoğunlaşması ve 27 Temmuz'da doğum yapması yakınlaşmış eşini adeta zorla hastaneye yatırmasıdır.
Topal'ın öldürülmesinin birçok sebebi olabilir. Ancak hiçbir gerekçe insanların Topal'a kendisini öldürmek üzere yaklaşmalarına imkân vermemiştir.
Cinayetten sonra Ankara'da bir polis yetkilisinin "adım gibi eminim bu onların işi" diyerek Çatlı ve bir grup Özel Harekatçıyı hedef aldığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde gözetim altına alınan polislerden birinin konuşması esnasında, "Bize vatan için hedef gösterdiler. Sonra bizim hedeflerimizle kendileri salonlarda kadeh tokuşturdular. İlk defa kendi başımıza bir iş yaptık onu da yüzümüze gözümüze bulaştırdık" dediği ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün MİT'ten tek sayfalık bir not aldıktan sonra telefon irtibatları üzerine teknik bir çalışma yaptığı bilgisi ile birleştirildiğinde Topal olayına kısmi bir açıklık getirilebildiği ortaya çıkmaktadır. Ancak bunların hiçbiri yargı için yeterli delil olmamaktadır. Koli bandına sarılı şarjör üzerinde Çatlı'nın parmak izinin çıkmasına rağmen kendisinin ölümü olayı karanlığa sokmaktadır.
Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığı'nca kullanılan aşağıdaki tablo, sanıkların Topal'ın ölüm saatindeki irtibatlarını ve yerlerini belirten kapsamlı bir çalışmanın özetidir. (Detaylar Ek: 4'dedir. )
Bu konuda İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu'nun sergilediği tavır, Çankaya'da Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında yapılan liderler zirve toplantısında en açık kelimelerle tenkit edilmiştir. Bu sebeple kendisine bu çalışma kapsamında yer verilmemiştir.
Polislerin sorgulanmadan Genel Müdürlük tarafından Ankara'ya alınması konusuna ise bir İstanbul Emniyet yetkilisi tarafından açıklık getirilmiş ve -"Polisleri Ankara almadı. Yöneticilerimiz korktu ve biz onları Ankara istedi diyerek başımızdan attık" demiştir. Gerçekten Kemal Yazıcıoğlu'nun hesabı sonradan değişmiş, Ankara'ya haber verince Bakanlık ve Genel Müdürlük polisleri istemiş ve İstanbul Emniyeti bir dertten kurtulmuştur. Çünkü polisler "alındıktan" sonra Emniyet Müdürü makamına gelmemiş, gece 22.00'ye kadar bir sorgulama yapılmamış, Müdür muavinleri de odalarından çıkmamıştır. Gece 22.00'den sonra Emniyet boşaltılmış ve ilgililer istirahate gitmişlerdir. Bu saatten sonra bir sorgu olup olmadığını da Yazıcıoğlu bilebilir.
Topal'ın öldürülmesiyle ilgili pek çok iddia vardır. Birinci eşinden olma çocukları Murat ve Elif'in babalarının ölümünden en büyük yararı sağladıkları şüphesizdir. Ama genel kanaat Topal'ın böylesine bir tehditle kolayca baş edeceği şeklindedir.
PKK'ya yardım eden Kürt işadamları listesi oluşturulduğu ve listeden çıkabilmek için haraç ödediği ancak para konusunda çıkan anlaşmazlık sebebiyle öldürüldüğü de iddia edilmiştir.
Topal'ın namaz kılan ve oruç tutan bir kişi olduğu, mazbut bir aile hayatı bulunduğu ve Kürt ayrımcı ve teröristlerle işbirliği yapmadığı yaygın bir bilgidir. Bu iddialar gündeme gelmişse de konunun Topal'dan haraç almak ve külliyetli miktarda para sızdırmak amacına yönelik olduğu bilinmektedir. Üstelik büyük haraçlar ödeyen Topal'ın bu şekilde öldürülmesi tavuğun kesilmesi anlamına geleceğinden buna ihtiyaç olmadığı şüphesizdir.
Bir diğer iddia, Kıbrıs'ta açılacak gazinoyla ilgilidir. Çatlı, A. Fevzi Bir ve Sami Hoştan Emperyal'in gayri resmi ortağı olmuşlar, ancak Kıbrıs kumarhanesi için gerekli finansmanı sağlayamamışlardır. Topal da kendilerine hisse vermeyi reddedince bu ortaklar Özel Tim polisleriyle eylemi gerçekleştirmişlerdir. Ancak bu iddia da tutarlı görünmemekte taraflar bu ölümden yarar sağlayamamaktadırlar. İmparatorluk Murat ve Elif Topal'a, Hilâl hanıma intikal etmektedir.
Başka iddialar da ileri sürülmektedir. Murat ve Elif Topal'ın Çatlı'ya 535.000 dolar ödedikleri, Emperyal Gazinolarına ait hesaptan ve Garanti Bankası'na ait 012157 nolu çek tanzim edildiği vadesinden bir gün önce Çatlı'nın bir yakınına elden ödeme yapıldığı da belli olmuştur.
Bu ödeme cinayetin maddi bir anlaşmazlıktan işlendiğinin delili olamaz. Topal'ı öldürmenin taşeronluk ücreti de olamaz. Ölümden iki ay sonra yapılan bu ödemenin bir başka gerekçesi olması gerekir.
Topal'ın ölümünden sonra eşi Hilâl hanıma 105 milyon dolarlık bir borç toplamı gösterildiği basında da yer almıştır. (Ek:5)
Gerçekten bazı tefecilere dahi borçlandığı ve Topal'ın zaman zaman inanılmaz şekilde nakit para sıkıntısı çektiği, 1995 yılından itibaren bu sıkıntının arttığı, önceleri bankalardan borç aldığı ve Necati Kurmel'in kendisine kefil olduğu bilinmektedir. Sonraları ve 1996'da zaman zaman para sıkıntısının had safhaya ulaştığı ve Topal'ın evine 50 milyon TL bırakamadığı günlerin geldiği anlatılmaktadır. (Hesap uzmanlarının aldığı iddiaları teyit etmektedir.)
Günlük 3 milyon doları aşan gelir; yeni yatırımlara, gayrimenkul alımına, yurtdışına külliyetli meblağların kaçırılmasına elbette yetmemektedir.
Turizm Bakanlığı'nın memurlarından başlayan yurtdışında Aliyev'e, Niyazov'a ulaşan bir haraç zinciri çok geniş bir camiayı kapsamaktadır. (11) Siyasi irtibatlarını geliştirmek için de çok para harcamıştır. Hatta bu irtibatlar bir siyasi partiye ve liderine cephe almasına kadar varmıştır. Topal'ı Sipahi Ocağı'na götürüp hakim ve savcılarla samimiyetini de ispat eden bir milletvekili adayı, Rize'de Mesut Yılmaz'ı seçtirmeyecek kadar güçlü olmak için Topal'ın yoğun para desteğine mazhar olmuştur.
Topal'ın kullandığı bazı telefon numaralarıyla ilgili olarak ve kalın bir kitap halini alan bir çalışma yaptırılmıştır. İlgi çekici sonuçları gösterir özet şemalar (Ek:6)'dadır.
Topal 1996 yılı içinde DYP Genel Merkezine ait 419 23 63 ve 417 87 49 nolu telefonları bilmekte ve kullanmaktadır. DYP İstanbul İl Yönetimi'ne ait 213 28 27 numarayı ve nedense Rize İl Başkanlığı'na ait 464-213 28 27 numaralı telefonları da bilmekte ve kullanmaktadır.
Topal'ın en sık görüştüğü kişi ortağı Sami Hoştan'dır. Hakim Akman Akyürek de aynı zamanda aynı numaradan Sami Hoştan'la irtibatlıdır.
Sami Hoştan incelenen tek bir telefon numarasından 7 ayda ve 1996 yılında Albay Veli Küçük'le 34 kere, Abdullah Çatlı ile 13, Korkut Eken'le 6 kere görüşmüştür.
Mayıs 1996'da Mehmet Ağar'ın Adalet Bakanı olduğu dönemde ani bir haber ortalığı karıştırmıştır. İddialara göre Mehmet Ağar, Topal hakkında Kürtçülük dosyası açtırmış ve gereği için emir vermiştir. Tıpkı Orhan Taşanlar'ın İstanbul Emniyet Müdürlüğüne atandıktan sonra TV'ye çıkıp "buraya kafa koparmaya geldim" dediği tarihte, İstanbul'da bazı kirli iş sahiplerinin Emniyete götürülüp tartaklanması üzerine Topal önce Sedat Demir'e ulaşmış ve polisteki yeni ekiple irtibatlanmış olduğu gibi, bu defa da çok daha üst seviyede koruyucular aramışlar. Fatura da o nispette yüksek olmuştur. (Topal'ın Orhan Taşanlar'a 250 milyar TL'lik hediye gönderdiği fakat reddedildiği söylentisi kendi muhitinde panik yaşanmasına yol açmıştır.)
Topal'ın kendini korumak saikiyle ilk önce siyasi kişilere ulaşarak dosyasını kontrol ettirdiği ve korkmasını gerektirecek bir husus olmadığına inandırıldığı anlaşılmaktadır. Hatta bu arada bazı Özel Tim mensuplarıyla görüştüğü ve o cenahtan da uygun reaksiyonlar aldığı iddia edilmektedir. Mayıs 1996'da başlayan tedirginlik aynı ay içinde son bulmuş ve etrafına "adını listeden çıkarttığını" nakletmiştir. Bütün bu ilişkilerin çok önemli bağış ve ödemelere yol açtığı da ifade edilmektedir.
Ancak Haziran ayında tedirginlik avdet etmiş ve Temmuz'da Topal'ın gerginliği had safhaya ulaşmıştır.
Bu arada Ankara'dan 17 milyon dolar talebedilmiş, Topal bu paranın toplanması için mehil istemiştir. Olayı nakleden kişi "Karşı taraf mal mı vermişti ki süre tanımayı uygun görmesin. Bu süre verildi, para ödendi ancak PARA YERİNE ULAŞMADI. ÖDEME YAPILAN MUTEMET KİŞİLER, 17 MİLYON DOLAR İÇİN TOPAL'I ÖLDÜRMEYE KARAR VERDİLER" demiş ve olayın bu sektörde bu şekilde yorumlanmakta olduğunu nakletmiştir.
¯¯¯
Ömer Lütfi Topal hakkında ifade edilmesi gereken çok önemli bir husus vardır.
Emniyet ve MİT ilgilileri ülkemizde Amerikanvari Mafya Teşkilâtı olmadığı, bazı kabadayıların etraflarına topladıkları 10 - 20 - 40 - 50 kişi ile çeteleştikleri, rüşvet vererek, zor kullanarak, devletin ilgili kurumlarının bilgisi dahilinde pek çok kanunsuz iş yaptıkları, etkili bir hükümet, hatta cesur - atak ve namuslu bir mahalli yöneticiyle o bölgeyi terk etmek zorunda kaldıkları hususunda hem fikirdirler. En önemlisi bu çetelerle ilgili olarak her türlü bilgi mevcut olduğundan kendilerini tasfiye etmek her zaman için kolaydır.
Ancak devletle bütünleşmiş, devletin ilgili kurumlarına entegre olmuş, mahallinde Valiyi, Emniyet müdürünü, mecliste ve hükümette yeterince üyeyi kendisine bağlamış ve bu kişilere adeta emir verebilir duruma gelmiş bir yapılanma mevcut değildir. Bu konuda ve Cumhuriyet tarihi boyunca en önemli mesafeyi katetmiş kişi Ömer Lütfi Topal'dır.
Eğer öldürülmeseydi ülkenin en etkili ilişkileri içinde, istediği yere ve makama nüfuz edebilme imkânını bulacak ve birkaç yıl sonra da gerçek manâda dokunulmazlığa kavuşacaktı. Bu noktada ilgili her uzman fikir birliği içinde görünmüştür.
Topal, kirli geçmişine rağmen bir süre sonra kumarhaneleri tasfiye etmek ve saygın bir işadamı olmak için stratejik bir karar verebilme becerisini de göstermiş, Türkmenistan'ı, oradan elde ettiği diplomatik pasaportun da gösterdiği gibi rezerv ülke olarak seçmiş, kendini birçok açıdan geleceğe hazırlayabilmiştir. Sadece kazandığı paranın büyüklüğü, Kıbrıs'ta ve Antalya'da ağırladığı bunca devlet büyüğüne ve elinin açıklığına rağmen kendi sonunu getirmesine mani olamamıştır.
Haraç vermekten nefret etmesine rağmen, sadece yetkililer değil, onların adamları, korumaları, adamların adamları da Topal'ın paralarına ortak olmuşlardır. Şayanı şükrandır ki gelişmeler Topal'ın hedeflediği noktaya uzanmasını engellemiştir. Ancak bu durum, devletin çetelerle irtibatı noktasındaki üzüntü verici tespitleri yok etmeye yetmemiştir.
Zaten işlerin bu karmaşık yapısı, devlet kurumlarının içine girdiği laubalilik, gevşeklik ve ciddiyetsizlikten kaynaklanmaktadır. Sağcı ve solcuların, sivilin, üniformalının, doğruyla eğrinin bu kadar ve bir noktada buluşmasının hikmeti de bu kargaşanın yarattığı verimli fakat kirli faaliyet alanlarını ortaya çıkarmasındandır.
Bu noktada yetkililer de olayları engellememiş hatta teşvik etmiştir. Ülke içinde cereyan edenler Susurluk kazasına kadar kamuoyundan gizlenebilmiş, bu arada yurt dışına açılmalar başlamıştır.
'''DİPNOTLAR'''
(7) Topal, kumarhane açtığı şehirlerde, muhiti olan etkili aile ve kişilerle şahsen ilişki kuruyor, sosyal faaliyetler için fırsatlar veriyor, para harcıyor, doğumgünü, evlenme yıldönümlerinde şık jestler yapıyor ve ortaklıklar kuruyordu. Alacaklarını aldıktan sonra da ilişkisini kesiyordu. Kumarhanelerin yoğunluğunu artırmak bahanesiyle kişilere bol miktarda fiş verdirerek oynatıyor, sonunda da ortaklıkları tasviye için borç çıkarıyordu. Antalya'da bu şekilde elde ettiği bir şirkete yaptırdığı evleri mensuplarına dolar üzerinden satmış, Ömer Şarlak Paşa'ya, Emniyet Müdürü Mete Altan'a da yer tahsis etmişti. Şirket hisselerinin devrinde ise kamu görevlilerini kullanmıştı. (Şirketlere ait bir liste Ek: 5'tedir.)
(8) Türkmenistan'daki Ak Altın kumarhanesini, Grand Türkmen Oteli Kumarhanesi, daha sonra da diğer kumarhaneler takip etmiştir.
(9) Talih oyunları salonlarının açılması, düzeni, kontrolü konusunda sık sık değişiklik yapılmış, salonların açılması kolaylaştırılmış, adeta teşvik edilmiştir. Milyonlarca dolarlık gelire rağmen, gerçek manada ne denetim, ne de vergi incelemesi vardır. Bakanlığın fon olarak aldığı birkaç milyar lira göze batmakta ve tartışılmaktadır. Kumarhaneler ve işletenler, devletin tüm mekanizmalarını etkisizleştirebilmişlerdir.
(10) Sadece Bodrum'da Hikmet babataş'ın öldürüldüğü gece, Antalya'da herkesin içinde oturmuş yemek yiyerek içki içmiştir.
(11) Aldığı kredilerin karşılığında Demirbank Zeytinburnu Şubesi'ne 145 milyar, Toprakbank Merkez Şubesi'ne 100 milyar, Şekerbank İstanbul Şubesi'ne 270 milyar, Yurtbank Merkez Şubesi'ne 1 trilyon TL gayrimenkul ipoteği veren Topal, varlık içinde yokluk çekmektedir.
== MEHMET ALİ YAPRAK VE KAÇIRILMASI ==
Topal'ın öldürülmesiyle ilgili olarak Park Holding, Havaş ihalesi, Turgay Ciner'in servetinin kaynakları, Topal'ın Havaş ihalesine Park Holding arkasına gizlenerek ve gizli ortak olarak katıldığı ve Holding'in gizli ve kirli işlerinin bulunduğu iddialarıyla da çeşitli yorumlar getirilmeye çalışılmaktadır.
Ancak Topal'ın öldürülmesi ile Gaziantep'te Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılmasıyla gelişen olaylar arasında irtibat vardır.
¯¯-
Mehmet Ali Yaprak bir iş adamıdır. Radyo ve TV'si ve şirketleri vardır. Gerçekte ise fevkalâde güçlü bir çete reisidir.
Yaprak Holding'e ait bilgiler ilişikte sunulmaktadır.
Captagon'un dağıtımının ise Hidayet Turizm tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.
Mehmet Ali Yaprak gibi güçlü bir reisin kaçırılması kolay ve herhangi bir çetinin üstesinden gelebileceği bir iş değildir.
30 Kasım 1997 tarihli toplantıda MİT ve Yaprak grubu ilişkilerine atıf yapılmış daha önce de Eymür - Haluk Koral görüşmeleri nakledilmişti.
Mehmet Ali Yaprak olayı ile ilgili olarak MİT'in takdimi aşağıdadır.
"Mehmet Ali Yaprak 24 Aralık 1995 seçimlerinden önce seçim masrafları olarak Mehmet Ağar'a dolayısıyla DYP'ye 500 milyar lira yardımda bulunmuş, konuyu bilen Özel Harekat Dairesi Başkanı İbrahim Şahin de bilahare aynı şahıstan 100 milyar lira rüşvet almıştır. M. A. Yaprak Gaziantep'teki Yaprak TV ve Hidayet Turizm Firması'nın sahibi olup, esas gelirini Suriye ve Suudi Arabistan bağlantılı uyuşturucu ticaretinden sağlamaktadır.
M. A. Yaprak'ın seçimlerden önce Mehmet Ağar ve İbrahim Şahin'e verdiği paralardan haberdar olan Abdullah Çatlı adı geçenden kendilerinin de para almaları için Ercan (Ersoy) ve Ayhan isimli polis memurlarının da aralarında bulunduğu bir ekibe M. A. Yaprak'ı kaçırtmış, olayda altı, yedi şahıs polis maskesiyle görev almıştır. M. A. Yaprak'ın evi ve işyeri ile ilgili istihbarat, Abdullah Çatlı'nın isteği doğrultusunda, Gaziantep'te halı saha işleten ve Mehmet Ali Yaprak'la geçmişten sorunları bulunan Ülkücü görüşe mensup Yahya... adlı şahsa verilen talimatla temin edilmiş ve anılan ile yapılacak pazarlık sırasında olayın videoya kaydedilmesi planlanmıştır. Kaçırılma olayını erken saatlerde gerçekleştiren şahıslar, M. A. Yaprak'ı Siverek'e götürmüşlerdir. Olayın polise intikalini müteakip, olayın istihbaratını yapan Yahya (Efe) adlı şahsın kardeşi, polis tarafından Gaziantep'te gözaltına alınmıştır.
Bunun yanısıra, söz konusu olayla ilgili olarak Mehmet Eymür tarafından; "Gaziantep'li Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılmasından sonra, Gaziantep'te ikamet eden Haluk Koral isimli bir tanıdığının telefonla kendisini arayarak, kaçırılan Gaziantepli zengin işadamının yakın tanıdığı olduğunu belirterek yardım istediğini, Adıgeçene (H. Koral) "direkt bir yardımının olamayacağını, ayrıca kaçırılan şahıs hakkında da müsbet şeyler söylenmediğini, ancak M. Ali Yaprak'ın Abdullah Çatlı tarafından kaçırıldığına dair bir duyum alındığını, adıgeçenin Siverek'e götürüldüğünün söylendiğini, bu nedenle Bucaklar'la görüşmesinin yararlı olabileceğinin" belirtildiğini, Bir süre sonra H. Koral'ın tekrar kendisini (M. Eymür) arayarak, M. A. Yaprak'ın serbest bırakıldığını, söylenenlerin doğru çıktığını bildirdiğini, Olaydan bir müddet sonra Operasyon Başkanlığı'ndan bir personelin gelerek; "eski elemanlarımızdan Müfit Sement'in isminin de kaçırılma olayına karıştırıldığını, Müfit'in bize bilgi getirmek için olay tarihinde Gaziantep'e gittiğini, olayda aktif rol almadığını bildirdiğini, Abdullah Çatlı'nın kendisinden (M. Sement) video kamerasını alıp Gaziantep'e gelmek istediğini, Gaziantep'e gittiğinde kaçırılma olayının gidişinden önce olduğunu öğrendiğini, bu nedenle aynı gün İstanbul'a geri döndüğünü" ifade ettiğini, Bu bilgiler üzerine H. Koral'la temasa geçilerek, ilk görüşmede verilen bilgilerin M. Sement'ten alındığını, bu nedenle yardımcı olan anılan şahsı olayın içine katmamalarının yararlı olacağını söylediğini, H. Koral'ın da bunu kabul ettiğini,
15.02.1997 tarihinde ise personelimiz yeni öğrendiği hususları ilgili olarak yaptığı açıklamada; "M. Sement'in olaya anlattığından daha fazla girdiğini, Siverek'e gidip M. A. Yaprak'ın sorgulanması sırasında videoya kaydettiğini, ayrıca M. A. Yaprak'ın iki kez kaçırıldığını, ilk kaçırmaya İbrahim Şahin'in ekibi ile Cengiz Cömert (Geçmiş dönemde bilgilerinden istifade edilmiştir) ve Hasan Aydostlu'nun (İngiltere'de Nafiz Bostancı işine karışan ve geçmiş dönemde Muğla'da bilgilerinden istifade edilen) de katıldığını, Cengiz Cömert'in kaçıran gruba, M. Eymür'ün de işin içinde olduğunu söyleyerek M. A. Yaprak'tan gasp edilen paradan namına para aldığını, olayın polisler arasında da böyle bilindiğini söylediği," hususları iddia edilmiştir.
Bu anlatımda çeşitli yanlışlar ve olayı farklı mecraya götüren ifadeler vardır. Yaprak, Hidayet Turizm'in sahibi değildir. Yaprak'ın kaçırılmasını Hidayet Turizm ilgililerinin organize ettiği, hedefin, captagon imalathanesinin yerini öğrenmek ve orijinal captagon'un içine ilave edilen ve "Hacı'nın malı" olarak Arap aleminde meşhur olan uyuşturucunun formülünü zorla almak olduğu bilinmektedir.
Kaçırma olayını Çatlı'nın bir grup polisle organize ettiği, Yaprak'tan serbest bırakılma karşılığı 1 - 2 milyon Mark alındığı, aslında Hidayet Turizm'in 10 milyon Mark ödediği, fakat bu miktardan kaçıranların haberdar olmadığı ve pay alamadıkları, gerçek ödemenin miktarının öğrenilmesi - duyulması üzerine Çatlı ve ekibinin Ankara ile ilişkilerinin bozulduğu hatta koptuğu iddia edilmektedir.
Bu durum karşısında polislerin ve Çatlı'nın Yaprak'ı ikinci kere kaçırdıkları, konuşturdukları, konuşmaları videoya kaydettikleri, bandın bir suretinin Bucaklar'a, bir suretinin Mehmet Eymür'e (Müfit Sement vasıtasıyla) teslim edildiği, orijinal bandın ise Ankara'yla yapılan pazarlık sonucu imha edildiği de iddialar arasındadır.
Haluk Koral'ın Eymür'ü aradığı ve yardım istediği de doğru değildir. Eymür Müfit Sement'i kurtarmak için devreye girmiş, yüzleştirme yapılması, araçta bulunan parmak izinin Sement'e ait olması sebebiyle olayın kapatılması yönünde gayret sarfetmiştir.
İkinci kaçırma olayının, Ankara'nın bilgisi ve tasvibi dışında olması, polisin sert reaksiyonunu çekmesi üzerine Eymür, Sement'in adının ortaya çıkmaması için Yaprak grubunun etkili isimlerinden Haluk Koral'la temasa geçmiştir.
Neticede savcının "yüzleştirme" kararı da uygulanmamış, tarafların olayın büyümemesi, kendi hesaplarını kendilerinin zaman içinde görme arzusu ile kapatılmıştır.
Başbakanlık, Gaziantep Savcısı'nın işlemlerindeki eksikliği Adalet Bakanlığı'na Ocak 1997'de bildirmiş olmasına rağmen Eylül 1997'deki yazımıza kadar Bakanlık, eski bakan Şevket Kazan'ın talimatına rağmen harekete geçmemiştir.
Bu kısa takdim, Devlet ilgili ve yetkililerinin uyuşturucu konusunu, kaçakçılığı, kirli parayı, Devlet'in tahribi pahasına nasıl ele aldıklarını gösteren ilgi çekici bir örnektir.
Bu arada saygın bir kuruluş olan MİT'in eski mensuplarının (Müfit Sement, Hasan Aydostlu) gibi şahısların nasıl bir ilişki içinde oldukları, yine saygın bir kuruluş olan Emniyat Teşkilâtı'nın uyuşturucu imalatını durdurmak değil, diğer uyuşturucu tacirlerinin hizmetine girdiğini gösteren acı bir örnek olduğu belirtilmelidir.
Kaçıran grupların her defasında işin içinden sıyrılabilmeleri ancak bu ilişkilerle mümkün olabilirdi.
Her iki kaçırma olayında güvenli bölge olan Bucaklar'ın kontrolündeki topraklara gidilmesi, üzerinde durulması gereken bir noktadır.
Osmanlı döneminin Beylerbeyliği ünvanı kullanılmıyorsa da Aşiret beyliğinin devam ettiği ve Siverek yöresinin devletin kontrolünün dışına terk edildiği aşikârdır.
Bu vesileyle ve durumun vahametini ortaya koymak üzere bir parantez açarak Yaprak ve Hidayet ailelerinin şemasını Sayın Başbakan'a takdim etmek ihtiyacı duyulmuştur.
Teknik olarak bu bilgilerin ek'te sunulması gerekirse de, yer altı dünyasının bu kara, kirli ve kanlı paradan beslenerek nasıl legalize olmaya gittiğinin delili sunulmak istenmektedir. (Şemalar 58 ve 59. sayfalarda yer alıyor.)
Şemanın açık izahı (Ek: 7)'de sunulmuştur. Ek bilgilerde milyonlarca dolarlık uyuşturucu geliri sağlayan bir sistemin kurulduğu açıkça görülecektir.
Sistem; MİT'teki ve emniyetteki bilgilere rağmen çalışmaya devam etmektedir. Kaçakçıların devletten güçlü olamayacağı gerçeği karşısında, devletinin elinin kolunun nasıl bağlandığı araştırılmalı, soruşturulmalıdır.
¯¯-
Mehmet Ali Yaprak olayının Ankara ve İstanbul gruplarının arasının açılmasında bir dönüm noktası olduğu iddiasına yer verilmişti. Bu anlaşmazlık 1996 yılında grupların birbirinden uzaklaşmasına yol açmış veya yeni gelişmeler grupların eski koordineli çalışmalarını zaten ortadan kaldırmıştır. Doksan altı yılı Çatlı'nın üzerindeki koruyucu örtünün incelemeye başladığı, OHAL bölgesindeki başıboşluğun da kontrole alınmaya çalışıldığı, keza Ömer Lütfi Topal'ın tedirginliğinin arttığı bir dönemdir.
Mehmet Ağar'ın milletvekili seçilmesi, daha aylar öncesinde bu hususun biliniyor olması, ne kadar nüfuz sahibi olursa olsun vatan - millet için yapılan işlerin koordinasyonunun zedelenmesine yol açmıştır.
Topal'ın öldürüldüğü dönem de işte bu oluşuma rastlamıştır.
( RAPORDAKİ 68, 69, 70, 71 NUMARALI SAYFALAR "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
== BEHÇET CANTÜRK ==
Ermeni asıllı Behçet Cantürk'ün geçmişiyle ilgili kısa istihbarat bilgisi aşağıdadır.
Reşit - Hatun oğlu, 1950 Diyarbakır/Lice doğumlu olan adıgeçenin;
- 20.11.1975 tarihinde Lice bölgesinde meydana gelen deprem sonrasında devletin yöreye yeterli yardım yapmadığını ileri sürerek, halkı ayaklandırmaya çalışan Kürtçü şahıslardan olduğu,
- 1981 yılı itibariyle Suriye'de bulunan Asala mensupları ile sıkı ilişkiler içerisinde bulunduğu,
- 16.06.1983 tarihinde İstanbul/Kapalıçarşı'da gerçekleştirilen Ermeni terör eylemini organize eden şahıslardan olduğu,
- Temmuz 1984 tarihi itibariyle sorgulanan şahsın; uyuşturucu madde faaliyetlerini DDKD (Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi'nin yan kuruluşu) örgütü namına yaptığını ve bu örgütün üyesi olduğunu itiraf ettiğini,
- 1984 sonunda uyuşturucu madde kaçakçılığı suçundan tutuklandığı ve 1985 yılında beraat ettiği,
- 1990 yılında bazı Kürt aydınlarıyla birleşerek "Ulusal Platform" adlı bir birlik oluşturdukları, bilahare Mezopotamya A.Ş Adlı bir şirketi kurdukları ve Mezopotamya isimli bir gazete yayınlamak üzere girişimde bulundukları,
- 1992 yılı itibariyle PKK'ya aktarılmak üzere uyuşturucu kaçakçılarından para toplanmasına aracılık yaptığı,
- Nisan 1992 tarihinde Türkiye'ye Pakistan'dan 6 ton baz morfin, 5 ton esrar getirdiği ve bu uyuşturucuların Savaş Buldan, Hurşit Han, Adnan Yıldırım, Cahit Kocakaya, Eyüp Kocakaya, Ferda Seven isimli şahıslar tarafından satın alındığı, B. Cantürk'ün yine bu şahıslardan muhtelif tarihlerde PKK'ya verilmek üzere para topladığı,
- 1992 tarihi itibariyle Özgür Gündem Gazetesi'nin finansörlerinden olduğu...
Bu özet bilgi adıgeçenin kimliği hakkında yeteri kadar aydınlatıcıdır.
Kim olduğu ve ne yaptığı aşikar olmasına rağmen Devlet, Cantürk'le başedememiştir. Yasal yollar yetmemiş neticede "Özgür Gündem gazetesi plastik patlayıcılarla havaya uçurulmuş, Cantürk'ün devlete biat etmesi beklenirken adıgeçenin yeni bir tesis kurmak üzere harekete geçmesi üzerine, Türk Emniyet Teşkilatı tarafından öldürülmesi kararlaştırılmış ve karar infaz edilmiştir."
Böylece 100 kişiye yakın olduğu tesbit edilen ve zamanın Başbakanı'nın ifade ettiği "PKK finansörü iş adamlarının elde olan listesi"nden bir kişi eksilmiştir.
Behçet Cantürk'ün öldürülmesinin doğruluğu yanlışlığı veya gerekli olup, olmadığı tartışmasına girilmemiştir. Ancak zaruri bazı sualleri sormak gerekir. Cantürk'ün öldürülmesi emrini kim vermiştir? Bu yetki kim tarafından kullanılabilir? Ve hangi ahvalde kullanılabilir? Kim kime karşı sorumludur? Sistem nasıl çalışmalı sorumluluk nasıl paylaşılmalıdır?
"Hukuk devletinde bu suallerin yeri olamaz" itirazı da kanaatimizce geçerli değildir ve realiteye uygun düşmez. Bu uygulama tüm dünya ülkelerinde olduğuna göre bizde de olacaktır. Ama (cümle sayın Başbakan'a ters gelse de) Hukuk Devleti kuralları içinde bu tip kararlar alınacak ve Devlet ciddiyeti içinde uygulanacaktır.
Yoksa Yeşil ve benzerlerinin Türk Ordusu'nun bir subayını (Cem Ersever olayı) sorgulaması ve öldürdüğünü etrafa söylemesi, Tarık Ümit gibi bayağı ve bir kaçakçının "falancayı aldık, sorgulayıp, öldürdük" gibi bayağı ve kendini adam yerine koymalarını sağlayıcı çirkinliklerini, Abdullah Çatlı gibi devletin emrinde çalışan bir kişinin, kaçakçılık yapıp etrafa korku salmasını ve bundan istifade edip başkalarının da haraçtan pay almasını temin eden alaturkalık, basitlik, geri kalmış bir ülkenin ciddiyetten uzak operasyonlarına izin veren bir yapı, ülkemizin gerçekten haketmediği bir durumdur.
Bu davranışlara izin veren anlayış bir grup insanının -sivil ve kamu görevlilerinin- kısa sürede çizgiyi aşıp vatan - millet hizmetinden kişisel menfaate dönmelerine yol açmıştır.
Devletin ilgili tüm kurumları bu iş ve eylemlerden haberdardır. Başıboşluk, neticede ve Susurluk kazasının bardağı taşırmasıyla etrafa yayılmış ve devlet sırrı olacak konular gazete makalelelerinin ve haberlerinin ana konusu haline gelmiştir.
Her şeyin bu kadar kolay ortaya çıkması ve duyulması ise devlet adına yapılan işlerdeki ciddiyetsizliğin en önemli göstergesidir.
Mesela İzmit - Adapazarı - Bolu ekseninde meydana gelen cinayetlerin gerçekleşmesinde ortak noktalardan biri de, Polis - Jandarma - İtirafçı örgüt mensupları faaliyetlerinin yörede yoğunlaşmış olmasıdır.
Uygulayıcılar, bu ekseni değiştirmek ihtiyacını dahi duymamışlar, yarattıkları ürküntü, güçlerinin delili olmuştur.
Söz konusu eylemlerde öldürülen şahıslar özellikle dikkate alındığında; OHAL Bölgesi'nde öldürülen Kürtçü şahıslar ile diğerlerinin farkının ekonomik bakımdan arzettikleri finansman gücü olduğu ortaya çıkmaktadır.
¯--
Yukarıda ifade edilen hususların benzer konularda meselâ Savaş Buldan'ın öldürülmesi için de geçerli olduğunu ifade edebiliriz. Adı geçen kaçakçılığı, PKK yanlısı bölücü eylemleri ile tescilli bir şahıstır. Medet Serhat Yöş, Metin Can, Vedat Aydın için de aynı hususlar geçerlidir. Ülkenin birliğine, bütünlüğüne aykırı eylem sahipleri ağır bir cezayı haketmişlerdir. Yapılanlarla aramızdaki tek itilâf uygulamanın şekline ve neticelerine ilişkindir.
Nitekim Musa Anter'in öldürülmesinden -tüm olayları tasvip edenlerin dahi- pişman olduğu tespit edilmiştir.
Musa Anter'in silahlı bir eylem içinde olmadığı, daha çok işin filozofisi ile meşgul olduğu, öldürülmesinin yarattığı etkinin, kendisinin gerçek etkisini geçtiği ve öldürülme kararının hatalı olduğu söylenmektedir. (Adıgeçenler hakkında bilgi Ek: 9'dadır.)
Öldürülen başka gazeteciler de vardır.
( RAPORDAKİ 75 NUMARALI SAYFA "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
(12) ...güvenerek Diyarbakır'a gittim. Bu arada Jitem çatısı altında illegal bir oluşuma gidildi. Diyarbakır ve çevresinde PKK ile ilişkili olduğundan şüphelendiğimiz hemen herkesi infaz etme yetkimiz vardı. Bu insanları yakalayıp suçu varsa tespit edip, adalete teslim etmek yerine faili meçhul bir şekilde öldürmeyi bir yöntem olarak benimsemiştik. Bizden istenen buydu bu tarzda talimat alıyorduk. Bu grup içerisinde eski itirafçılardan Ali Ozansoy, Hüseyin Tilki, Abdulkadir Aygan, Hayrettin Toka, Recep Tiriz, Adil Timurtaş ve eski TİKKO'cu Fatih adındaki kişiler vardı. Antalya'da örgüt tarafından öldürülen Numan kod (Salahattin Görgülü) adındaki kişi bizim grubumuzun istihbaratçısıydı. Örgütle ilişkilidir tarzında bize gösterdiği ve getirdiği kişilerin hepsini değişik dönem ve zamanlarda infaz ettik. Bismil'de benzinci Talat, Diyarbakır Bismil yol kavşağında bir vatandaşı aynı gerekçelerle infaz ettik. Batman'da iki kişiyi; birini evinden, diğerini evin önünden alarak Batman Silvan arasında infaz ettik. Yine Hazro'da bir vatandaş infaz edildi. Bu çalışmalar beş ay sürdü. Yine o dönemde Salahattin Görgülü'nün verdiği istihbarat doğrultusunda bir şahıs Celil kod Aytekin Özel binbaşıyla Abdülkadir Aygan birlikte gidip infaz ettiler..." (Ek: 10)
( RAPORDAKİ 77, 78, 79, 80 NUMARALI SAYFALAR "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
Buradaki acımasızlık, gerçekten üzerinde durulması gereken bir husustur. "Çatlı'ya pekâlâ yeni bir profil, yeni bir hüviyet ve yerüstünde yaşama fırsatı -eğer hak etmişse- verilebilir veya -hak etmemişse- verilmez, yargıya teslim edilebilirdi."
Bunların hiçbiri yapılmamıştır. Çatlı Ankara'ya geldiğinde eski-yeni Bakanlarla, Milletvekilleriyle beraber olabiliyor, Meclis kulisinde çay içip restoranda yemek yiyebiliyordu ama Erdek'te çakırkeyif olduğunda havaya iki el ateş edince karakoldan iki polis, hakkında hemen yasal işlem yapmışlar, parmak izini alıp kendisini de nezarethaneye atmışlardır. Bilahare telefonlar çalışmış, serbest bırakılmışsa da haleti ruhiyesini anlamak zor değildir. Devletin savcısı, hakimi bir yana, tanıması imkânsız her polis ve karakol dahi kendisi için potansiyel bir tehditti. Devletin zirveleri ile irtibatlanmış bir kişi bu çelişkiler yumağı içinde ne yapmalıydı, ne yapabilirdi?
Güven Sazak'ın çiftliğine gittiğinde Ahmet Baydar'la, Drej Ali'yle, Hazine Müsteşarı Osman Ünsal'la birlikte olabiliyor, Sedat Bucak'ın yazıhanesinde siyasilerle bir araya geliyor ama BOTAŞ Boru Hattı temizliği için ihaleye girmek üzere Hadi Özcan'la finansman problemi konuşmak zorunda kalıyordu. (13)
Susurluk olayının pekçok görüntüsünde, Abdullah Çatlı vardır. Ama Çatlı'nın net resminin zemini, Ankara'nın silueti ile tamamlanmaktadır.
Topal cinayetinde Çatlı'nın parmak izi ortaya çıkmıştır. Ama Çatlı'nın ailesine bıraktığı toplam paranın 2 milyon DM olduğu dikkate alınırsa, sadece Topal'dan sızdırılan milyonlarca doların akibetini sormak gerekir. (Bu tahmin Başkanlığımıza değil Çatlı sempatizanı bazı kişilere aittir.)
Çatlı'nın dosyası yeniden açılmalıdır. Tüm ilişkileri, irtibatları bilinmektedir. İsviçre'den Türkiye'ye nasıl geldiği araştırılmalı, görevlendirilmeleriyle ilgili tüm bilgiler derlenmeli, Topal'ı Çatlı'nın ve polislerin öldürdüğü bilgisini MİT'in nasıl elde ettiğini ve İstanbul Emniyet Müdürü'nü tek sayfalık bir not'la nasıl uyardığını, niçin bu sonuca vardıklarını, hüviyeti hâlâ sisler içinde kalan uyuşturucu irtibatlısı gerçek Mehmet Özbay - Çatlı ilişkisinin detayları ortaya konmalıdır.
Hatta Abdullah Çatlı'nın kullandığı 12 ayrı hüviyet, pasaport, muhtemelen sürücü belgesi vs.'nin nasıl elde edildiği de ortaya çıkarılmalı. Çatlı'nın hangi tarihten itibaren, kimlerin emrinde hangi işlerde bulunduğu tesbit edilmelidir.
Böylece kamuoyunun Çatlı hakkında objektif bir karara varması ve devlet kurumlarının hata ve sevaplarıyla - caydırıcı olmaksızın - yıkanıp aklanması sağlanmalıdır.
Bu konudaki öneriler son bölümde sunulacaktır.
¯¯
Çatlı'dan bahsederken, kamuoyunun ilgisini çekmemiş bir konuya ilişkin tespitler (Ek: 11)'de Sn. Başbakan'ın dikkatine sunulmuştur.
Ek: 11'de yer alan konu, hukuk sisteminin tabii bir sonucu olarak ortaya çıkmış, sağ ve sol teröristler, eylemciler veya gruplar için kayda değer bir farklılık yaratmıştır.
Bir ceza hukuku profesörünün ve bir yüksek yargıcın katkısıyla hazırlanan notun Adalet Bakanlığı'nca değerlendirilmesi temenni edilecektir.
'''DİPNOTLAR'''
(12) İtirafçı İbrahim Babat, kendisine 7 yıl ceza alacağı vaadine rağmen 17 yıla mahkum olunca, İstanbul DGM Başsavcılığı'na ve Başbakanlık Teftiş Kurulu'na ifade vermek için dilekçe ile müracaat etmiştir. Müfettişlerin kendisiyle görüşmesinden önce (19.12.1997) de Kırklareli İstihbarat Şubesi Müdürü ile Jandarma Alay Komutanı Iİ. Babat'ı ziyaret edip "hatırını sorup, geçmiş olsun" derken, "dikkatli olmasını, devlete zarar vermemesini, davanın Yargıtay safhasında olduğunu" da söylemek ihtiyacını duymuşlardır.
(13) Boru hattındaki petrol artığı 20 bin ton çökeltiyi, tonu 10 dolardan ihaleyle alıp İskenderun Demir Çelik Fabrikaları'na tonu 250 dolara satmak için yapılan organizasyonun boyutlarını da düşünmek gerekir.
Behçet Cantürk Adı geçen jitem üyesi yeşil Mahmut tarafından öldürüldüğü düşünülmektedir
== SEDAT BUCAK VE BUCAK AŞİRETİ ==
Bucak aşireti hakkındaki bilgiler aşağıda takdim edilmektedir. Ancak bu bilgileri rapor haline getiren kamu görevlilerinin, çok dikkatli ve itinalı bir üslup kullandıkları dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Köken olarak Diyarbakırlı olan Bucaklar, 200 yıl kadar önce Diyarbakır'dan Siverek'e gelmişlerdir. Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra Şeyh Sait isyanı sırasında, Cumhuriyet'ten yana tavır almış ve isyancılara karşı savaşmışlardır.
Bucaklar üç kez (Atatürk zamanında, İ. İnönü zamanında ve 27 Mayıs'tan sonra) sürülmekten kurtulamamışlardır. Ancak, Şeyh Sait isyanından bu yana devletin yanında yer almışlardır.
27 Mayıs'tan sonra aşiretin lideri Celal Bucak ve Sedat Bucak'ın babası Hakkı Bucak, Yassıada'da bir süre tutuklu kalmalarına rağmen Siverek'teki iktidarlarını muhafaza etmişlerdir.
Ş. Urfa / Siverek ilçesinde 1980 yılı öncesinde de aşiretler arası çatışmaların yaşandığı bilinmektedir. Dolayısıyla Siverek, PKK ve KUK gibi iki Kürtçü örgütün aşiretleri yanlarına alarak olayları tırmandırmaya çalıştıkları bir yöredir.
Bucak aşireti "Zaza" olup, Demokrat Parti zamanından bu yana TBMM'nde temsilci bulundurmaktadır.
Sedat Bucak, amcası Mehmet Celal Bucak'ın ölümünden sonra, Bucak Aşireti reisi olmuştur.
Ş. Urfa milletvekili Sedat Edip Bucak'ın liderliğini yaptığı "Bucak Aşireti," Siverek ve Hilvan ilçelerine büyük ölçüde hakim olup, aşiret içerisinde kayda değer bir ayrılık - hizip bulunmamaktadır.
PKK'nın Ş. Urfa / Siverek'e verdiği önem ve bu alanda hakimiyet sağlama arayışlarına paralel olarak 1993 Eylül ayından itibaren Bucak aşiretinin de 350 - 400 civarında mensubunu silahlandırdığı bilinmektedir.
PKK'ya karşı sürdürülen mücadelede Eylül 1993 tarihinden itibaren tamamen Devlet yanında yer alan aşiretin, Siverek ve Hilvan'da 1000 civarında korucusu bulunmakta olup, bunlardan 350 kadarı devletten maaş alan "Geçici Köy Korucusu" statüsündedir.
Çoğunlukta olan ve devletin izni ile silah taşıyıp, görev yapan korucular ise, "Gönüllü Köy Korucusu" olarak sınıflandırılmaktadırlar. Ayrıca, aşiretin özel koruma olarak adlandırılan silahlı mensupları da bulunmaktadır. Özel koruma ve gönüllü korucular devletten maaş almamaktadırlar. (14)
Sedat Bucak'ın 1993 eylül ayından itibaren Siverek'e bağlı köyleri tek tek gezerek, PKK mensuplarını barındırmamaları uyarısında bulunduğu, yöredeki ikinci büyük aşiret olan İZOL aşiretinin de Bucaklar'ın kararını benimseyerek silahlandıkları mevcut bilgilerdendir.
Bucak aşireti liderliğinde başlatılan bahse konu çalışmalar, bölge halkında, aşiret mensuplarının güvenlik kuvvetlerinin kontrolü dışında hareket edebileceği endişesini doğurmuştur. Bazı eski suçlu ve işsizlerin Bucak grubuna sızdığı iddiaları, zaman zaman bazı mahallere gereksiz yere ateş açılması, halk üzerinde korku ve panik yaratmıştır.
S. Bucak Devlet Güvenlik Güçleri ile yakın işbirliği içerisinde aşiretini silahlandırmış, muhtelif tarihlerde Siverek'teki evinde yetkililerle toplantılar gerçekleştirmiştir.
Aralık 1993 ayında yine Siverek'teki evde yapılan bir toplantıda; S. Bucak, Korkut Eken'e kısa bir brifing vererek, devletten özellikle roketatar ve benzeri güçte silah istediğini dile getirmiştir. Keza S. Bucak, İl J. A. K. Alb. Seral Saral'dan da Jandarma bölgesinde "illegal adam alma yetkisi" istemiştir. Anılan, ayrıca PKK faaliyetlerinin Diyarbakır / Çermik'te yoğunlaştığı, Çermik'e de müdahale etmek istedikleri, ancak Çermik J. Blg. Komutanlığı'nın Bucaklar'a zorluk çıkardığını, benzer olumsuzlukların Viranşehir İlçe J.Bl.K.'lığı ile de yaşandığını belirtmiştir. Bunun üzerine Alb. S. Saral ve K. Eken bu olumsuzlukların süratle halli için girişimde bulunacaklarını taahhüt etmişlerdir.
Mezkûr dönemi müteakip Siverek ve çevresinde PKK'ya önemli darbeler vurulmuştur. Ancak bölgede mahalli güvenlik güçlerinin operasyonları tamamen BUCAK aşiretine devretme eğilimine girmesi, operasyonların aşiret ileri gelenlerince planlanması ve uygulanması, bölgede Devlet kontrolünün zayıflamakta olduğunu da ortaya koymuştur.
Bilahare aşiret mensuplarınca ilçe merkezinde gelişi güzel ateş açılması, bazı şahısların güvenlik güçlerinin bilgisi dışında evlerinden alınıp, sorgulanmaları, 29.11.1993 tarihinde Siverek'de bazı işyerlerinin Bucaklılar tarafından taranması, 07.12.1993 günü Siverek yakınlarında iki teröristin ölü ele geçtiği olayda yakalanan ve yer göstermesi gereken Hatun Taşkaya adlı milisin, Bucaklılar'ın otosunda trafik kazası sonucu 3 aşiret mensubu ile birlikte ölmesi, Bucak aşiretinin bölgedeki Kırvar, Karakeçili gibi aşiretleri de hakimiyeti altına alma girişimleri, Bucak aşiretinin kontrol dışı gelişimini ortaya koyar mahiyettedir.
Aşiretin Siverek bölgesinde PKK'ya karşı etkin olması, aşirete bazı ayrıcalıkların tanınmasını beraberinde getirmiştir. Kaçakçılığa adı karışanlara müsamahalı davranılmış, silah talepleri büyük ölçüde yerine getirilmiş, hatta havaya ateş ederek yaptıkları gövde gösterileri hoşgörü ile karşılanmıştır.
Keza, Bucak - Devlet ilişkileri mahalli üst düzey temaslarla sınırlı kalmamış, zamanın Em. Gn. Md. Mehmet Ağar ve OHAL Valisi Ünal Erkan ile çok samimi ilişkiler geliştirilmiştir. (Aşiret reisinin siyasi ilişkileri nedense zikredilmemektedir.)
Diğer taraftan, aşiret mensuplarından uyuşturucu ve silah kaçakçılığına adı karışanların sayısal olarak fazlalığı dikkat çekmektedir.
Dönem içerisinde, Bucak aşiretinin korucu başlarından Adil Akpirinç adlı şahsın, Ş. Urfa Emn. Md.'lüğü Narkotik Şb. ekiplerince yüklü miktarda eroinle yakalandığı öğrenilmiştir. (17.11.1997 Radikal)
Ancak, tüm yakalanmalarda konu aşiretten uzak tutulmakta, bireysel faaliyet olarak yansıtılmaktadır. Esasen bu tavrın dışına aşiret yapısı itibariyle, çıkmak mümkün olmamaktadır.
Aşiret ile PKK arasında husumet doğması ve çatışma çıkmasının, ideolojik olmaktan ziyade, PKK'nın aşiret dokusunu bozar tarzda propagandaya yönelmesi ve aşiretten "vergi" adı altında yüksek miktarlarda para talep etmesinden kaynaklandığı belirtilebilecektir.
Bucak aşireti korucuları, 1993 son dönemi itibariyle polis veya jandarma ile pusu faaliyetlerine katılmaya başlamıştır. Ayrıca aşiret mensupları, kendi aralarında haberleşmeyi sağlamak amacıyla merkezi Sedat Edip Bucak'ın evi olmak üzere telsiz sistemi oluşturmuşlardır.
"Bucak Aşireti Korucubaşı Bedir Yiğitbay'ın ocak 1997 itibariyle çevresinde yaptığı konuşmalarda "Bucaklar devlettir, devlet onlara hiçbir şey yapmıyor, aşiretin himayesindeki iki kişi Siverek / Çaylarbaşı - Susık (Bükeç 09-72) köyünde bulunmaktadır. Devlet soruşturması da bir şey yapamaz" şeklinde beyanda bulunduğu yolunda duyumlar alınmıştır.
Ayrıca Siverek'teki Kejan aşiretinin reisi Ahmet Kıran'ın, Bahçelievler katliamı ve Topal cinayetine adı karışan Haluk Kırcı'nın Sedat Bucak'ın evinde saklandığını ve kendisine yeni bir kimlik hazırlandığını açıklaması (21.10.1997 Radikal) üzerine, evinin bir bölümü DYP Siverek Belediyesi'nce yıktırılmıştır. (01.11.1997 Milliyet).
(KEJAN aşiretinin KIRVAR aşireti, Ahmet Kıran'ın da Ahmet Kırvar olduğu değerlendirilmektedir.)
Bu durum, aşirette yer alan şahısların kendilerini ayrıcalıklı gördüklerinin bir göstergesi olarak belirtilebilecektir.
Öte yandan, Bucak aşireti ileri gelenlerinin devletten toplu veya aylık para aldıkları hakkında bir belirlememiz mevcut değildir. Gönüllü korucular da aşiretten para aldıklarını kesinlikle beyan etmemektedirler.
Ancak, aşiret gelirlerinin özel ve gönüllü korucuların istihdamında kullanıldığı bir vakıadır. Başka bir deyişle aşiret, varlığını ve yapısını muhafaza için PKK ile yaptığı silahlı mücadeleyi devlete çok iyi pazarlayabilmiş, yasadışı davranışlılarını da bu sayede örtebilmiştir.
Susurluk olayını müteakip devlet kuruluşları nezdindeki itibarı bir ölçüde sarsılan Bucak camiası ile yöresel ilişkilerin daha ihtiyatlı sürdürüldüğü gözlenmektedir.
Bunun yanısıra, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)'nin devreye girmesi ile birlikte toprak ağalığından vazgeçmek isteyen bölgedeki aşiret reisleri, artık sanayi tesisleri kurma yarışına girmişlerdir.
GAP, bölgedeki aşiretlerin toplumsal rolünü de değiştirmeye başlamış, aşiretler ve reisleri artık sahip oldukları köy sayısı ve arazilerinin büyüklüğü ile değil, kurdukları sanayi tesisi sayısı ile yarışır duruma gelmişlerdir.
Bucak aşireti reisi ve DYP Şanlıurfa Milletvekili S. Edip Bucak'ın kardeşi Murat Bucak da, özelleştirilen bir teneke fabrikasını satın alarak sanayiciliğe başlamıştır.
Bu durum, yüzyıllardır bölgede birden fazla köye ve onbinlerce dönüm araziye sahip olarak bilinen bazı aşiret reislerinin, yatırımlar nedeni ile köylerini terk ederek, "ağalıklarına" son verip, çeşitli merkezlere yerleşmelerine neden olmuştur.
Sonuç olarak, bölgesel nitelikte de olsa aşiretin ve silahlı mensuplarının "devlet içinde devlet" görünümünden süratle uzaklaşmalarını ancak, iyileştirme girişimleri müddetince gönüllü korucuları dağıtma veya silahlarını kısa zamanda toplama gibi aşireti PKK'ya yakınlaştırıcı radikal uygulamalardan kaçınılmasının yararlı olacağı mütalaa edilmektedir.
Yukarıdaki satırlarda; "Devletten maaş alan 340 - 400 Geçici Köy Korucusu, devletin izni ile silah taşıyan Gönüllü Köy Korucusu, ayrıca aşiretin özel koruma olarak adlandırılan silahlı mensupları ibareleri ile Sedat Bucak İl Jandarma Alay Komutanı Albay Seral Saral'dan Jandarma Bölgesinde 'İllegal adam alma yetkisi' istemiştir cümlesi, bölgede güvenlik güçlerinin operasyonları tamamen Bucak Aşireti'ne devretme eğilimine girmesi, operasyonların aşiret ileri gelenlerince planlanması ve uygulanması, Bucak aşiretinin bölgedeki Kırvar, Karakeçili gibi aşiretleri de hakimiyeti altına alma girişimleri, kaçakçılığa adı karışanlara müsamahalı davranılması, silah taleplerinin büyük ölçüde yerine getirilmesi, aşiret mensuplarından uyuşturucu ve silah kaçakçılığına adı karışanların sayısal olarak fazlalığı, Korucubaşı Adil Akpirinç'in yüklü miktarda eroinle yakalanması" gibi ifadeler Bucak Aşireti'nin durumunu yansıtmaktadır.
"Aşiret ile PKK arasında husumet doğması ve çatışma çıkmasının, ideolojik olmaktan ziyade, PKK'nın aşiret dokusunu bozar tarzda propagandaya yönelmesi ve 'vergi' adı altında yüksek miktarlarda para talep etmesinden kaynaklandığı" şeklindeki değerlendirme özellikle Sayın Başbakan'ın dikkatine sunulmalıdır.
Bilhassa "aşiret, varlığını ve yapısını muhafaza için PKK ile yaptığı silahlı mücadeleyi devlete çok iyi pazarlayabilmiş, yasadışı davranışlarını da bu sayede örtebilmiştir" yorumu dikkate değer bir ifadedir.
Sonuç olarak da aşiretin ve silahlı mensuplarının "devlet içinde devlet" görünümünden süratle uzaklaştırılmaları, ancak aşireti PKK'ya yakınlaştırıcı radikal uygulamalardan kaçınılması gerektiği aşikardır.
Aşiretin, aşiret yöneticilerinin devletle ilişkilerinin gözden geçirilmesi, yasadışı tüm iş ve işlemlerinin özel bir çalışmayla ortaya konması gerektiği düşünülmektedir.
'''DİPNOTLAR'''
(14) Yörede uzun yıllar çalışmış bir hukukçu, Bucaklar'ın emrindeki korucuların sayasının 20 bin olduğunu, adam başı 10 milyon ödense bu kaynağın nereden geldiğinin sorulması gerektiğine işaret etmektedir.
== ÇETELER ==
Kamuoyunun gündemine gelen çeşitli çeteler oluşmuştur. Bunlardan Kocaeli Çetesi (Hadi Özcan), Söylemezler Çetesi ve Yüksekova Çetesi dikkatleri çok fazla çekmiştir.
Her üç çete oluşumu da yargıya intikal etmiştir. Ancak olaylar bitmemiştir. Hadi Özcan'ın tutuklanması ve çete reisi olduğu iddiaları ve yapılan yayınlar kendisinin önemini ortaya çıkarmış, hapishanede olması bile haber gönderip adamları vasıtasıyla haraç toplamasını ve Alaattin Çakıcı gibi gücünün artmasını engellememiştir. Hadi Özcan gibi garip ve hasta ruhlu bir kişinin bu duruma gelmesi ilgi çekicidir. Emniyetin de, MİT'den Eymür grubunun da, Jandarma'nın da adı geçenle ilişkileri, irtibatları vardır. Kocaeli Emniyet Müdür Muavini Cemal Şencan'ın dosyası incelendiğinde olayların kamufle edilmesi için Cemal Şencan'ın kurban seçildiği ortaya çıkacaktır.
Afganistan ve İran üzerinden yurda giren ve Adapazarı - Bolu - İstanbul üçgeninde işlendikten sonra mamul olarak Avrupa'ya gönderilen uyuşturucu trafiğinde geçiş noktası olan Kocaeli'nde çetelerin ortaya çıkışı, ayrıca Jandarma Alay Komutanı Veli Küçük, Emniyet Müdürü Nihat Camadan ve Affan Keçeci'nin adlarının çeşitli olaylara karıştırılmış olması, yorum ve spekülâsyonları artırmış, bölgenin "şeytan üçgeni" olarak adlandırılmasına sebep olmuştur.
Bölgeyle ilgili olarak kapsamlı değerlendirmelere başvurulmaması, adı çeşitli iddialara karıştırılmış görevliler hakkında tatminkâr açıklamaların ve soruşturmaların yapılmaması, Çete'nin varlığının ve devamının en büyük delili olarak algılanmasına yol açmıştır.
¯-
Yabancı pasaportlu olmaları sebebiyle Yabancı Sermaye Dairesi'nin verdiği izinle Türkiye'de çalışan ve faili meçhul bir cinayete kurban giden Asgar Smitko ve Lazem Esmaeili'nin durumu da çeşitli istifhamlara yol açmaktadır.
Her ikisi, kumarhaneden çıkıp gece 3.40'da 34 RZU 47 nolu Mercedes'e binmişlerdir. Ataköy'de tepe lambası yanan bir polis otosu tarafından durdurulmuş, kontrol edilmiş, araç Yeşilyurt demiryolu köprüsü altında boş olarak bulunmuştur.
Adı geçenlerin 1939'dan beri uyuşturucu ticareti yaptıkları, sahte pasaport düzenlemekten yakalandıkları, emniyetçe müteaddit kereler ülkeden çıkarılmak istendikleri, her defasında MİT'in müdahalesiyle ikametlerinin uzatıldığı, aynı aileye mensup Ahmad Esmaeili'nin "uyuşturucu kaçakçılığını üst düzeyde yürüten kişilerle birlikte olduğu" ve vatandaşlığa alınmasının sakıncalı bulunduğu emniyet dosyalarından elde ettiğimiz bilgilerdir. Her ikisinin kaybolmasından sonra fakat öldürülmelerinden önce ailenin Yeşil'e haraç ödediği de hatırlatılmalıdır.
Asgar Smitko, emniyet istihbaratının yazılarına ve tespitlerine göre bir çok yasadışı faaliyetinin yanısıra İran'ın Humeyni Rejimi'nden o günün şartlarına göre çok büyük meblağ ile çok miktarda silah almış, İstanbul'daki rejim muhaliflerini İran Gizli Servisi'ne haber vererek öldürtmüştür. Bu bilgiler üzerine, emniyet, adıgeçen kişiyi bulunduğu yerden derhal sınırdışı etmek istemiş, tüm valiliklere çekilen faksla bu emir bildirilmiş olmasına rağmen MİT Müsteşarlığı bu girişimlere, kendisinden istifade edildiği gerekçesiyle, beş, altı devamlı yazışmalarla engel olmuştur ama ocak 1995'te kaçırılması ve öldürülmesine kimse engel olmamış veya olamamıştır.
Bu tesbitler Sn. Başbakan'a yorumsuz sunulacak kadar açıktır.
Söylemezler çetesiyle ilgili gelişmeler daha ilgi çekicidir. Söylemezler ve M.Sena Söylemez, Bucak aşireti ileri gelenlerinden Osman Bucak'ı öldürmek amacıyla, beraberlerinde Siirt İl Jandarma Komutanlığı'nda görevli Üsteğmen Can Köksal ve tetikçi Fevzi Şahin olduğu halde Mersin'e giderken 11.6.1996'da Adana - Pozantı mevkiinde, İstanbul ve Adana Emniyet Müdürlükleri ekipleriyle girdikleri silahlı çatışma sonucunda yakalanmışlardır.
Söylemezlerle ilgili tahkikat genişletilirken aralarında 3'ü emniyet 7'si TSK mensubu 20 kişi daha yakalanmıştır.
Neticede Söylemez kardeşlerin büyük bir organize suç şebekesi oluşturdukları, şebeke içinde istihbarat, silâh ve korunma sağlamak için bazı emniyet ve TSK mensuplarını maddi menfaat karşılığı istihdam ettikleri, yasadışı yollardan kazandıkları kara parayı aklamak amacıyla, gayri menkul alımına yöneldikleri belirlenmiş, muhtelif davalar birleştirilerek İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne intikâl ettirilmiştir.
Ek: (12)'de yapılan operasyonlarda ele geçen silah ve mühimmat ile çete tarafından gerçekleştirilen eylem listesi ve diğer bilgiler sunulmuştur. Listenin tetkiki ile olayların "gizlice" cereyan edemeyeceği, irtibat, iltisak, işbirliği ve korunmanın boyutlarını açıkça gösterdiği anlaşılacaktır. Ve böylesine bir grubun ilgili tüm birimlerin bilgisinden ve ilgisinden kaçırılarak teşekkül ettirilebildiğine inanmak için hiçbir makul sebep yoktur. Çeteleşme süreci güvenlik birimlerinin gözünden kaçmış ise devletin tüm iç güvenlik sistemini revize etmesi ihtiyacı ortaya çıkmış demektir. Bu sürece göz yumulmuş ise revizyon ihtiyacı daha farklı ama daha yüksek boyutlarda olmak gerekir.
¯¯
Yüksekova Çetesi Güneydoğu'da cereyan eden olayların en somut örneğini oluşturmuştur.
Olayların gelişimi kısaca aşağıdaki gibidir.
Hakkari / Yüksekova'da odaklaşan olayların tırmanma süreci özellikle PKK mensubu Havar kod Kahraman Bilgiç'in 1994 yılının ilk aylarında güvenlik güçlerine teslim olarak itirafçı statüsünde Yüksekova Dağ Komando Tabur Komutanlığı ve Sınır Tabur Komutanlığı ile birlikte PKK'ya yönelik operasyonlara katılmasıyla başlamıştır.
Adıgeçen Diyarbakır DGM tarafından alınan ifadesinde; "Yüksekova Sınır Tabur Komutanı Kanber Oğur'un kendisine bir ekip kurarak PKK adına para toplama teklifini getirdiğini fakat kabul etmediğini, devamında Yüksekova'ya gelerek Dağ ve Komando Komutanlığı ile birlikte PKK'ya yönelik operasyonlara katıldığını ve bu operasyonlar esnasında tanıştığı bazı GKK'lar tarafından aynı paralelde bir teklifte bulunulduğunu" dile getirmiştir.
Yine aynı ifade de, "bölgede PKK adı altında para toplama faaliyetlerinin yürütüldüğü, uyuşturucu kaçakçılığına yönelik operasyonlarda şahsi çıkar karşılığında kanunsuz uygulamaların yapıldığını, bölgenin ileri gelen aile mensuplarının kaçırılarak fidye istendiği, K.Irak'tan Türkiye'ye yönelik olarak menşei belli olmayan küçükbaş hayvan kaçakçılığı gerçekleştirildiği ve bu faaliyetlerin bizzat Yüksekova Tugay Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Albay Hamdi Poyraz, Yüksekova Sınır Tabur Komutanı Yarbay Kanber Oğur ve Dağ Komando eski Tabur Komutanı M.Emin Yurdakul'un bilgisi dahilinde cereyan ettiği" belirtilmektedir.
Hakkari CHP eski Milletvekili Esat Canan'ın yeğeni Abdullah Canan'ın 17.01.1996 tarihinde Yüksekova'dan Hakkari'ye giderken kaybolması, 21.02.1996 tarihinde de Yüksekova yakınlarında ölü olarak bulunması ile birlikte Canan ailesinin ve bölge halkının Abdullah Canan'ın ölümünden Binbaşı M.Emin Yurdakul'u sorumlu tutmasını müteakip olaylar kamuoyuna yansımaya başlamıştır.
Anılan dönemde bölgede görev yapan Ast.Sb.Kd.Bşçvş. Hüseyin Oğuz'un iltisaklı olduğu Tahir Baskın isimli şahsın, Eylül 1996 tarihinde Yüksekova Sınır Jandarma Tabur Komutanlığı'na gelerek "Yüksekova Çetesi"ne ilişkin ihbarda bulunması ile birlikte, TBMM Susurluk Komisyonu'na ifade veren Hüseyin Oğuz ve Diyarbakır DGM tarafından sorgulanan itirafçı PKK mensubu Havar kod Kahraman Bilgiç'in ifadeleriyle olaylar resmiyet kazanarak yargıya intikal etmiştir.
Havar kod Kahraman Bilgiç'in ifadeleri doğrultusunda; Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şubesi tarafından 02.03.1997 tarihinde Hakkari / Yüksekova'da gerçekleştirilen operasyon neticesinde, İsmet Ölmez, Kemal Ölmez, Hasan Öztunç, Abdullah Ölmez isimli şahıslar çeşitli çap ve markadaki kısa ve uzun namlulu silahlarla ele geçirilmiştir.
Bilahare anılanlarla iltisaklı ve DYP Hakkari Milletvekili Mustafa Zeydan'ın yeğeni Yüksekova Belediye Başkanı Ali İhsan Zeydan, Esendere Belediye Başkanı Tahir Akarsu ve Et-Balık Kurumu Müdürü Fahrettin Akarsu 03.03.1997, Binbaşı M.Emin Yurdakul 15.03.1997, Albay Hamdi Poyraz 18.03.1997 tarihlerinde yapılan uygulamalarla gözlem altına alınmışlardır.
Bu şahıslardan Ali İhsan Zeydan'ın 1993 yılına kadar EBK'da çalıştığı maddi durumunun iyi olmadığı, Belediye Başkanı seçildikten sonra durumunun hızla düzeldiği, Belediye, Köy Hizmetleri, Tarım Müdürlüğü ve PTT araçları ile uyuşturucu sevkiyatı yaptığı tesbit edilmiştir.
Bu çeteyle ilgili olarak yapılan operasyonda ele geçen silah ve malzemelerin listesi, güvenlik kuvvetlerinin gözü önünde neler yapılabildiğinin çarpıcı bir örneğidir.
'''Operasyonda ele geçen silah ve malzemeler:'''
'''İsmet Ölmez'in ikametgâhında:'''
- 4 adet ruhsatlı Kaleşnikof piyade tüfeği,
- 1 adet Kubi marka ruhsatlı silah,
- 1 adet tamburalı şarjör,
- 1460 adet Kaleşnikof mermisi,
- 3 adet çeşitli çap ve markalarda tabanca ile 5 adet şarjörü ve 41 adet mermisi,
- 2 adet uzun namlulu silahlara ait dürbün,
- 2 adet PKK'nın kullanmış olduğu el telsizi,
- 2 adet Rus yapısı parça tesirli el bombası,
- 1 adet Ericsson marka cep telefonu,
'''Kemal Ölmez'in ikametgâhında;'''
- 3 adet Kaleşnikof piyade tüfeği (biri ruhsatsız), 15 adet şarjörü ve 1040 adet mermisi ile birlikte,
- 4 adet çeşitli çap ve markalarda ruhsatlı tabancı ile 7 şarjörü ve 11 adet mermisi,
- 2 adet M.K.E. yapımı parça tesirli el bombası,
- 1 adet Ericsson marka cep telefon,
'''Abdullah Ölmez'in ikametgâhında:'''
- 1 adet Kaleşnikof piyade tüfeği, 4 adet şarjörü ve 120 adet mermisi,
'''Cemal Ölmez'in ikametgâhında;'''
- 4 adet Kaleşnikof marka piyade tüfeği (ikisi ruhsatsız), 18 adet şarjörü ve 500 adet mermisi ile birlikte,
- 1 adet law silahı,
'''Hasan Öztunç'un ikametgâhında;'''
- 5 adet Kaleşnikof piyade tüfeği (dördü ruhsatsız), 18 adet şarjörü ve 1672 adet mermisi,
- 1 adet Kubi marka silah,
- 2 adet çeşitli çap ve markalarda ruhsatlı tabanca, 2 şarjörü ve 25 adet mermisi,
- 1 adet el telsizi,
- 1 adet telsiz şarj kutusu,
- 1 adet mobil telefon,
- 3 gram afyon sakızı;
'''Ali İhsan Zeydan'ın ikametgâhında;'''
- 12 adet Kaleşnikof marka piyade tüfeği, 8 adet şarjörü ve 1660 adet mermisi,
- 1 adet G-3 marka piyade tüfeği, 2 adet şarjörü ve 33 adet mermisi,
- 3 adet roketatar,
- 12 adet roketatar mermisi,
- 1 adet bombaatar,
- 1 adet Star marka tabanca,
- 1 adet Uzi marka makineli tabanca ve 6 adet şarjörü,
- 1 adet av tüfeği,
- 2 adet değişik çap ve markalarda tabanca, 5 adet şarjörü ve 21 adet mermisi,
- 2 adet Thomson marka silah ve 50 adet mermisi,
- 320 adet bcs mermisi,
- 1 adet dürbün,
- 1 adet kama,
- 1 adet seyyar dipçik,
'''A.İ.Zeydan'ın koruması Ömer Ağırbaş'ın ikametgâhında;'''
-1 adet Kaleşnikof marka tüfek,
'''A.İ.Zeydan'ın şoförü Oğuz Baygüneş'in ikametgâhında;'''
- 1 adet 14'lü tabanca,
- 14 adet mermi, ele geçirilmiştir.
Böylesine bir gelişmenin münferit bir olay olduğunu ifade etmek mümkün değildir.
¯¯-
Önceki bölümlerde bazı telefon numaralarıyla ilgili olarak, ayrıntı bilgileri çerçevesinde tesbitler yaptırıldığı hususu nakledilmişti. Bu tesbitlerde yargı için delil olmasa dahi, tedbir almaya ve çeteleri dağıtmaya kararlı bir idare için yeteri kadar ışık vardır.
Ömer Lütfü Topal'ın en fazla aradığı ikinci kişi, ortağı Ali Fevzi Bir'dir. A.F. Bir ise polisler Oğuz Yorulmaz, Mustafa Altunok ve Abdullah Çatlı ile irtibatlıdır.
Topal'ın resmi işlerini takibeden bir kişi, Maliye Bakanlığı'nda Bakan özel numarasından aşağı doğru her kademeyle temastadır.
Saray Halı - Kurmel grubuyla, Susurluk denince akla gelen herkesin irtibatı görünmektedir.
Mehmet Eymür, telefonu ile Meral Akşener'i, DYP Genel Merkezini, Gazeteci Nurcan Akad'ı, Tolga Şakir Atik'i, Özer Çiller'i, Mehmet Ağar'ı, Adil Öngen'i aramaktadır.
Sedat Peker, (Memiş Tavukçu adına kayıtlı) 532-243 61 11 numaralı telefonu ile Jandarma İstihbaratı'na kayıtlı numaraları arıyor. Ali Yıldız adına kayıtlı 532-264 27 01 ve 262 83 14 numaralı telefonlardan Sedat Peker aranıyor.
Sedat Peker, Veli Küçük'ü pek çok kere arıyor. Telefon ayrıntı faturalarının toplamının ise, bu kişilerin legal gelirlerini aştığı görülecektir.
Yeşil, Ankara'dan Jandarma İstihbaratı'nı, JİTEM komutanı Nurettin Ata'yı aradığı gibi aynı numaradan Macaristan'da Sayın Yılmaz'a saldıranları da arıyor.
İncelemeleri sürdürünce Sedat Peker, Sami Hoştan, Abdullah Çatlı, gerçek Mehmet Özbay ve Topal'a ait gazino telefonları, Hadi Özcan ve daha pek çok telefonun Yeşil'e ait 542-214 50 21'i aradığı ortaya çıkıyor.
Bir diğer konu, pekçok kişiye verilen polis kimliğidir. Ankara emniyetinden verilen ehliyetlere ve pasaportlara da araştırma kapsamında bakmak gerektiği iddia edilmektedir. Sonraları Cemil Serhatlı'nın bunları toplattığı da önemli bir iddiadır. Tarık Ümit'e verilen yeşil pasaportları adıgeçenin sahiplerine dağıttığı da bir tanığın anlatımıdır.
Macaristan'da Sn. Başbakan'a vaki saldırıda kullanılan telefon numaralarıyla irtibatlı ve yoğun bir telefon trafiğine ilişkin bir bilgisayar disketi Başkanlığımızdadır. Yapılacak bir araştırmanın, şaşırtıcı irtibatları ortaya çıkaracağı düşünülmektedir.
Bütün bu çete faaliyetlerini Susurluk olayı adıyla vasıflandırmaz ve topyekün ıslah projeleri ele alınmazsa, mahalli çetelerin ve kabadayıların devlete diklenecekleri zamanın çok uzakta olmadığını söylemek kehanet sayılmayacaktır.
¯¯-
Çetelerden söz edilirken Susurluk'la bağlantısı hiç kurulmayan bir diğer konudan, Çete denemese bile bir gruplaşmadan bahsetmekte zaruret vardır.
Baştan beri zikredilen olaylar, kişiler ve faaliyetleri müstakil veya birbirinden bağımsız işler olarak algılamak son derece yanıltıcıdır.
Tarlanın bir köşesinde beliren yabani otun diğer köşedeki yabani otla cins ve tür benzerliği olmayabilir. Çiftçinin tarlasını kaplayan yabani otları görüp bunların niçin belirdiğine şaşırması yerine tarlasını bakımsız bıraktığını kabullenmesi gerekir. Ülkede cereyan eden olaylarında, Güneydoğu'daki şartlardan etkilenip, kamu yönetimindeki tercihlerden beslendiği aşikârdır.
Bu tercihlerin müşahhas bir örneği kamu bankalarında görülmektedir.
Şekerbank menşeili bir grup bürokrat 1992 ve sonrasında kamu bankalarında yönetici olarak çalışmışlardır. Bu grup 1992 - 1996 döneminde bir aile holdinginde görülebilecek bir şekilde bankadan bankaya dolaştırılmışlardır.
Bu tablo ilk nazarda sadece ilgi çekicidir. Ve fazla yorum yapmaya imkân vermez. Ancak Nurettin Şenözlü'nün yasaların imkân vermemesine rağmen Yüksek Denetleme Kurulu'na önce üye, sonra da Başkan yapılmaya teşebbüs edilmesi ilgi çekicidir. Halkbank, Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Emlakbank, Yüksek Denetleme Kurulu tarafından denetlenmektedir. Böylece işlemler ve denetleme, aynı ekibin eline terk edilmiş olacaktı. Bankacılık işlemlerinde son beş yılda önemli problemler ortaya çıkmamış ise bu bürokratik tasarrufları kaygı ile değerlendirmek uygun olmazdı. Gerçekte ise son yıllarda, Kamu Bankalarında kaygı verici gelişmeler olmuştur. Kamu Bankaları belirli gruplara ve Holdinglere, firmalara ödeyebileceklerinden çok daha fazla krediler açmış, limitlerin zorlanması gündeme gelince off - shore Bankalar kredilendirmeye devam etmiş, bir çok firmaya leasing işlemleri yapılmış, bu da yetmemiş ve yurtdışı ortaklık olan Bankalardan krediler açılmıştır.
Bazı bankalar, belli sayıdaki firmanın bankası görünümü almış, plâsmanlar az sayıda firma üzerinde toplanmış, banka riski arttırılmış olmaktadır.
Banka limitlerinin zorlanması bir diğer işlemi gündeme getirmiştir. Türk Bankalarının verdiği teminat mektupları ile yurtdışı kredilere müracaat edilmiş ve on milyonlarca dolarlık krediler kullanılmıştır. Vadesi geldiğinde teminat mektuplarının çok büyük kısmı bankalarca ödenecektir.
Firma bazında verilecek sayısız örnek vardır. Meselâ Vakıflar Bankası plâsmanlarının büyük bölümünü az sayıdaki firmaya tahsis etmiştir.
Emlakbank, zararda olmasına, yüksek maliyetli konutlarını pazarlayamamasına rağmen konut üretimine devam etmiş, Banka zararı pahasına firmalar kârlarını sürdürmüşlerdir. Halkbank küçük ve orta ölçekli işletmeler yerine yine belli firmalara yönelmiş, sayısız ve bankacılıkla telif edilmeyecek işlem yapmışlardır.
Bankalardan kamunun kaybının ne olduğu belli bile değildir. Kamu bankasından döviz olarak alınan kredi, piyasa rayicinin üzerindeki bir orandan yine aynı bankaya TL. mevduatı olarak yatırılmış, banka her iki noktadan zarara uğratılırken firma avantajına bilerek sebep olunmuştur.
Vakıfbank'tan libor + 2 ile kredi kullanan bir grup, kendi bankasında dövizi libor + 7 ile satmaktadır.
( RAPORDAKİ 99 NUMARALI SAYFA "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
== DEĞERLENDİRME (15) ==
Susurluk olayının genel değerlendirmesi, sıkıntı veren bir görünüm arzetmektedir.
Bir tarafta olaylar, gruplaşmalar, kabadayılar, kanunsuz kazançlar ve yasadışı işler, şikâyetler vardır, bir tarafta da kamu kurumları. Üstelik kamu kurumlarının içinde Türk halkının ve kamu yönetiminin her zaman hassas olduğu, gelişigüzel bir tartışmaya konu etmemeye çalıştığı Silahlı Kuvvetler mevcuttur.
Önce bu konuya açıklık getirmede isabet olacağı düşünülmüştür.
Susurluk olayı ile Silâhlı Kuvvetlerin irtibatı nereden doğmaktadır?
Susurluk, Ankara'daki tercihlerden kaynaklanmış, OHAL bölgesinde gelişmiş ve ülkenin büyük merkezlerine taşınmış, oralardaki uygun olay, kişi ve grupları bünyesine alarak genişlemiştir. Neticede çok yönlü ve derinliğine bir ilişkiler yumağı oluşmuş, devlet kurumları ve yöneticiler bilerek bilmeyerek devrede olmuşlardır. Bu olay devlet kurumları ve yöneticilerle ilgili olmasa, sadece önemli bir polisiye hadise haline gelecek, basının 3 - 5 günlük ilgisinin dışında sansasyonel bir etkisi olmayacaktı.
Silâhlı Kuvvetler'in, özellikle Jandarma'nın adının sık sık geçmesi ilgiyi ve kamuoyunun tereddütlerini yoğunlaştırmaktadır.
Jandarmanın yanında Özel Harp Dairesi ve kamuoyunca çok bilinmese de Özel Kuvvetler Komutanlığı tartışılır olmuştur.
Bu konuyu kısaca değerlendirmeye almak gerektiği düşünülmektedir.
== ÖZEL HARP ==
Askeri İstihbaratta emir - komuta zinciri, sıkı askeri hiyerarşi içinde hiçbir zaman kopmamıştır. Dolayısıyla Askeri İstihbarat, jandarmada, poliste hatta -zaman zaman- MİT'te müşahede edilen kontrol dışı eylem ve faaliyetlerden zaafa uğramamıştır.
Özel Harp Dairesi, zaman içinde Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak gelişmiş, daha çok rütbeli görevliler esas alındığından geçici erat pek az sayıda olagelmiştir. Halen de birkaç alay halinde, profesyonel bir ordunun çekirdeği olacak şekilde tesis edilmiştir.
Bu yapının, sivil yan unsurlarla desteklenmesi cihetine de gidilmemiş, askeri disiplin hiçbir noktada zayıflamadığı için ihtilâtlar ortaya çıkmamıştır.
== JANDARMA ==
Jandarma İstihbaratı geçmişte, çok küçük, güçsüz hatta illerdeki asayiş istihbaratı mertebesindeydi. Hulusi Sayın Paşa'nın Kurmaybaşkanlığı döneminde JİTEM geliştirilmiştir. Mahalli lisanları konuşan insanlarla takviye edilmiş ve yavaş yavaş güçlenmiştir. Ama hiçbir zaman MİT veya Askeri İstihbarat seviyesine ulaşamamıştır. Zaten buna ihtiyaç da yoktu. PKK'nın 80'li yıllarda yarattığı silahlı mücadele ortamı, Jandarma İstihbaratı'nın kaynağı olmuştur. Dolayısıyla JİTEM büyük ölçüde varlık sebebi olan Güneydoğu problemine bağlı olarak bir gelişme çizgisi takibetmiştir.
Ancak JİTEM'e alınan itirafçılar ve mahalli unsurlar zaman içinde başıboş ve serbest kalınca, başlı başına bir büyük problemin kaynağını oluşturmuşlardır.
Sadece mahalli unsurlar değil istihbaratta çalışanlar da askeri hiyerarşinin dışında kalmışlardır. Binbaşı Cem Ersever, daha yüksek rütbelilerin bulunduğu bir ortamda müstakilen hareket edebilmiştir.
Mahalli unsurların ve itirafçıların teşkil ettiği gruplar ise, Jandarma tarafından her zaman kullanılmışlardır. "Ateşi maşayla tutmak" haklı ve yerinde bir davranış olsa da, oluşan hava içinde itirafçı grupları zaman içinde serbest ve başıboş kalmışlardır. Alaattin Kanat bu gruptan tanınmış bir itirafçıdır. En meşhuru ise zalimliği ve öldürdüğü insan sayısının fazlalığı ile tanınan Mahmut Yıldırım - Yeşil'dir. Yeşil Şafii Kürttür. Bu grup, Alevi Kürtleri en büyük hasım olarak görür ve kabul eder. Çocukluğundan beri teneffüs ettiği bu hava Yeşil'i Alevi Kürtlere karşı sadece menfaat, haraç vs. kaygılarıyla değil dini motiflerin de etkisinde aşırılıklara yöneltmiştir.
Jandarma İstihbaratı'nda çalışan personel, subay ve astsubaylar Güneydoğu'dan dönmelerinden sonra görevlendirildikleri batı bölgelerinde de eski elemanlarla gruplaşmak, emekli olduktan sonra da ilişkileri sürdürme alışkanlığı içinde olmuşlardır. (16)
Dikkati çeken husus, Güneydoğu'da savaşan değil özellikle istihbarat yapan unsurların, öğrendiklerini daha sonraki yıllarda ve yaşantılarında kullanıyor olmalarıdır. (17) Kullanılan araçların sertliği ve PKK'nın başvurduğu metodların acımasızlığı, mücadeleyi yürütenlerin bazılarının daha sonra da benzer metodları kullanmalarına sebebiyet vermektedir.
(RAPORDAKİ 103 VE 104 NUMARALI SAYFALAR "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
...gibilerine yönelik olanlar amacına ulaşmış ve PKK'ya sıcak çatışmalardan fazla zarar verdirilmiştir. Ancak Güneydoğu İllerindeki sıradan kişilerle sadece Kürtçü olarak tanınan ve PKK'yla doğrudan ilişkisi olmayan şahıslara yapılanlar ise tüm çalışmalara zarar vermiştir.
Özellikle Güneydoğu'da bu tür çalışmaların içinde yer alan bazı görevlilerin ve itirafçıların büyük merkezlere kaymaları, maddi menfaate düşüp yozlaşmaları ile ilişkili olmuştur.
Yukarıda özetlenen gelişmeler, 1993 ve sonrasını özetleyen bölüm devlet üst yönetiminin tercihlerini aksettirdiği kadar sorunlar da, çok kısa da olsa aksettirmektedir.
Aslında çizilmiş olan çerçeve ve kamu kurumlarının işbirliğini anlatan satırlar gerçekle fazla uyuşmamaktadır.
Terörde başarılar sağlandığı, PKK'nın geri çekilmeye başladığı ve PKK için zor günlerin geldiği aşikardır. Bu neticenin topyekûn bir mücadeleyle istihsal olunduğu şüphesizdir.
Ancak daha önceki bölümde takdim edilen olay ve gelişmelerle birleştirildiğinde ciddi farklılıkların ortaya çıktığı ve kamu kurumları arasında belli tavırların geliştiği ve kamplaşmalar olduğu bilinmektedir.
Temel sorun şudur; polisin, jandarmanın, hatta MİT'in örtülü faaliyetlerle ilgili çalışmaları başta emniyet olmak üzere bu kurumları kamuoyunun önüne sermiş, hatta çalışmalarını engelleyecek duruma getirmiştir.
Güvenlikle ilgili kurumlarda ise itici ve yönlendirici güç Silahlı Kuvvetlerdir. Özel Harp Kuvvetleri ise, Özel Harekat Timleriyle örtülü diğer etkili çalışmaları yürütmüşlerdir. Fakat maddi menfaate yönelik işlere (Senar ER olayında Nafiz KARACAN gibi örnekler hariç) askerler karışmamıştır. Karışanlar da tasfiye edilmiştir. Farklılık herhalde yönetimde, yönetende ve anlayıştadır.
Konunun sadece disiplin ile izah edilebileceği düşünülebilirse de Jandarmanın niçin diğer askeri birliklere değil de polise yakın olduğunu izah etmek gerekir.
İllegal Faaliyetlerin kaynaklarından, sebep, gelişme ve neticelerinden bahsederken ifade edilen temel tespit; illegal faaliyetlerin, PKK ile mücadele bağlamında gelişme gösterdiğidir. PKK tehdidinin kontrol altına alınabilmesi için öncelikle Devlet yanlısı olarak tanınan aşiretlerden yararlanma yoluna gidilmiş, Pişmanlık Yasası çerçevesinde itirafçılar ve Geçici Köy Korucuları sistemi de PKK'ya karşı mücadele unsurları haline getirilmiştir.
Suça yatkın kamu görevlilerinin devreye girmesi ve kişisel çıkarların, merkezi tercihlerle bağdaşması ile bugün "çete" olarak vasıflandırılmış yozlaşmış ilişkiler ortaya çıkmıştır.
"Doğu ve Güneydoğu'da feodal yapının mevcudiyeti, aşiretler arası çelişkiler, GKK sisteminin özünün feodal yapıya dayanması, aşiretlerin İran ve Kuzey Irak'ta uzantılarının bulunması, bölge ekonomisinin geçmişten bu yana başta uyuşturucu olmak üzere kaçakçılık temelinde şekillenmesi gibi unsurlar da illegal faaliyetlere kaynak yaratmada etkili olmuştur.
OHAL Bölgesi'nde illegal faaliyetler içinde yer alan şahısların ve itirafçıların deşifre olmaları, güvenlik kuvvetlerinin kendilerinden istifadeden vazgeçmeleri veya kendilerine görev verenlerin Batı İllerine atanmaları halinde bu şahısların da büyük şehirlere kaydıkları görülmektedir. Kısa bir dönemde mevcutlara ilaveten yeni ve illegal oluşumlar meydana çıkmaya başlamıştır. Emniyet ve Adliye kayıtlarında bu konuda çok sayıda bilgi ve dosya mevcuttur."
Yapılacak iş bu noktada şekillenmektedir. Mevcut ve halen devam eden illegal faaliyet ve oluşumlara engel olmak, bu amaçla da konuların üzerine cesaret ve kararlılıkla gitmek.
Ancak önce koordinasyonu sağlamak veya yeniden tesis etmek gereklidir. Uzmanlar öncelikle istihbarat alanındaki koordine noksanlığına işaret etmektedirler. Bu alandaki sorunları 1. Kaynaklarla, 2. Ortak çalışmayı gerektiren konularla, 3. Teknik çalışmalarla ilgili olanları ayrı ayrı tasnif ederek incelemektedirler. Fakat bu sorunlar Polis - Jandarma ve MİT arasında icra karmaşası olarak da yaşanmaktadır. Dolayısıyla öncelikli hedef, yetki-sorumluluk sınırlarının netleştiği koordinasyon olmalıdır.
== UYUŞTURUCU KAÇAKÇILIĞI ==
Çetelerden bahsederken Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı'ndan mutlaka söz etmek gerekir. Bu sektörde inanılmaz kâr oranları vardır. Kaçakçılar artık kazançlarını aklamak ve toplumda saygın kişiler olma yolunda da oldukça mesafe almışlardır.
Bu konuda uzmanlar tarafından hazırlanmış dokümandan kısa bir bölüm aynen sunulmaktadır.
"Ülkemizde meydana gelen uyuşturucu madde yakalamaları ile ilgili olarak mevcut bilgilerin değerlendirilmesi sonucu; yakalanan şahısların yakın akraba oldukları, aralarında ortaklık bağının bulunduğu ve aynı yerin nüfusuna kayıtlı oldukları dikkati çekmiştir. Bu şahısların organize bir faaliyet içerisine girdikleri görülmüş olup uluslararası kişi ve gruplarla irtibata geçerek sınır tanımaz organizasyonlar kurmak suretiyle, özellikle terör örgütlerinin finans kaynağını oluşturan Aile Organizasyonları halini aldıkları anlaşılmıştır.
Ülkemizde faaliyet gösteren Organizasyonların büyük çoğunluğu Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi kökenlidirler. Eskiden küçük miktarlarda esrar kaçakçılığı ile işe başlayan gruplar 1980'li yıllardan itibaren eroine talebin artması ve kârının yüksek olması sebebiyle organize olarak kaçakçılık faaliyetlerini bu yöne kaydırmışlardır.
Genel olarak uyuşturucu madde organizasyonları ele alındığında;
a) Organizasyonların iç içe faaliyet gösterdikleri ve diğer suç organizasyonları ile irtibatlı oldukları anlaşılmaktadır. Bu organizasyonlar birbirleri arasında güçbirliği yapmak ve güveni pekiştirmek düşüncesiyle kız alıp vermek suretiyle akrabalık bağı oluşturma veya mevcut olan bağı daha da güçlendirme cihetine gitmektedirler. Ayrıca organizasyonlar arasındaki ilişkileri sağlayan diğer bir unsur ise organizasyonlar içerisinde dikkati çeken kilit isimlerdir. Bu kişiler organizasyonlar arasında bağlantıyı sağlayıp faaliyete geçmede önemli rol oynamaktadırlar.
b) Organizasyonlar kendi aralarında görev dağılımı yapma eğilimine girmişler, böylece faaliyetlerinin risk oranını azaltarak uyuşturucu madde kaçakçılığını daha güvenli şekilde yürütmektedirler.
Organizasyonların çoğunluğu kendi aralarında Asitciler (uyuşturucu imalatında kullanılan asetikasitanhidrit maddesini temin eden şahıslar), Taşımacılar (uyuşturucu maddeyi yurtiçi ve yurtdışına naklini yapan şahıslar), Aracılar (uyuşturucu madde oluşturulduktan sonra satmak amacıyla pazarlar arayan, alıcı ile satıcının temasını sağlayan şahıslar), Temin Ediciler (uyuşturucu madde imalinde kullanılan hammaddeleri temin eden şahıslar), Karapara Aklayıcılar şeklinde sektörleşmeye yöneldikleri ve birbirleriyle işbirliği içerisine girdikleri görülmektedir.
Organizasyonlar önceleri uyuşturucu madde kaçakçılığını ülke sınırları içerisinde yapmakta iken sonraları kâr marjlarını arttırmak amacıyla yurtdışından (İran, Irak, Afganistan, Suriye) temin ettikleri bazmorfinleri kendileri eroine dönüştürerek elde ettikleri uyuşturucu maddeleri Avrupa piyasalarında pazarlamalarıyla, uyuşturucu kaçakçılığının üretim, taşımacılık ve dağıtım boyutunu ele almışlardır.
Dünya'da faaliyet gösteren terör örgütlerinin uyuşturucu madde kaçakçılığını en önemli gelir kaynağı olarak kullandıkları bilinmektedir. Özellikle Terör Örgütü PKK'nın; ülkemizde silahlı eylemlere başladığı 1984 yılından itibaren artan militan kadrolarının silah ve lojistik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Ortadoğu, Türkiye ve Avrupa hattında organize bir uyuşturucu ticaretine yöneldiği gözlenmiştir. Bu faaliyetleri yürüten organizasyonların karışmış oldukları uyuşturucu madde kaçakçılığı olayları incelendiğinde; Baybaşin, Bayram, Kasar, Ay ve Sitoçi Organizasyonlarının Terör Örgütü PKK ile ilişki içerisinde oldukları ve Örgüte maddi destek sağladıkları tespit edilmiştir.
Organizasyonlar, bulundukları bölge içerisinde hem güçlerini pekiştirmek hem de yürütecekleri illegal işleri devlet kademesi üzerinden resmi bir vasıfla takip ettirmek amacıyla, aile mensubu olan ve siyasi platform üzerinde söz sahibi olacak kişileri belirleyip, yürütmüş oldukları faaliyetlerden elde ettikleri paraları çeşitli yollarla aklayarak işadamı görüntüsü kazanmaları sonucu toplum tarafından saygıyla karşılanmakta olup, oy potansiyeli sağlayarak devletin üst düzeylerine kadar sokmak çabası göstermektedirler. Ayrıca kendi organizasyonları dışından siyasi platformda ve devletin idari yapısında yetkili olan kişileri organizasyonlarına kazanarak amaçları doğrultusunda kullanma düşüncesindedirler."
Kaçakçılık organizasyonları gelişir, milli ve milletlerarası gelişmelere ayak uydururken ülkemiz hâlâ iller ölçeğinde yürütülen mücadele yapısıyla gerilerde kalmaya başlamıştır.
Aşağıda bu noktadaki görüşlerini yazan bir diğer kamu görevlisi raporumuzun ana çerçevesine ulaşmakta ve tecrübelerini nakletmektedir.
"Esas çalışmalar İl Emniyet Müdürlüklerinde yapılmaktadır. İl tahkikatı ne derecede etkili yapıyor, mahalli veya siyasi baskılar mücadeleyi ne ölçüde yönlendiriyor veya delilleri karartıyor, bunu takip edebilmemiz yahut önlememiz mümkün mü? İl Emniyet Müdürlüğü yapmış bir kişi olarak açıklıkla söyleyebilirim ki, bu mücadeleyi tavizsiz yapan memur, amir veya İl Müdürü görevden aldırılıyor, yerine kendilerine yakın biri atanmasa da yeni gelenler, onların bu gücü karşısında genellikle etkisizleştiriliyor. Bence Devlet bu noktada mücadeleyi etkilemeye başlıyor. Savcı tahkikatı ben yapacağım diyerek olayın ayrıntılarının / bağlantılarının öğrenilmesi istemese de sınırlıyor veya uyuşturucu un / kına oluyor. Uzayan davada deliller hakimin önüne kararmış olarak geliyor, neticede suç sadece kurye üzerinde kalıyor. Siyaset kişiyi görevden aldırıyor veya mücadeleci bir kadro oluşmasını engelliyor, idare bütün bunlara seyirci kalıyor.
Hukuk düzeni de idarenin istediğini yapmasına, savunma yapacak şekilde çalışmasına imkân veriyor. Meselâ Susurluk Jandarma bölgesinde bir trafik kazası değil mi? Bu soruşturma yapılmış görev yerine getirilmiştir. (Ek: 13)
İktidarlara bağlı olmayan, bu kabil hukuki yapıya ek olarak takdirlerin getirdiği hukuki düzeni göz önüne aldığımızda, yasa dışı olaylarla mücadelenin güçleştiğini görüyoruz. Meselâ Anamur - Bozyazı arası 10 kilometredir. Anamur korunmasız bir hudut kapısıdır ama Bozyazı ilçesinde de hudut kapısı açılmıştır. Taşucu, Seka İskelesi 5 kilometredir. Taşucu yol geçen hanı şeklinde hudut kapısıdır ama Seka İskelesi de hudut kapısı yapılmak istenmektedir. Kapının gecekondu olduğu biline biline yasadışı işlere zayıf, yeni mekânlar açılması acaba bir koruma, kollama, bazılarına yasadışı işler için fırsat yaratma değil midir?... Bu durum memurda bozulmanın önemli bir sebebidir. İdare bunu bilmez mi?...
Geçmişte hakimiyetlerine darbe vurulan aşiretlerin, siyasetçi veya devlet yanlısı korucu olarak yönetime ortak olmaları ayrı bir devlet kusuru olarak belirtilmelidir. Güneydoğu'daki bu kadar silahın uyuşturucu giriş yeri olarak bilinen Van özellikle Hakkari illerimizdeki mücadelemizin etkisiz kalması o bölgedeki yöneticilerin kişisel zafiyeti mi yoksa devletçe yaratılan bir göz yumma mı? Bence sorgulanması gereken önemli bir husustur...
Sistemdeki bu arıza ve aksaklıkların kişisel mücadele anlayışını geliştirdiğini düşünüyorum. Devletini, Milletini düşünen bürokrat, kendine özel çıkar yolları bulsun bulmasın kendi doğrularını uygulamaya başlıyor. Bence bu sebeple, Askerler, MİT ve Emniyetin ayrı doğruları var ve çatışma bu yüzden. Ama giderek devlet için yapılanlar karakter değiştirerek, kişisel veya siyasi çıkarlar için yapılmaya başlanıyor."
Üst düzey bir kamu görevlisinin mevcut sisteme ilişkin bu görüşleri, acı yakınmaları, kısmen ümitsizliği hatta bazı değerlendirme hatalarını ihtiva etse de taşıdığı perspektif dolayısıyla Sn. Başbakan'a arzedilmeye değer bulunmuştur.
'''DİPNOTLAR'''
(15) Gelişmeler bölümünde kişiler ve olaylar, tesbit ve yorumlarla takdim edildiğinden -tekrarlardan sakınmak üzere- Değerlendirme bölümü kısa ve birkaç önemli hususla sınırlı tutulmuştur.
(16) Bodrum Gümbet'te, Sun Clup Hotel'in sahibi Ahmet Nedim Başmısırlı ile arkadaşı Vasfi Ahmet Köseoğlu arasındaki ihtilaf, jandarma subay ve astsubayları ile itirafçı ve mafya arasında çözümlenmiş, alınan çekler tahsil edilmiştir. Çıkan itilafta itirafçı İbrahim Babat arkadaşlarını vurmuştur. İbrahim Babat, Başbakanlık Teftiş Kurulu'na başvurmuş ve 7 yıl ile kurtulacağının kendisine garanti edildiğini, ancak 17 yıla mahkum olunca konuşmaya karar verdiğini anlatmıştır. SBaşbakanlık müfettişleri, kendisinin bilgisine başvurmadan önce Emniyet İl İstibharat Şube Müdürü ile Jandarma Alay Komutanı ziyaret etmiş ve babat'a "heyecanına kapılıp yanlış bir şey yapmamasını, gereksiz konuşmamasını" öğütlemişlerdir. (!)
(17) Alaattin Kanat polise verdiği ifadede (26.08.1994) "Geçmiş yaşantımdan tanıdığım ve kendilerinin eroin kaçakçılığı işlerine bulaştıklarını bildiğim Abdülkadir Akbıyık ve Senar Er isimli Güneydoğu kökenli kişilerden onları korkutarak para sızdırmayı düşündüm. Eroin kaçakçısı olarak tanınan ünlü kişilerden (öldürülen) Behçet Cantürk, Savaş Buldan gibi kişilerin de isimlerini vererek korkutabileceğimi düşünerek teşebbüse geçtim. Müştekiye ettiğim telefonlarda başka isim kullanmam ve kendimi kontrgerilla olarak tanıtmam, tamamen onları korkutabilmeye matuftur" demiştir.
== TEKLİFLER ==
Önceki bölümlerde sunulan ve detaye edilen hususlar; kişisel kanaat ve bilgilere değil büyük ölçüde ilgili ve yetkililerin anlattıklarına, arşiv ve bilgilerine ve kurumlardan yazılı olarak gelen resmi kayıtlara dayandırılmıştır.
Bir soruşturma raporu hazırlamadığımız, yargıya tevdi edilecek dokümanları geliştirmek gibi temel bir görevimiz olmadığı, doğru tesbit, doğru bilgi hedefini güttüğümüz için, önce Sayın Başbakan'a tutarlı ve gerçekleri sunan bir doküman hazırlama ve tedbirler önerme hedefi esas alındığından, tırnak içinde sunulan bölümlerin dahi, hangi kamu kurumuna ait olduğunu belirtmek gibi teknik bir noktada ısrarlı olunmamıştır.
Giriş bölümünde arzedildiği gibi kamu kurumları bilgi vermede istekli ve arzulu olmamışlardır. Bu direnç, kişiler ve yetkililerle yapılan uzun ve saatler süren, dostane ve güven veren görüşmelerle aşılmıştır. Kendilerini veya dostlarını suçlama hedefinden çok, olay ve gerçekleri tespit hedefinin ön planda tutulduğu hususu herkese anlatılmıştır.
Kamuoyunun reaksiyon gösterdiği, ancak MİT ve Emniyet gibi kuruluşların itibarlarıyla başarılı olabilecekleri ve itibarın iade edilmesi için kamuoyunca da bu hususun kabulü gerektiği konuşulmuş, tartışılmış ve anlatılmıştır.
Bu anlayış, karşılık bulmuş ve mesafe kaydedilmiştir. Raporun tamamı bu anlayış çerçevesinde yazılmış, teklifler ancak bu güvenli çerçevenin sağladığı veriler ışığında geliştirilmiştir.
'''Teklif: 1'''
Sayın Başbakan'a arzedilecek birinci teklif; Emniyet Genel Müdürlüğü'nün çete oluşumlarına karşı genel bir mücadeleye sevkedilmesidir.
Bu konuda kesin karar alınmalı ve gelişmeler Başbakanlıkça periyodik olarak izlenmeli, Teşkilâtın bu konudaki acil, gündelik ve çoğu hemen karşılanabilir ihtiyaçları giderilmelidir.
Bu amaçla; Emniyet Genel Müdürlüğü'nde özel ve üst yöneticilerden müteşekkil bir grup görevlendirilmeli, Genel Müdür hatta Bakan adına hareket edebilme ve yetki kullanıp koordinasyonu sağlama konusunda teçhiz edilmelidirler.
İl Asayiş, İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürlerinden çalışmalara uyum sağlayamayanlar derhal ve 3 ay süreyle Ankara'da merkezde çalıştırılmalı, yerlerine sözü edilen grubun uygun göreceği genç ve şaibesiz kişiler görevlendirilebilmelidir.
Emniyet Genel Müdürlüğü üst yönetimine verilecek zaman tablosunda başarı süresi de sadece 3 ay olmalıdır.
Ciddi ve kamuoyunu tatmin edecek gelişmelerin olmadığının tespiti halinde Genel Müdürlük üst yönetiminin büyük ölçüde değiştirileceği ifade ve uygun şekilde kamuoyuna karşı taahhüt edilmelidir.
Başkanlığımızın yazılı talebi ile başlayan ancak henüz sonuçlanmamış olan Emperyal Şirketiyle ilgili tespit çalışması da Polis Teşkilâtınca tamamlanmalıdır.
'''Teklif: 2'''
Emniyet Genel Müdürlüğü merkezli çalışmaların, başarı için MİT'in tüm imkânlarıyla desteklenmesini sağlamak üzere ciddi ve Başbakanlıkça gözetilen ve kontrol edilen bir koordinasyon kanalı da açılmalıdır.
Bunun için; Başbakanlığın da temsil edildiği bir koordinasyon komitesi kurulmalı, ortaya çıkan kopukluk ve problem, yazıya dökülmeden görüşmelerle anında çözülmelidir.
Koordinasyondaki kopukluğun her iki kuruluşa da mes'uliyet getireceği hususu kesin bir karar olmalıdır.
Genelkurmay İstihbarat Başkanlığından bilgi akışı da sağlanmalıdır.
'''Teklif: 3'''
Polisiye çalışmalar çeteleri ve grupları bir süre sessizliğe itecektir. Ancak ortada olan ve bilinen finansman kaynaklarının da yok edilmesi ve hesabının sorulması icabeder.
Polisiye çalışmaların mali araştırmalarla takviye edilmesi gerekmektedir.
Başbakanlığın yazılı isteği ile başlatılan ve Ömer Lütfü Topal'ın ve şirketlerinin incelemesi çalışmaları genişletilerek neticelendirilmeli ve diğer çete, mafya ve baba'lara da yöneltilmelidir.
Bu amaçla; Koordinasyonu sağlayan merkez grubunun talepleri, Maliye Bakanlığı, Gümrük Müsteşarlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı başta olmak üzere tüm denetim birimleri tarafından öncelikle ele alınmalıdır. Bakanlar Kurulu'nun bu 3 konuyu karara bağlaması ve bu kararın ilgili Bakanlar tarafından tamim edilmesi gerekmektedir.
'''Teklif: 4'''
Susurluk merkezli, çete ve illegal kazançlarla ilgili bir itiraf yasası çıkarılmalı,
Ancak; Güneydoğu'da problemlere yolaçan itiraf yasası tecrübesinden faydalanılmalıdır.
'''Teklif: 5'''
İlgili bölümde Özel Harekât Dairesi çalışmaları takdim edilmiş, sorunlara atıf yapılmıştı.
Bu sebeple Özel Harekât Dairesi sadece OHAL bölgesiyle sınırlı kalacak şekilde daraltılmalı, Özel Harekât Personeli sadece OHAL bölgesinde bu sıfatı taşıyabilmeli, bölge dışındaki tüm Özel Harekât birimleri lağvedilerek, Polis Teşkilâtına entegre olmaları sağlanmalıdır.
İlk uygulamalar idari kararlarla yapılmalı, gerekiyorsa yasal değişikliğe gidilmelidir. İlk uygulamanın Antalya'da gerçekleşmesi sağlanmalıdır.
'''Teklif: 6'''
Başbakanlık Genelgesi ile Enterpol ilişkileri hariç Emniyet Genel Müdürlüğü'nün dış servis veya teşkilâtlarla ilişkilerinin Dışişleri Bakanlığı ve MİT kanalıyla tesis edilebileceği, Dış İstihbarat ve Operasyonların bu kanallar dışında yasaklandığı ve durdurulduğu emir olarak iletilmelidir.
Öncelikle; Yukarıda sunulan teklifin realizasyonu Genelkurmay, MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün görüşleri doğrultusunda hazırlanacak bir Genelge ile sağlanmalı, gerekiyorsa yasal düzenlemeye gidilmelidir.
'''Teklif: 7'''
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri tarafından birkaç yıl önce hazırlanmış olan "Kamu Güvenliği Kurumu" Kanun taslağı, incelenmeli ve hükümetin değerlendirmesine sunulmalıdır.
Kamu Güvenliği Kurumu Başbakanlığa bağlı, illerde teşkilâtı olmayan, sınırlı sayıda kadrolu ancak operasyonel yetkilerle techiz edilmiş, devletin tüm birimleriyle ilişkili ve kamu düzenini, asayişi ve genel ahlakı bozucu, yeraltı - yerüstü çetelere, oluşumlara yönelecek bir Teşkilât olarak düşünülmelidir.
Şimdilik; İdari bir karar olarak bu teşkilâtın üyesi MİT'te oluşturulabilir.
Sür'atli bir inceleme ve MGK'nun önceden yapılmış hazırlıkları ışığında kısa sürede yasal çerçeve oluşturularak bu konuda nihai karara varmak mümkün olabilir.
'''Teklif: 8'''
Uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadelede, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün rutin faaliyetlerinden biri olarak değil, öncelikli ve acil konularından en önde geleni olarak ele alınmalıdır.
Bu çalışmalar sürdürülürken, mücadelenin il ölçeğinden ülke seviyesine genişletilmesinin yasal ve idari çerçevesi belirlenmelidir.
Bu sebeple; Çeşitli saiklerle Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesinde ve İl Şube Müdürlüklerinde istihdam edilen personel, gerekli olduğu ölçüde derhal ve sür'atle değiştirilmeli, dikkatli ve itinalı bir seçimle yeni kadrolar oluşturulmalıdır.
Sonra da bu dairenin çalışmaları, ilk üç teklif çerçevesinde genişletilerek sürdürülmelidir.
'''Teklif: 9'''
Uyuşturucu kaçakçılığı konusu, özelliği olan bir mücadele alanı olarak seçilmeli ve mali araştırmalarla birlikte kişi ve aileleri hedef alan özel bir çalışmaya öncelikle başlanmalıdır.
Arşivlerde yeteri kadar bilgi vardır. Koordineli bir çalışmayla bu bilgiler kısa sürede birleştirilmeli ve sür'atle harekete geçmek üzere bir uygulama plânı hazırlanmalıdır.
'''Teklif: 10'''
Devlet Arşivlerinde çeşitli kaçakçılık ve illegal faaliyetlerden bilgisi hatta şemaları vardır.
Bu illegal çalışmaların devam edebilmesi başlı başına bir problemdir. Bu konuda devletin ilgili birimleri (Maliye, MİT, Emniyet, Gümrük Teşvik - Hazine) işbirliğini geliştirmek zorundadırlar. Bu işbirliğinin esasları tespit edilmelidir.
'''Teklif: 11'''
Jandarma Genel Komutanlığı'nın, MİT'in ve Emniyet'in kayıt ve bilgileri koordineli bir şekilde değerlendirilirken; her üç Teşkilâtta mevcut ve Batı bölgelerinde de illegal ilişki ve oluşumlara dahil olmuş personel kısa sürede tasfiye edilmelidir.
İtiraf yasası bu konudaki gelişmeyi hızlandıracaktır. Zaten yeteri kadar bilgi vardır. Bu bilgilerin toplanması ve teatisi problemi çözmeye yeterlidir.
Öncelikle Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ve MİT'in kendi iç bünyelerine dönerek bu çalışmayı yapmaları problemin çözümünde hem teşkilâtları onure edecek hem de sür'at kazandıracaktır.
'''Teklif: 12'''
İtirafçı kullanılması sür'atle sınırlandırılmalı, itirafçıların sınırlı sayıda ve sadece belli konularda kullanılabilmelerine izin verilmeli, her İl Valisinden ve OHAL Bölge Valisinden mevcut durum, alınan tedbir, yapılan uygulamalar hakkında tafsilâtlı bir rapor istenerek bu konu 15 gün içinde kesin bir karara dönüştürülmelidir.
İtirafçının eski bir suçlu olduğu, kontrol dışına çıktığında çıkarları doğrultusunda inisiyatif kullanacağı ve kullandıkları unutulmamalıdır. Bu sebeple itirafçıların spekülasyonlara yol açabilecek çalışmalara dahil edilmemesi gerekmektedir.
'''Teklif: 13'''
Mevcut GKK kadroları sayı olarak dondurulmalı, boş veya boşalan kadrolar iptal edilmelidir.
GKK'dan isteyen ve durumu uygun olanların Özel Güvenlik Görevlisi olarak çalıştırılmaları sağlanmalıdır.
Ekim 1986 tarihli Geçici Köy Korucuları Yönetmeliği'nin göreve son vermeyi düzenleyen 22. maddesinin uygulamasında hassasiyet gösterilmesi sağlanmalı, azami yaş sınırı 65'ten 45'e indirilmeli, 45 yaşın üzerindekilere 24. maddede yer alan tazminatın iki katı ödenerek 2 ay içinde ayrılmaları sağlanmalı, uygun olanların işçi statüsünde kamu kurumlarında çalıştırılmaları özendirilmelidir.
Bölgede mevcut yarı - feodal yapının daha da güçlenmesine sebep olan, aşiretlere dayalı GKK sistemi sebebiyle bölgede aşiret yapısının çözülmesi durmuş hatta daha tesirli hale gelmiştir. Aşiret beyleri ve aile reisleri sağlanan bu gelirle daha da güçlenmişler ve farklı suç ve terör organizasyonları ortaya çıkmıştır.
Bölgede yerleşik belli aile ve aşiretlerin sistemdeki etkinliğini kırmak gereklidir.
Uygulamalara Urfa yöresinden başlanması önerilecektir.
'''Teklif: 14'''
Turizm bakanlığının Talih Oyunları Salonlarıyla ilgili işlemleri kapsamlı bir soruşturmaya konu olmalıdır.
Bakanlık kumarhanelere hangi prosedürle izin vermiştir? İzin verilen kişilerin kimlikleri kamu adına utanç vericidir. Bütün kumarhanelerde darp, hürriyeti tahdit, zorla senet imzalatmak, dolandırıcılık, gasp suçları yargıya kadar intikal etmiştir. Bakanlığın, can güvenliğinin bu derece ortadan kalktığı bir kumarhaneler zincirinde ne yaptığı ortaya çıkarılmalıdır.
'''Teklif: 15'''
Kumarhane işleticilerinin vergi ve muhasebe kayıtları da incelenmelidir.
Topal 2 nolu İstanbul DGM'ye 1994/412 sayılı dosyada 1989 itibariyle mal varlığını açıklamıştır. Diğerleri için de bu bilgiler vardır. Bugüne kadar oluşan trilyonların durumu ancak bu yolla açıklanabilecektir.
'''Teklif: 16'''
TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu'nun suçu ve soruşturmayı belirleyen tespitleri Başbakanlıkça ilgili mercilere duyurulmalı ve gereği takibedilmelidir.
Susurluk Komisyonu raporunda neticesi ortada kalan pek çok tespit ve öneri vardır. Bunların gereği önem taşıdığı cihetle ele alınmaları gerekecektir.
'''Teklif: 17'''
Emniyet Genel Müdürlüğünün hibe silahları konusunda, Genel Müdürlükte ve Gümrük Müsteşarlığında mevcut karmaşık bilgi yığınını aydınlatmak üzere kapsamlı bir inceleme - değerlendirme yapılmalıdır.
Örtülü ödenekten yapılmış aktarmalar hariç tutulsa bile muhtelif fonlardan yapılmış aktarmalar yüzlerce miktar liradır. Bu meblağların harcanma şekilleri değilse bile harcama yerlerinin netleşmesine ihtiyaç vardır.
Alınan -hibe olan- silahlar konusunda spekülatif amaçla istismarını önlemek de gereklidir.
Ayrıca raporun muhtelif sayfalarında açıklanan olay ve kişilerle ilgili olarak;
'''18-''' Abdullah Çatlı'nın durumu ve konumu bir soruşturma kapsamında ele alınmalıdır. Çatlı'nın -varsa- 80'li yıllar öncesi ve sonrası ilişkileri araştırılmalıdır.
'''19-''' Azerbaycan'da Darbe Girişimi ve Türk tarafının tutumu ayrı bir soruşturmaya konu olmalıdır.
'''20-''' Korucularla, yapılan ödemeler ve bu ödemelerin yöneldiği kişi, aşiret ve aileler detaye edilmeli ve aksaklıklar kapsamlı bir çalışmayla değerlendirilmeli, gerekirse yöre Üniversitelerinden yararlanılmalıdır.
'''21-''' Talih Oyunları Salonlarını işletenlerle ilgili kapsamlı bir gelir - vergi araştırması koordineli bir şekilde başlatılmalı, kara para işlemleri Mali Polis'in de desteğinde takibedilmelidir.
'''22-''' Mehmet Ali Yaprak ve kaçırılması olayı - tekrar ve Mali Araştırmalarla birlikte yürütülmek üzere soruşturulmalı, Captagon ticareti ve imalatı konusu özel bir polis ekibince ele alınmalıdır.
'''23-''' Nesim Malki ve Yener Kaya'nın öldürülmesi olayları mali araştırmalarla birlikte tekrar soruşturulmalı, adıgeçen tefecilerin alacaklı olduğu kişi ve firmalar cinayet soruşturması ve mali araştırmalar kapsamına alınmalıdır.
'''24-''' Yeteri kadar bilgi toplanan ve itirafçı İbrahim Babat'ın açıklamalarıyla da ortaya çıkan bilgiler çerçevesinde, Bodrum Sun Club olayları ve 40 bin doların haraç olarak alınması ve paylaşımı iddiaları ile Hikmet Babataş cinayeti yeniden soruşturulmalıdır.
'''25-''' İlgili bölümde yer aldığı üzere, Eximbank - Türkmenistan ve Emperyal Şirketi ilişkileri detayı ile araştırılmalı ve gerekiyorsa soruşturulmalıdır.
'''26-''' Ömer Lütfü Topal'ın ölümünden sonra ortaya çıkan 105 milyon dolarlık borcun sebebi ve hangi şirket bilançosunda yer aldığı müstakilen araştırılmalı, Emperyal yöneticilerinin açıklama yapmaları sağlanmalıdır.
'''27-''' Bankalarla ilgili soruşturmaların sonucu için yasal düzenleme yapılması hususu karara bağlanmalıdır.
[[Kategori:Raporlar]]
[[Kategori:1990'larda eserler]]
38t0jg7hdhgci2afuoo2eodnp6z8y8c
174541
174534
2026-09-22T06:56:15Z
Sabri76
3647
174541
wikitext
text/x-wiki
{{eser
| önceki=← [[Raporlar]]
| sonraki=
| başlık={{PAGENAME}}
| bölüm=
| yazar=Kutlu Savaş
| notlar=Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı [[w:Kutlu Savaş|Kutlu Savaş]]'ın [[w:Susurluk Skandalı|Susurluk Skandalı]] için hazırladığı rapor}}
== ÖNSÖZ ==
İlişikteki rapor "Soruşturma" raporu olmadığı gibi fezleke veya teftiş raporu da değildir.
Giriş bölümünde açıklandığı üzere başkanlığımızın bir soruşturma raporu hazırlaması için teknik ve hukuki olarak yetkisi de yoktur. Ek: 1 olarak yer alan Başbakanlık Onayı da bu çerçevede imzaya sunulmuştur.
Rapor sadece Başbakanlık makamına bilgi sunmak ve önerilerde bulunmak üzere hazırlanmıştır. Doğruluğu, yanlışlığı, eksikliği sadece Başbakanlık makamınca takdir edilecektir.
Teftiş kurullarının hazırladığı raporlar genellikle "gizli" kaydını taşıdığı ve kamunun bilgisine ancak makamın izni ve uygun görmesi ile sunulabildiği cihetle, bu raporumuz, ilgililerin veya kamunun bilgisine sunulması amacına matuf böylesine bir öneriyi ihtiva etmeksizin doğrudan ve sadece Sayın Başbakan'a arz edilecektir.
== Giriş ==
Bu rapor Sayın Başbakan'ın 13.08.1997 tarih, TEFTİŞ.M:139 sayılı onaylarına istinaden hazırlanmıştır. Mezkûr onaydan da anlaşılacağı üzere Sn. Başbakan'ın konuyla ilgili şifahi talimatları, sonra da yazılı emirleri alınmıştır.
Bu konunun kamuoyunda yarattığı heyecan ve ilginin yanı sıra Teftiş kurulları açısından değerlendirilmesi önem taşıyacaktır. Çünkü kamuoyunda Susurluk kazası/olayı adı altında bilinen ve tartışılan konu hukuken bir trafik kazasından ibarettir. Bu konu da yargıya intikal etmiştir ve yapılacak bir iş veya bürokratik işlem kalmamıştır. Oysa kamuoyu, siyasetçi - Yeraltı Dünyası - Kamu Kuruluşları ilişkisi ve kişisel menfaat etrafında yoğunlaşan ve büyük ölçüde para, menfaat ve güç sağlamaya dönük illegal faaliyetlerden rahatsızdır. Bu faaliyetlerin "terörle mücadele ve ülke menfaatleri" olarak gösterilmesi ve bu perdenin arkasına gizlenmesi ayrı bir rahatsızlık konusudur.
Kamuoyunun paylaştığı bu çerçeve, gerçekte "Susurluk Olayı"nın da genel çerçevesini oluşturmaktadır.
Geçtiğimiz aylarda Başbakan Erbakan'ın çalıştırdığı müfettişler, Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonu da bu çerçevede çalışmış ve raporlarını bu zeminde oluşturmuşlardır. Beklenti de bu yöndedir. Sayın Başbakan'ın temayülü ve muhtelif konuşmalarda altını çizdiği çerçeve de bu kapsamdadır. Başkanlığımız da görev alanını, bu yaklaşımın belirlediği bir muhteva içinde düşünmüş ve çabalarını bu noktalara teksif etmiştir.
Bu yaklaşım doğru ve genel kabul gören bir çerçeveyi oluşturduğu gibi yeni görevlendirmelerin de hukuki zemini teşkil etmektedir. Aksi taktirde Susurluk olayı ile irtibatlı konuların hemen tamamının yargıya intikal etmiş olması, Başkanlığımızın yeniden görevlendirilmesini imkânsız kılacak bir mahiyet arz edecekti.
Sadece İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu'nca 18, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından 16 adet inceleme - soruşturma yapılması, Susurluk kazasının trafik yönü itibariyle bir mahkemede, çete oluşturulması yönüyle DGM'de, Topal cinayetine ilişkin davanın bir başka mahkemede, konuyla ilgili birçok davanın da değişik yargı mercilerinde yürümekte olması, Maliye, Adalet ve Turizm Bakanlıkları'nca kendilerini ilgilendiren konularda inceleme - soruşturma yapılması, dolaylı konuların ilgili kurumlarınca ele alınmış olması göz önünde tutularak, gerçekte Susurluk olayına girmek için maddi konuların tümünün ele alınmış olması sebebiyle, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı konunun dışında bırakılabilirdi.
NOT:
Ortada olan tek alan yukarıda arz edilen ve kamuoyunun da beklentisine cevap olarak illegal ilişkilerdi.
Bu noktada bir özel konuya temas etmekte yarar vardır.
Susurluk Kazası'nda yer alan kişilerin kazanın oluş mahalline kadar değişik yerlerde - İstanbul, Yalova, İzmir, Kuşadası - aynı günlerde birliktelikleri, hatta S.E.Bucak'ın beyanına göre koruma polislerinin takip edildiklerine ilişkin endişeleri nedeniyle önce İzmir'i, sonra da Kuşadası'nı terk etmeye karar vermeleri sonucu İstanbul'a dönerlerken Susurluk'taki trafik kazası vukubulmuş ancak kamuoyunun ve medyanın tepkisi ile kazanın öncesi günlerdeki birliktelikler ve kazanın oluşumu önemli ölçüde her yönüyle ele alınarak yargıya intikal ettiğinden raporumuzda bu konular, bilindiği ve tekrara yer vermemek için ele alınmamıştır. Bu konuda bir başka temel düşüncemiz, "Susurluk Olayı" adı altındaki kapsamlı ve çoğunlukla illegal ilişkiler ağını dikkate getirmek olduğundan, özellikle polisiye olaylar noktasında kaybolmadan, olayı bütünüyle takdim etmektir.
Aslında bir bütünlük içinde ele alınması gereken Susurluk konusu, yukarıda kısaca sunulduğu üzere, parçalara ayrılmış işin özü ve esası özellikle yargı safhasında gözden kaçmıştır.
Mehmet Ali Yaprak kaçırılmış, olay adliyeye intikal etmiş, Gaziantep Savcılığı, İstanbul Savcısı'nın ifadeleri alıp göndermesini talep etmiştir.
İfadeler alınmış, gönderilmiş ve takipsizlik kararı verilmiştir.
Gaziantep Savcısı ise yüzleştirme kararını yazmış ancak, daha sonraki safhalarda bu husus da gerçekleştirilmemiştir.
Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırıldığı araçta Müfit Semet'in parmak izi bulunmuş ama konunun adliyeye intikal etmemesi sağlanmıştır. Bir kamu kuruluşunun üst düzey yetkilisi devreye girmiştir. Şubat 1997'de Başbakanlık bu konunun takibini Adalet Bakanlığı'ndan yazı ile talep etmiş, Bakan Şevket Kazan talimat vermiş konu Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nde beklemeye bırakılmış, Eylül 1997'de yazılı talebimizle konu ancak hatırlanmıştır. İçişleri Bakanlığı kayıp silahlar konusunda soruşturma yapmış nedense tüm bilgi ve belgeler toplanmış olmasına karşılık konu 10 adet Baretta ile sınırlı tutulmuştur.
İçişleri Bakanlığı'na yazılan ve "bilgileri için" Danıştay'a da gönderilen yazımız, dosyaların henüz kendilerine intikal etmemiş olmasına rağmen, "Danıştay'ın incelemesi safhasındadır" ibaresi sebebiyle Danıştay'ın tepkisini çekmiştir. (Açıktır ki fezlekenin bakanlıkta onayını takip eden safha Danıştay incelemesidir.) Neticede suçu ve suçluluğu su götürür 5 emniyet mensubu yargıya sevk edilmiş, milyonlarca dolarlık silah alımı konusu ortada kalmış eksik araştırma, hatalı değerlendirme yönündeki ikaz bakanlıkça dikkate alınmamış, aksine yeni bir raporla ilk çalışmanın doğruluğu iddia edilmişse de Danıştay'ın özel harekat mensupları hakkındaki suç duyurusu bakanlığın eksik soruşturmasının delili olmuştur. Ama halen de milyonlarca dolarlık silah alımı konusu bakanlıkça sonuçlandırılmamıştır.
Raporun değerlendirme safhasında bu örnekler çoğalacak ve detaya edilecektir. Üzerinde durulan husus, bütün parçalara ayrıldığı, hiçbir makam ve merciide birleştirmenin yapılamayacağı bir noktaya gelinmiş olduğudur.
Başbakanlık Teftiş Kurulu: Yargı alanına girmemeye özen göstererek imkân olduğu taktirde yargıya yardımcı olmayı da hedefleyerek bu bütünlüğü sağlamaya dönük bir çalışma yapmıştır.
Devletin işleyişinden ve Teftiş Kurullarının çalışma sisteminden haberdar olan herkes, (bu safhada) Susurluk Olayı'nı her yönüyle "soruşturmaya" imkân kalmadığını tespit edecektir.
İşin önemle kaydedilmesi gereken bir diğer yönü, bazı konuların ancak polis yetkisinde olan hususları kapsadığı ve müfettişler eliyle sonucu ulaşmanın güçlük arz ettiğidir.
Ömer Lütfü Topal'ın evi cinayetten kısa bir süre sonra aranmıştır. Arayanların şefi olduğu iddia eden ve bariz bir Doğu Anadolu şivesi ile konuşan bir kişinin mevcudiyeti tespit edilmiştir. Cinayetten uzunca bir süre sonra evin etrafında herhangi bir güvenlik tedbiri olmadığı da iddia edilmiştir.
Bu konu polisiye bir çalışmayı gerekli kılmaktaydı. Elde edilecek bilgileri yargıya da iletmek üzere gerekli çalışmaların yapılması Emniyet Genel Müdürlüğü'nden talep edilmiştir.
Emniyetçe yapılan araştırma hata veya eksiklik olmadığı gibi bir sonuç vermiştir. Ancak aynı yazımız içinde yer alan MİT İstanbul Bölge Başkanlığı'nın Topal cinayeti konusunda Emniyeti niçin uyardığı ve niçin bir gurup polisi suçladığı iddiasının cevabı ortaya çıkmamıştır.
Keza Ömer Lütfi Topal'ın muhasebe ve gizli kayıtlarının bulunduğu bilgisayarların polisiye usul ve metodlarla aranması ve bulunması yine Emniyet Genel Müdürlüğü'nden istenmiştir.
Çalışmamızın önemle kaydedilmesi gereken bir diğer yönü vardır. Hemen hemen her teftiş inceleme ve soruşturmada ortaya çıkan temel görüntü, kurumların müfettişler karşısında sergilediği tavrın özelliği hususudur. Kurumlar ve yöneticiler araştırma yapan denetim elemanlarına karşı genellikle zahiri bir açıklık ve şeffaflık içinde yaklaşıyor görüntüsü altında gerçekte hiçbir yardım sağlamamaya özen gösterirler. Çalışma mekanı, sekreter, telefon, araç temin edilir, sadece bilgi vermede çekimserlik gündemdedir.
Araştırılan konunun müsebbibi olanlar haliyle çekimserdir. Konuyla ilgili olmayanlar "bu işe bulaşmamak kaygısındadır." Bürokraside her zaman gözlemlenen bu tavır elbette normaldir, tabiidir. Susurluk olayında ise daha normal ve tabiidir.
Başbakanlık Teftiş Kurulu bu tavrı hiçbir zaman engelleme, örtme olarak algılamamış ve karşıt bir tedbire ihtiyaç duymamıştır. Çünkü bu tavrı etkisiz kılmanın yolu gerekli gereksiz evrakları dikkatle incelemek ve ilgililerle bıkmadan usanmadan sonu gelmez görüşmeler yapmaktan geçmektedir. Dört saatlik bir sohbetin neticesi bazen iki sayfa tutan not olmuştur. Genellikle de bir isim, bir ilişki, bir hesap numarası, bir görevlinin olmaması gereken bir yerde bulunması, bir telefon numarası veya bir banka irtibatı takip edilecek ve ulaşılacak bir bilgiye işaret etmiştir.
İşte bu görüntü içinde kamu kurumları Susurluk Olayı patlak verince zahiri bir heyecanla üzerlerine düşen görevi yapma gayreti içine girmişlerdir. İçişleri Bakanlığı'nın ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün inceleme ve soruşturmaları bu cümledendir.
Adalet Bakanlığı ise kendilerine Ocak 1997'de aktarılan iki konudan birini Bakan Şevket Kazan'ın talimatına rağmen inceletmemiştir.
Turizm Bakanlığı, Kumarhaneler (Talih Oyunları Salonları) ile ilgili hususları ele almış rapor tanzim etmiş, Ömer Lütfü Topal'a verilen ve kayıtların göz ardı edilmesi ile elde edilen sabıkasızlık kaydına dayalı ruhsat işlerinde Bakanlığı yanıltan Adalet Bakanlığı adli sicil ilgilileri hakkında işlem yapılmasını talep etmiş, ancak Emperyal Şirketi'nin kanunsuz elde edilmiş işletme ruhsatlarını iptal etmeyi -görüşmelerden anladığımız o ki- hatırlarına bile getirmemişlerdir. Kasım 1997'deki uyarımız da bir sonuç vermemiştir.
Eximbank, Türkmenistan'da iki oteli kredilendirmiştir. Neticede anlaşılmıştır ki bu iki oteli kumarhaneleri ile birlikte işleten Emperyal Şirketi'dir ve esas borçlu da yine Emperyal'dir. Eximbank bu bilgiye rağmen temdit taleplerini uygun karşılamıştır. Kendilerine teftişin icraya karışmayacağı, ancak mevcut bilgilere rağmen Emperyal'in kredisini yeniden temdit etmede hassasiyet göstermeleri hatırlatılmıştır.
Susurluk olayı ile alakalı ve ilgi çekici bir husus da kurumların kendi kusurlarını unutup bir diğerini suçlama konusundaki itinalı davranışlarıdır. Askerler ise tam bir suskunluk ve sessizlik içinde olaylara sadece seyir açısından bakmışlardır. Oysa Jandarmanın söyleyecek çok sözü olması gerekirdi. Özellikle de Yeşil, itirafçılar konusu ile Cem Ersever'in niçin veya nasıl öldürüldüğünü araştırıp Kamuoyuna değilse bile Başbakanlığa duyurabilirlerdi.
Siyaset de Susurluk konusunda tarafsız olmamıştır. Konunun ülke meselesi mi hükümet meselesi mi olduğu siyaset sahnesinde anlaşılamaz hale getirilmiştir.
Bir sayın Devlet Bakanı "Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun, bu konudaki birikimine rağmen kendisine müracaat etmemesini" tenkit konusu yapmıştır. Hem de gazetelere beyanat vererek.
Kendisinin bakış açısının farklı olduğu iki gün sonraki beyanatıyla da (Gizli Servisler, CIA vs.) ortaya çıktığı cevabını vermek elbette mümkün olamamıştır. Üstelik Başbakan dahi partisinin ve şahsi politikasının gözlüğünü kullanmamızı teklif etmemiş, empoze etmeye çalışmamışken sayın Bakanın kişisel bakış açısını empoze etmekten öteye gitmeyecek bir görüşme isteğini basının sayfalarına aktarması, kurulumuzun çekimserliğinin haklılığını ortaya koymuştur.
Diğer bir husus da şudur; Teftiş Kurulu'nda yıllardan beri çalışan her müfettiş görevi aldıktan sonra yasal imkanlar ve çalışacağı kurumlarla başbaşa kalır. İlk defa -muhtemelen de son defa- sayın Başbakan, karşılaşacağımız herhangi bir güçlüğü aşmamız için kendisine yaptığımız müracaatı anında karşılamış, doğrudan veya dolaylı olarak çalışmalarımıza yardımı dokunacak bilgilere ulaşmamız için gerekli her türlü ilgi ve yardımı sağlamıştır.
Temmuz ayında görev verirken; Teftiş Kurulu'na hiçbir müdahale yapılmaması, buna tevessül eden olursa ve gerekirse kendilerinin devreye girmesi ve bürokrasiden gelebilecek rahatsızlığı gidermesi temennimizi tereddütsüz kabul etmiştir. Sayın Başbakan bu şarta gereğinden fazla riayet ettiği gibi çalışmaların safhalarında bilgi dahi istememiştir. Bu durum bazı hükümet üyelerinin ve bazı milletvekillerinin ümitsizliğine yol açtığını görmemiz üzerine Sayın Başbakan'a (20 Kasım 1997'de) Devletle alâkalı pek çok irtibatı tesbit ettiğimizi ve Devlet kurumlarında yapılacak pek çok düzenleme olduğunu, hükümetin ve kamuoyunun önerilecek bu tasarruflar sonucu alınacak tedbirlerle rahatlık duyabileceğini ifade etmek ihtiyacı hissedilmiştir.
Kamuoyu devletteki "Çete" irtibatlarına konsantre olmuşken bu konuya da kısaca temas etmekte fayda vardır.
Çetelerin sadece silahlı ve insan öldüren görünümü tartışılmakta başta uyuşturucu ticareti yapan gruplar gündeme gelmektedir. Bu kanunsuz yapı, Devletin kolayca baş edeceği, dünyanın her tarafında müşahede edilen, ortaya çıkan ve her ciddi Devlette hele de toplumsal reaksiyon doğmuşken tasfiyesi mümkün bir görüntüdür. Oysa ülkemizde çete konusu iki ayrı gelişme göstermiştir; birincisi Ömer Lütfü Topal organizasyonunun uluslararası ölçekte ve değerde "mafya"laşma süreci, ikincisi silahlı faaliyetlerin ve zor kullanmanın dışında kalan eğitimli, saygın kişilerden oluşan, kravatlılar grubu olarak tariflenebilecek gruplaşmalardır.
Ömer Lütfi Topal, yüzlerce milyar liralık gelir elde etme imkanına kavuşarak belli bir dönemde devlete sızma ve rüşvet vererek iş yaptırma seviyesinden, kamu görevlilerine artık emir verme seviyesine yükselirken öldürülmüştür. Böylece Cumhuriyet tarihinin; polisten, jandarmadan, yargıdan korkmayan ilk Amerikan tipi mafyalaşma süreci yarım kalmıştır. Bu seviyeye ulaşan bir başka grup da yoktur.
Üstelik "Bitirimhane işleticisi Fındıkzadeli Ömer" bir süre sonra kumarhanelerini tasfiye edip, yatırımlar yapmaya başlayan, fabrikalar satın alan ve hatta fabrikalar kuran Ömer Bey olma tercihini net olarak ortaya koymuşken, projelerini tahakkuk ettirme fırsatını bulamamıştır. Yine de etrafındaki hale, koruyucu bulundurmasını, 3 - 5 arabayla birlikte sokağa çıkmasını ve kendini korumak için tedbir almasını gereksiz kılacak kadar geniş ve etkiliydi. Adamlarının habersizce aldığı tedbiri de farkettiği anda çok şiddetli reaksiyon göstermiştir.
Bu tercih öldürülmesine yol açmamıştır. Kendisini öldüren sistem zaten her türlü tedbiri geçersiz kılacak kadar güçlüydü.
Konumuz açısından üzerinde durulan ikinci ve birincisinden çok daha etkili çete faaliyeti, bizatihi devlet gücünün ve yetkisinin bu amaçla kullanımı ve organize oluşudur.
Örnek olarak Bankalar verilecektir.
Başbakanlık Teftiş Kurulu 3 kamu bankasında bir değerlendirme yapmış ve ortaya ürkütücü bir tablo çıkmıştır. Milyonlarca doların ve milyarlarca TL'nin bu bankalara dönüşü mümkün görülmemektedir. Uzun vadeli teminat mektuplarının nakde dönüşeceği muhakkaktır. Bankalar kendi kârlılıklarını azaltma pahasına belli kişi ve firmaları finanse etmiştir. Leasing ve off shore kredileri tam bir bataklıktır. İnşaatlar aşırı derecede pahalıdır. İlerideki bölümlerde bu anlamda oluşan siyaset - bürokrat ağırlıklı grup faaliyetlerine isimlendirilerek yer verilecektir.
Belirtmek gerekir ki buradaki saygın isimler Bankalar Kanunu'na mugayir işler ve işlemler yapmamışlar, DGM'lerin görev alanı kapsamında faaliyet göstermişlerdir. Bankalarda cereyan eden olayların parasal boyutu, kamuoyunun "Susurluk" olarak algıladığı olaylar toplamını aşacaktır. Ve banka olaylarını genel kirlenmenin sebebi veya sonucu değil hızlandırıcısı olarak kabullenmede isabetsizlik olmayacağına inanılmaktadır. Çünkü kirliliğin hedefi para ve paranın sağlayacağı güçtür.
Susurluk olayının çerçevesinin bu olduğu hususunda da ittifak vardır.
Bu bölümde yer alması gereken son bir husus da çalışmayı yürüten Başbakanlık Teftiş Kurulu hakkındadır. Çalışma safahatının hemen hemen tamamı Başkanlığın tercihleri doğrultusunda cereyan etmiştir. Muhteva da bu çerçevede belirlenmiştir. Zaman zaman kurulun tüm müfettişleri ve yardımcıları dahi devreye girmişlerdir. Özellikle Başkan Yardımcısı Osman Nuri Oduncu mevcut yükün büyük bölümünü taşımış, Başmüfettişler Mehmet Akın ve Ayşegül Genç aylar boyu çalışmışlardır. Yine de tayin edici karar ve tercihler başkanlıkça yapıldığı için hata ve eksikliklerin tamamı başkanlığa ait olacaktır.
Ancak, bu çalışmanın temel iddiası; bilerek isteyerek ve hatalı olduğu aşikâr hiçbir tercihin yapılmadığı noktasındadır.
Adı geçen müfettişler çalışmanın her safhasında sıkıntılı ve güç incelemeleri yürütmüşler, derleme ve değerlendirmeleri üstlenmişlerdir.
== SUSURLUK'LA İLGİLİ GELİŞMELER ==
Giriş bölümünde arz ve izah edildiği üzere Susurluk Olayı bir bütündür ve olaylar zincirinden ibarettir.
İstanbul'da Özgür Gündem Gazetesi'nin bombalanması, Behçet Cantürk'ün öldürülmesi, Diyarbakır'da yazar Musa Anter'in öldürülmesi; İstanbul'da Tarık Ümit olayı ile Azerbaycan'da ihtilâl denemesi; Bodrum'da Hikmet Babataş cinayeti, Gaziantep'te Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması, Bankaların trilyonluk kredileri gerçekte Ankara'da cereyan eden olayın muhtelif veçheleridir.
Halen Milletvekili Sn. Hayri Kozakçıoğlu'nun "Ben Olağanüstü Hal Bölge Valisi iken Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ı bölge sınırları dışına çıkarmıştım" dediği olay her ne ise, bizim de Susurluk olayından anladığımız aynı şeydir. Sn. Kozakçıoğlu işaret etmektedir ki Yeşil adlı kişi Olağanüstü Hal Valilik çalışmaları için yararlı değil zararlıdır. Ama yanı kişi Jandarma için, MİT için zararlı değil yararlı bir kişidir. Hatta o kadar yararlıdır ki, Kocaeli Emniyet Müdürü, Hadi Özcan isimli çete reisinin teslim olması için Yeşil'in aracılığına başvurmaktadır.
Bu kişi o kadar yararlıdır ki polis tarafından yanlışlıkla (veya MİT'e gözdağı vermek için) karakola götürülüp sorgulandıktan sonra -gelip adamınızı alın-denmekte ve serbest bırakılmakta, MİT'te kırılan kaburga kemiklerini tedavi ettirmektedir.
Susurluk Olayı nedir? Kasım 1996'dan itibaren faili meçhul olaylar adeta bıçakla kesilir gibi durmuştur. Susurluk işte budur.
Bir üst görevli Eylül 1997'de; "...yurtdışından geldi ve başımıza bela oldu. Ortadan kaldırılması gerekiyor ama ortam müsait değil" diyordu. Susurluk olayı bu değilse hangisidir?
Susurluk olayının başlangıcı belki de zamanın Başbakanı Çiller'in bir cümlesinde gizlidir. "PKK'ya yardım eden işadamlarının listesi elimizde" diyordu. Sonra da infazlar başladı. İnfazların kararını kim veriyordu? Bozulmanın başlaması ve vatan - millet hesaplarının yerini kişisel hesapların alması kaçınılmazdı ve öyle oldu. Bu rapor, Susurluk olayını işte böyle algılamaktadır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da zemin çok daha kaygandı. İtirafçılar, korucular, aşiret reisleri zaten karmaşık bir yapı oluşturuyorlardı. PKK'lı teröristle sade vatandaşı ayırdedecek açık bir ölçü bulmanın güçlüğü ilave edilince, o bölgede vatanı için canını riske sokan polis - asker gençlerimizin yaşadığı zorluğu anlamak kolaylaşacaktır.
Ancak kişisel hesapların gündeme gelişi ve uygulanışı çok sonralarıdır.
Bölgede yıllardır devam eden mücadele ve PKK saldırıları batı bölgelerinde dahi genişleyen bir tepki yaratırken, olağanüstü hal bölgesinde yaşayanların ve PKK ile mücadele eden devlet güçlerinin tepkisini, öfkesini ve bazı şedit davranışlarını anlamak ve mazur görmek mümkündür. Hatta zaruridir. Ancak bu olağan fakat karmaşık görünüm içinde yer alan kurumları ve bu karmaşık yapıda gelişen bazı olayları detaye etmek gereklidir. Böylece ülkenin PKK ile mücadelesinden, Ankara'ya - İstanbul'a ve parasal ilişkilere uzanan bir güzergâhı görmek mümkün olacaktır.
== EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ==
PKK ile mücadele 80'li yıllar boyunca Silahlı Kuvvetler'e terk edilmişti. Siyasi tartışmalarda bile, hükümetlerin terör konusunda bir tedbiri olmadığı bu konuyu askerlere tevdi ve terk ettiği tenkit olarak söylenegelmiştir. Ardından ve 1991 sonlarında iktidar değişince terörle mücadelede esasa müteallik bir değişimin gündeme geldiği söylenemez. Asgaride uygulamalarda ve görünümde önemli bir fark ortaya çıkmamıştır. Zaten 1992 yılının hakim faaliyetleri; devlette kadro değişiklikleri, Cumhurbaşkanı ile tartışmalar ve özellikle de Koskotas dosyalarıydı. Gazetelerin ve basının en önemli haberleri ve hükümetin dikkati bu noktalardaydı. Daha sonra ve 1993 yılı köklü değişiklikleri gündeme getirdi ve terörle mücadelede şahinler devri başladı.
Başbakan terörle mücadeleyi, ön plandaki faaliyeti olarak takdim etti. Emniyet Genel Müdürlüğü'ne Mehmet Ağar geldi ve ciddi bir tercih yapıldı; polis terörle mücadelede daha aktif olacak bir konuma getirildi ve Özel Harekât Timleri ön plana çıktı.
Özel Harekât Timlerinin lehinde - aleyhinde çok şey söylenmiştir. Ancak emniyetin dosyalarındaki rutin yazışmalara eğilince çok önemli bir görüntü öncelikle tesbit edilmektedir. İl Valileri özel güvenlik gerektiren her önemli olayda Özel Harekât Timleri'nin görevi devralmasını, asgaride görevde olmasını talep etmektedirler. Hatta bir çok Vali, tayinler sebebiyle eksilen kadroların süratle doldurulmasını talep eden çok sayıda yazıyı imzalamışlardır.
Özel Harekât önceleri merkezde Şube Müdürlüğü, Ankara - İstanbul - İzmir illerinde Bölge Grup Amirliği olarak teşkilatlanmıştı.
Genel Müdürlükte Asayiş Daire Başkanlığı'ndaki Şube Müdürlüğü daha sonra Terörle Mücadele ve Harekat Dairesi Başkanlığı bünyesinde yer almış 26.7.1993 tarihli olup ancak Resmi Gazete'de yayımlanmayan Bakanlar Kurulu Kararı ile Özel Harekat Daire Başkanlığı kurulmuştur.
Hatta 12.08.1993 tarihinde yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname ile kanunda değişiklik yapılarak Özel Harekat Polis Okulu açılmasına ve özel personel yetiştirilmesine imkan hazırlanmıştır.
Dairenin çalışmalarını düzenleyen Yönetmelik "Çok Gizli" işaretini taşımaktadır. Bu yönetmeliğe göre daire doğrudan Genel Müdüre bağlanmıştır.
Özel Harekât Dairesi "Devletin ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki temel Anayasal düzenin yıkılmasına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve cumhuriyetin temel niteliklerini değiştirmeye yönelik baskı, cebir, şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerini kullanan terör örgütlerini meskun veya kırsal kesimde etkisiz hale getirmek, rehin aldıkları kişi, uçak, araç ve yerleri kurtarmak için ani müdahale, pusu, keşif, baskın ve operasyon yapmak üzere" kurulmuştur. Kursu tamamlayıp Özel Harekat birimlerine atanmış personel, atamaya yetkili amirin onayı olmaksızın branşı dışında bir hizmette çalıştırılamamaktadır.
Özel Harekât Timleri ise en az 20 Özel Harekât personelinden oluşmakta, sorumluluk bölgeleri ise "illerin polis mıntıkaları ve polis bölgesi dışındaki kırsal alanlardır." Ancak polis sorumluluk bölgeleri dışında askeri birimlerin talebi ve askeri makamların sorumluluğunda görev yapmaktadırlar.
Mevcut evrakların tetkiki ve yazışmalar Özel Harekât Dairesi'nin ayrıcalıklı durumu ve konumunu açıkça ortaya koymaktadır.
Belli başlı problemlere ise Dairenin 30.06.1997 tarihli brifing dosyasında da yer verilmiştir.
Yetiştirilen toplam personel sayısı 8443 kişidir. 2043 kişi çeşitli sebeplerle ayrılmıştır.
TİM'lerin çalışma, dinlenme, yıllık izin şartları genelde çok ağır ve zahmetli uygulamaları gerektirir. Bu sebeple de tazminatlar ödenmektedir. (1) Özel Harekat personelinin dağılımında kısa sürede ciddi problemler ortaya çıkmıştır. Süresini tamamlayan personelin atanması sonucu 1998 yılında Türkiye genelinde ve bölge dışında 5000 personel birikecek oysa Olağanüstü Hal Bölgesi'nde sadece 1600 personel kalacaktır. Personel tercihleri dikkate alındığında ise Batı'da beş ilde talepler yoğunlaşmaktadır.
İşte bu durum Özel Harekât Dairesi'nin kısa bir dönemde beklenen fonksiyonunun dışına çıktığını ortaya sermektedir.
Brifing raporunda açıkça "İllerdeki bu dengesiz dağılımdan dolayı birimimizin asıl görev yoğunluğunun bulunduğu Doğu ve Güneydoğu illerimizde büyük bir boşluğa sebep olacağı gibi Batı illerimizde de personel sayısı kabarık sorunlu şubeler yaratacağı gerçektir. Bundan da anlaşılacağı gibi yeni kurslar açarak, Doğu'daki ihtiyacı mümkün oluyor gibi görünse de Batı illerinde yığılmanın önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Kaldı ki, yeni kursların da getirmiş olduğu maddi külfet oldukça yüksektir."
Bu gerçekçi tespit Özel Harekât Dairesi'nin genel ve çözümlenemeyen problem yönünü açıklamaktadır. Ancak bu personel probleminin beraberinde getirdiği ve birçok ilgilinin "Güneydoğu Sendromu" ifadesiyle tariflediği daha derin ve köklü bir başka problem vardır; Güneydoğu'da silah elde, teröristlerle çarpışan, teröre yardım ve yataklık eden kişileri dağda, köyde ve mezrada takip eden Özel Harekâtçı Polis, Batı'ya geldiğinde yine aynı insanları görmektedir. Hatta arama yaptığı ücra köyden göç etmiş insanların yeni taşındığı evin bir alt sokağında ve yine "bir grup halinde" ikamet ettiklerini görünce kendisi ve ailesi için "tedbir" almak zaruretini hissetmektedir.
Bir süre sonra Özel Harekât Tim'leri ama bu defa savunma saikiyle oluşturulmaktadır.
Burada kritik bir başka husus vardır; Emniyet Müdürleri atandıkları illere kendi ekipleri ile, seçtiği yardımcılar ve "Tim"lerle gitmektedirler. Böylece Güneydoğu'daki "Tim" Batıda bir ilde de oluşmakta eski dayanışma ve "ilişkiler" aynen sürdürülmektedir.
İlişkilerinin sürdürülmesinde iki önemli unsur vardır; Birincisi korunma ve güvenlik, ikincisi Olağanüstü Hal Bölgesi'nin yagyın ve tabii hale gelen kaçınılmazlığa bürünmüş işleri.
Açıkça ifade ve itiraf etmek gerekir; yakalanan veya ölü ele geçen PKK'lıların üzerinde silah, mermi, teçhizat, patlayıcı, telsiz hatta barınaklarda çuvallarla yiyecek, giyecek bulunmakta fakat asla para, döviz ele geçmemektedir. Hiç değilse yakalanan ve kod adı bile teşhis edilen bölge ve tim sorumlularında dahi acil ihtiyaçlar için para-döviz bulunamamaktadır.
Bölgede görev yapmış görevliler haklı olarak PKK'lı teröristin canı da malı da Devlete helaldir görüşündedirler.
Ancak daha sonra Batı illerinde, doğudan göç etmiş ve polis asayiş görevlilerince "rahat durmadıkları" belirtilen Kürt grupları Özel Tim'in hedefi haline gelmektedirler. Gerçekten çarşı - pazarı, yeraltı dünyasının çeşitli faaliyetlerini zorla ele geçiren Kürt gruplarını kontrol altına almak ve illegal kazançlarına ortak olmak "helal bir iş"i teşkil etmektedir.
Özellikle Doğu'daki korucu ve itirafçı grupları gelecekleri belirsiz olduğu için yaygın bir çeteleşme sürecindedirler. Bu işlerse Yeşil'in "Akıllı olun. Yalnız başınıza yemeyin. Paylaşın. Aksi halde size bu kazancı yedirmezler. Kustururlar" anlayışı doğrultusunda paylaşmayı gerekli kılmaktadır.
Böyle bir çeteleşme süreci daha Doğu ve Güneydoğu illeriyle sınırlı kalamazdı. Ve kalmadı. Büyük illere doğru genişlemeler oldu ve müesseseleri-devleti tahribeden-çürüten bir veçheye büründü. (2) Aylar süren görüşmelerimizin verdiği bir sonucu Sayın Başbakan'a arz etmek gerekir. Bu kirlilik içinde yer alan gruplar, mantıklı -ama ispata ilişkin bir belge olmaksızın- bir sıralamaya tabi tutulabilir.
Birkaç yüz kişiden ibaret olmalarına rağmen itirafçılar yaptıkları itibarıyla bir numaradırlar.
Korucular çok kalabalık ve sayıca çok fazla illegal faaliyetin sahibi olmalarına karşılık oransal olarak ikinci sırayı almaktadırlar.
Üçüncü sırada polis daha sonra da jandarma yer almaktadır.
Burada hassas bir noktaya temas etmek gerekir. MİT'te Sayın Başbakan'ın başkanlığında yapılan toplantıda da açıkça izah edildiği üzere; görüştüğümüz resmi-sivil hiçbir görevli, sivil ve şahsımıza itimadını teyit eden hiçbir kişi. Genelkurmay'a bağlı -Jandarma dışındaki- birliklerin ve kumanda kademelerinin bu eylemlerin içinde yer aldığına dair herhangi bir iddiayı gündeme getirmemişlerdir.
-¯¯
Özel Eğitim görmüş Özel Harekâtçılar bölgeden ayrıldıktan sonra bazıları Güneydoğu şartlarını Batı'ya taşırken, silahlı kuvvetlerin özel eğitim görmüş komandoları terhisten sonra evine - köyüne - işine dönmüştür. Güneydoğu sendromunun, disiplinin hakim olduğu askeri ve düzenli birliklerin ortaya çıkmadığı görülmektedir.
Bu bölümdeki konumuz ise, kısaca Emniyet Teşkilatı'dır. Ancak bazı konuları detaye etmeden bir genel açıklamaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Polis teşkilatımız 150 bin kişidir. Çok iyi yetişmiş uzmanların yanında, fedakarca çalışan ve her an hayatı dahil mesleğini ve geleceğini risk eden onbinlerce kişiyi suçlamak ve töhmet altında bırakmak elbette düşünülemez. Ancak polis teşkilatında Susurluk olayı bağlantısı yoktur demekte realist bir tavır olamaz. Buradaki ince çizgi, çalışmamızın tüm safhalarında dikkatle göz önünde tutulmuştur.
¯¯
Başbakan değişikliğinden sonra 1993 yılının ikinci yarısında polis ve istihbarat sisteminde köklü ve kamuoyunun yakın ilgisini çeken değişiklikler olmuştur. Daha sonraki dönemde değişikliğin köklü ve derin etkileri olan bir mahiyet kazandığı ortaya çıkmıştır.
Emniyet Genel Müdürlüğü'ne parlak ve atak bir isim sahibi getirilmiştir; Mehmet Ağar. MİT Müsteşarı'nın değiştirilmesi gündeme gelmiş ancak bu operasyon yapılamamış. Mehmet Eymür'ün geri dönmesi pek çok kişiyi hayrete düşürmüştür. Çünkü Mehmet Eymür de adaşı gibi parlak ve atak bir kişiliktir. Ancak her ikisinin arası kapatılamayacak kadar derinden açıktır ve yıllar geçince anlaşmazlığın derinliği iyice ortaya çıkmıştır.
Bu arada Başbakanlığın ilgi çekici tasarrufları devam etmiştir. MİT eski başkanlarından Nuri Gündeş, Başbakan İstihbarat Başmüşavirliği'ne getirilmiştir ki Nuri Gündeş'le Mehmet Eymür'ün arasında dostane olmayan bir geçmiş vardır. (3) Mehmet Ağar ise Eymür'ün yakın dostu E.Yarbay Korkut Eken'i yanına müşavir ve Özel Harekât Timlerinin eğiticisi olarak görevlendirmiştir. (K.Eken'in EMniyet'ten önceki geçici görev yeri Başbakanlık idi.) Böylece Başbakan'ın etrafında yepyeni ve etkili, parlak isimlerden müteşekkil bir çerçeve oluşmuştur.
MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'ın MİT'te gençleştirme projesi bu çevre tarafından engellenmiştir. Özellikle Nuri Gündeş Başbakanın eşi ile yakın ilişkisi sayesinde etkili olmuştur. Mehmet Eymür'ün aynı kanalı kullandığı ise yaygın bir bilgidir. (4)
İbrahim Şahin'in Özel Harekât Daire Başkanlığı'na getirilmesi sonucu Korkut Eken'in bu dairedeki nüfuzu olağanüstü artmıştır. İbrahim Şahin'in bölümüne verdiği talimat, "Korkut Eken'in isteklerinin kendi talimatı olarak uygulanması" tarzındadır. Daha da önemlisi Korkut Eken'in Genel Müdür Müşaviri olarak çalışacağı tüm teşkilâta ve İl Müdürlüklerine de duyurulmuştur.
Bu dönemde Özel Harekât Dairesi güçlenmiş, sayıca artmış, Doğu ve Güneydoğu'da Özel Timlerin başarısı ve etkinliği en yüksek noktaya ulaşmıştır.
Genel Müdür Mehmet Ağar, Başbakan'ın sağladığı destek ve emrindeki Teşkilâtla gerçekten etkili -zaman zaman bürokrasiden bildiğimiz örnekleri gibi- bir güce ulaşmıştır. Polis teşkilâtının ülke genelindeki yaygın fonksiyonu, bu gücü olağanüstü boyutlara taşımıştır.
Polis teşkilâtına sağlanan imkânlar da artmıştır. Ama en önemlisi, Başbakan'ın destek ve güvenidir.
Polis Teşkilâtı bu görünüm içinde önemli bir projeyi ele almıştır. PKK lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanması veya öldürülmesi. Böyle bir projenin gerçekleşmesi, hem teşkilâtın prestijini artıracak hem de siyaseten çok fazla prim yapacaktır. (Bu arada Tarık Ümit de İngiltere, Belçika ve Hollanda'da Dursun Karataş'ın izini sürmeye başlamıştır. Uyuşturucu taciri ve Hayali ihracatçı Nurettin Güven de aynı ekiptedir.)
Bu amaçla "örtülü ödenek"ten fon da ayrılmıştır. MİT kendi kaynaklarından 12.5 milyon doları defaten Emniyet Genel Müdürlüğü'ne nakit olarak tevdi etmiştir. (Bu ödeme, ancak Başbakan'ın talimatıyla olabileceği için niçin verildiği veya nasıl verildiği konusu detaye edilmemiştir.) Bu miktar daha sonra ve yine örtülü ödenek imkânlarıyla artırılmıştır. iddialar 70 milyon dolarlık bir fon oluşturulduğu şeklindeyse de Başkanlığımız bu meblağın 40 - 50 milyon dolar civarında olacağı kanaatindedir. Bu kanaat ilgililere yapılan görüşmeler ve elde edilen diğer bilgiler sonucu edinilmiştir.
Silah taciri Ertaç Tinar'ın İsviçre'de mukim Genel Müdürü Max Bretscher'in anlatımıyla "Ertaç Tinar 70 milyon dolar civarında bir fondan bahsediyor ve bununla Türk Hükümeti'nin temin edemediği silah ve araçların satın alınacağını anlatıyor" olsa dahi 70 milyon doların tamamının yurtdışına çıkmadığı hemen hemen kesin gibidir.
Ertaç Tinar, Londra'da yerleşik Hospro firmasının sahibi ve yöneticisidir. Hospro 100 poundluk sermayeye sahip bir tabela şirketidir. Uzun yıllar sağlık sektöründe faaliyet göstermiştir. Türk hastanelerine, İstanbul Üniversitesi sağlık kurumlarına milyarlarca liralık teçhizat satmıştır. Edinilen kanaat satın alınan bu cihazlarla hastanelerin özellikle de kalp ve damar cerrahi ünitelerinin ciddi şekilde suistimal edildiği şeklindedir.
Ertaç Tinar 1994 yılına kadar, Kıbrıs pasaportu ile ve yabancı sermayeli bir şirketin Türkiye temsilcisi yabancı personel statüsünde faaliyette bulunmuştur. Yabancı Sermaye Dairesi -ne hikmetse- Geyve doğumlu bir Türk, Kıbrıs pasaportu ibraz edince kendisine yabancı personel için düşünülmüş çalışma iznini vermekte mahzur görmemektedir. Yabancı Sermaye Dairesi'nin çalışma izni de Emniyet Genel Müdürlüğü'nde adeta otomatik bir şekilde ikamet iznine dönüşmektedir.(5) Neticede Türk vatandaşı Ertaç Tinar, ülkemizde çalışan yabancı personel statüsüne dahil edilmiştir.
Ertaç Tinar 1994 yılında hatta 1993 yılı sonlarında Emniyet Genel Müdürlüğü'ne müracaat ederek silah hibe etmek istediğini belirtmiş ve bu talep uygun görülmüştür. Bu arada birkaç ihaleye de katılmıştır. Kazandığı ihalelerde klasik müfettiş gözüyle problem olmadığı ifade edilemezse de bu konu Başkanlığımızca irdelenmemiştir. Sadece Emniyet Genel Müdürlüğü'nü, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin kurulması safhasını ilgilendiren KHK maddelerine dayanarak ihalelerde klasik ihale metodlarının dışına çıkma, uygulamalarına son verilmesi gereğine işaret edilecektir.
Ertaç Tinar'ın hibe talebi Genel Müdürlükçe uygun görülmüş silah ve teçhizat kolileri 1994 yılından itibaren ülkeye gelmeye başlamıştır. (Ertaç Tinar bu arada şahsi dostu Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Ertuğrul Oğan'ın tavassutuyla ve hemen hemen bir günde Türk pasaportu da almış ve daha sonra Kırmızı Pasaport taşımak üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Cenevre Fahri Temsilcisi olmaya talip olmuştur.)
Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre; Hospro 82 milyar liralık 154 kalem malzemeyi hibe etmiş, sadece 10 Baretta ve susturucusu kaybolmuştur. Ertaç Tinar'ın iş arkadaşı Max Bretscher'e göre Tinar "bir yıl içinde Divonne'daki evini ödedi. Versoix'deki apartmanını aldı. 1.7 milyona yeni bir ev, bir 600 Mercedes, bir Crysler Voyager ve karısına bir Mercedes 320 satın almıştı. Hepsini bir yıl içinde ve bu 70 milyon dolardan aldı."
'''HİBE TEÇHİZAT VE SİLAHLAR'''
Bu konunun iki büyük özelliği vardır;
1. Parası ödenerek alınan silah; mühimmat ve teçhizat,
2. İsrail'le -Mossad'la- kurulan ilişkiler.
Her iki konunun çözümü de Hospro firması Ertaç Tinar tarafından geliştirilmiştir.
Hospro İsrail'den satın aldığı silahları hibe olarak Türkiye'ye sevketmiş ve Emniyet kayıtlarına hibe adı altında geçmiştir. Bu konu üzerinde teferruatıyla durmak ihtiyacı vardır.
Hospro firması İngiltere'de kurulmuş bir limited şirkettir.
Şirketin sahibi veya ortağı olarak görünen Ertaç Tinar, Geyve doğumlu bir Türk vatandaşıdır. Kendisi bilahare KKTC tabiiyetine girmiştir. Türkiye'de Hospro firmasının temsilcisi olarak Yabancı Sermaye Dairesi'nden izin alarak çalışmaya başlamıştır.
Ertaç Tinar, 1993 yılına kadar sağlık alanında faaliyet göstermiş, Sağlık Bakanlığı'na çeşitli tıbbi araçlar satmıştır.
Tinar, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.Bülent Berkarda ile METSAN adıyla bir şirkette ortaklık kurmuş ve muhtemelen yine tıbbi cihaz satışında yer ve rol almıştır.
Adıgeçen, daha sonra KKTC'nin Cenevre Fahri Konsolosluğu'na talip olduğunda referans olarak Adalet Bakanı Sn. Mehmet Ağar'ı göstermiştir.
Hospro, İngiltere'de kurulu bir tabela şirketidir. Sermayesi 100 pound'dur. Yıllardan beri de bu sermaye yapısı değişmemiş hisseler yarı yarıya Direktör Ertaç Tinar ve sekreter Nurdan Bergeman -bilahare Tinar- arasında bölüşülmüştür.
İngiliz şirketler dairesi Company House'dan detaylı bilgi alınmış, 150 sayfayı bulan dokümanlar, teşkil edilen bir uzmanlar grubunca tercüme edilmiş ve ticari, mali yapısı ve faaliyetleri itibarıyla değerlendirilmiştir.
Uzmanlar grubu, şirketin "100 pound gibi komik bir sermaye ile kurulduğunu, bugüne kadar sermayesinde herhangi bir artırım yapılmamış olmasını, şirket adreslerinin sık sık değişmesini, hisse dağılımının bir idareci ve bir sekreter arasında bölüşülmesini, bilançolarında yaptıkları faaliyetlerle ilgili hiçbir kalemin bulunmamasını, bilançoda sürekli ve artan oranda zararın yer almasını, borçların aktiflerinden daha fazla olmasını" şirketin gerçek anlamda bir şirket olamayacağını düşündürdüğünü belirterek, Company House'un dört defa şirketin kayıttan çıkarılıp feshedileceği ihbarında bulunduğunu, sonradan (ve muhtemelen yapılan itirazlar üzerine) sarfınazar edildiğini, denetim firmasının adresi de aynı olduğundan usuli bir denetim yapılmakta olduğunun ortaya çıktığını, belirtmektedirler.
Şirket 1991 tarihli beyanında, tıbbi cihaz ve ekipmanlarla ilgili uluslararası ticaret yaptığını açıklamaktadır. Ancak ticari faaliyetler, binlerce pound olarak değil yüzlü rakamlarla bilançoda yer almaktadır.
Yine 1991 tarihinde şirket Türkiye'de şube açmak amacıyla 70 milyon liralık bir tutarı uzun vadeli sermayeye aktarmıştır. Ve İstanbul'da 70 milyon TL. ile şirket tesis edilmiştir.
Muhtelif yıllara ait bilançolarda şirket faaliyetlerine ilişkin bir kaleme rastlanmamaktadır. 31 Aralık 1995 tarihli beyannamede kâr - zarar hesabında 7046 pound görünmekte, 1 yıl vadeli alacakları ise 135.446 pound olarak yeralmaktadır.
Sağlık Bakanlığı'ndan edinilen bilgilere göre Hospro'nun Sağlık Sektörü ile ilişkisi 1978 yıllarına kadar gitmektedir. Dr.Mürşit Koryak Astım Hastanesi 1978 - 1983 döneminde bu firmadan müteaddit kere tıbbi cihaz almıştır. Daha sonra bu hastane Koşuyolu Kalp Damar Cerrahi Merkezi olunca ilişkiler, Dr.Koryak'ın başhekim olduğu sürece devam etmiştir.
Üniversite Hastaneleri de Hospro ile ilişki kurmuş, Akdeniz Üniversitesi firmadan Akciğer Pompası satın almıştır. Daha sonraları firma İngiltere'ye hasta götürmeye başlamıştır.
Siyami Ersek Kalp Damar Cerrahi Merkezi 1988-1992 yıllarında Hospro'ya çeşitli ihaleler vermiştir.
Sağlık Bakanlığı'nın tüm ihaleleri araştırılmamış sadece merkezde Ankara'da mevcut kayıtlar bir hekim tarafından incelenmiştir.
Önemli olan husus şudur; sağlık sektöründe faaliyette olan Hospro 1992 yılını takiben bu sektörde görünmemektedir. Bu tarihten sonra firma ve Eratç Tinar Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında ortaya çıkmaktadır.
Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin 23.2.1994 tarihinde "çok acele" kaydıyla bazı malzemelere ihtiyaç duyduğunu belirtmiş, 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3. maddesindeki muafiyetlerden yararlanarak ve pazarlık usulüyle Hospro firmasından alımı için Genel Müdür Mehmet Ağar 27.2.1994 tarihinde onay vermiştir. İlgili Daire yetkilileri Hospro'yu ve Ertaç Tinar'ı tanımadıklarını isimlerin "makam"dan verildiğini söylemişlerdir.
Olağanüsüt Hal Bölge Valiliği'nin kurulması hakkındaki 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 3. maddesi, Valilik teşkilâtının kurulmasını ve kamu kurumlarının bu konudaki talepleri yerine getirmesini düzenlemektedir. Bu maddenin Emniyet Genel Müdürlüğü'ne her türlü dış alımı tek firmadan, pazarlık yoluyla ve uygun görecekleri fiyattan satın almalarına imkan verdiği söylenemez.
Ayrıca Hospro Limited'in nasıl ve nereden bulunduğu da belli değildir.
Ertesi günü 28.2.1994'te toplanan ihale komisyonu 1.040.850 dolar olarak yapılmış teklifi yüzde 3 indirimle 1.009.000 dolar olarak hadde layık bulmuş ve satınalınmasına karar verilmiştir. Karar Mart 1994'te Genel Müdür Mehmet Ağar tarafından onaylanmış firma İsrail menşeili teçhizatı temin etmiş, Merkez Bankası 18.06.1994'de ithalat bedeli olan 1.009.000 doları toplam 32.5 milyar TL. karşılığı olarak transfer etmiştir.
Bu satın almanın bu kadar süratle yürümesi takdire şayansa da aynı hız diğer konularda görülememektedir.
Yine aynı tarihte yapılan bir talep, yukarıdaki seyri takib ederek 28.2.1994'te bu defa 1.211.214 dolarlık bir başka alıma konu olmuştur. Bir diğer alım ise 203 bin dolarlıktır. Her üç alım Hospro firmasından yapılmış ve standart yüzde 3 indirime tabi olmuştur.
İhale Komisyonu kararları da 150, 151 ve 152 olarak birbirini takip etmiş Genel Müdür Mehmet Ağar her üç kararı aynı tarihte imzalamıştır.
Burada dikkati çeken temel husus, Hospro firmasının aniden devreye girişidir. Bir tabelâ şirketinin Türk Emniyet Teşkilâtına milyarlarca liralık silah ve teçhizatı hibe etmesi de ilgi çekicidir.
Eğer hibe, İsrail Devleti tarafından yapılıyor ise bu sistemin devletin diğer kuruluşlarınca oluşturulması gerekirdi. Eğer hibe olarak gösterilen işlem, gerçekte bir satın almaysa hiçbir gerekçe bu durumu izah edemez. Emniyet teşkilâtında gelişigüzel işlemleri, terörle mücadele veya vatan için dövüşmekle de izah etmek mümkün olamaz. Kaldı ki süratli alım yapmanın bir çok yolu yukarıda açıklandığı üzere vardır ve süratle hareket etmek mümkündür.
Silahlarla ilgili sorunlar bitmemiştir. Ülkeye gelen silâh ve malzeme miktarı belli değildir. Özel Harekât Dairesi, naklettiği silahların kaydını tutmadığı gibi, Bakım-İkmal Dairesi'nden kolilerin "orijinal ambalajları açılmadan" kendilerine teslim edilmesini istemiş aradan aylar geçtikten sonra sayım yapılmış ve bize göre "istedikleri şekilde" kayıt tutulmuştur.
Yapılan soruşturmalarda ise konu; Susurluk kazasında ortaya çıkan susturuculu Baretta'ya ilişkin kamuoyu baskısı sebebiyle, 10 adet kayıp Baretta ile sınırlı tutulmuştur.
Hangi silâhların ve malzemenin geldiği de bugüne kadar aydınlatılamamıştır.
Hibe teçhizatın, temininden kayda alınmasına kadar bir seri hatalı işlem vardır. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün o dönemde üzerinde durduğu esas konu ise Mossad'la ilişki kurmaktır. Ödemelerin, Ertaç Tinar'ın devreye girmesinin, İsrail'e yapılan ziyaretlerin esas amacı, Mossad ilişkisi ve Abdullah Öcalan'a karşı yapılacak operasyondur. Hatta hibe malzemelerin gerekçesinin de Öcalan karşılığı yapılan ve yapılacak ödemelerin kamufle edilmesi amacına dönük olduğu ifade edilmektedir. Ancak bu noktada da bir açıklık vardır. Ödemeler Ertaç Tinar'a yapılmakta hizmet İsrail'den beklenmektedir.
Bu arada Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan alınan bilgilere göre, Ertaç Tinar halen tahsil edemediği 10 - 15 milyon doların peşindedir. Hizmet görülmediğine göre, bu ödemenin yapılmamış olmasını tabii karşılamak gerekmektedir.
Ancak burada da bir problem vardır; bir başka ülkeden Hospro'nun teminat mektubuyla elde edilen silahlar, ödeme yapılmadığı için sevkedilememiş ve teminat mektubu nakte tahvil edilmiş ve Ertaç Tinar tarafından ödenmiştir.
Değişen şartlar sebebiyle Türk tarafı ödemeyi yapmamakta, parası ödenmiş silahlar Tinar'ın elinde kalmaktadır.
Ödemelerin, İsrail'den elde edilecek destek Mossad istihbaratı için yapıldığı iddiaları da güvenilirliğini kaybetmektedir.
Buradaki önemli nokta, polisin yurtdışı önemli bir operasyonu üstlenmesindeki tercihtir. Böyle bir tercih yapıldığına, kaynak tahsis edildiğine göre hükümet yetkililerinin bu konuda bilgisi ve onayı olması gerekir. Bu tip işler için MİT'in devreden çıkarılmasındaki isabetsizliğe de işaret etmek icab eder. Kaldı ki MİT de bu yönde operasyon hazırlığı içindedir ve hazırlıklar uzun bir zaman almış, ancak Öcalan yaptığı operasyondan sağ olarak kurtulmuştur. Suriye'deki tesis havaya uçurulmuş o sırada telefonla konuşan Öcalan'ın konuşması yarım kalmışsa da 20 dakika sonra telsizle konuştuğu tespit edilince kurtulduğu ortaya çıkmıştır.
Suriye askeri birlikleri operasyon mahallini ablukaya almış, bu operasyon Suriyeli ilgililer tarafından CIA veya Mossad'a maledilmiştir.
Gücün ve imkânların bölünmesi, öncelikle başarısızlığı tevlit etmiştir. Daha sonraları da her iki teşkilat diğerinin çabalarını küçümsemiş ve bu hal her iki teşkilatın işbirliği imkanlarını belki de yok etme noktasına kadar sınırlamıştır.
Mossad Başkanı'nın Emniyet Genel Müdürü'nü, keza CIA yetkililerinin Emniyet ziyareti bir başka olumsuzluğun sebebi olmuştur. İstihbarat teşkilatları arasında, görevin MİT'e değil Emniyet'e verildiğinin Başbakan tarafından ifade edildiğinin iddia edilmesi ise, karşılıklı çekişmenin boyutlarını büyütmüş ve görev yapılmasını sınırlayan bir unsur haline gelmiştir.
"Bu arada Askeri İstihbarat'ın da yurtdışına açıldığı bir başka iddia halinde söylenmiş, bu durum birbirini tamamlama amacının zıddı gelişmelerin ne kadar derin olduğunu ortaya koymuştur.
Bu ayırım, teçhizat ve teknik yatırım ve harcamalarda da tekrarlara yol açmıştır. Bir taraftan aşırı kaynak israfı gündeme gelmiş, öte yandan kurumlar birbirlerini geri kalmakla, beceri noksanlığıyla itham etmeye başlamışlardır.
MİT'in ifadesiyle "İcra karmaşası istihbarat alanında daha da boyutlanmakta" sorunlar polis - jandarma - MİT bağlamında şekillenmektedir.
"MİT kaynaklarına yönelik olarak günümüze dek yapılan uygulamalarda; açığa çıkarma, baskı ve tehdit ile göreve sevketme, tutuklama gibi olayların yanısıra faili meçhul cinayetlere kurban gitme de sıkça görülmektedir.
Söz konusu baskıların OHAL bölgesinde yoğunlaştığı, baskı ve öldürme olaylarının 1992 yılından itibaren tırmanışa geçtiği, 1994, 1995, 1996 yıllarında dikkati çekecek düzeyde arttığı, 1997 yılında ise trendin önemli oranda düştüğü gözlenmektedir.
1992 yılından günümüze kadar 100'ün üzerinde MİT kaynağı güvenlik birimlerince sorguya alınmış, önemli bir kısmı şiddet dahil baskıya tabi tutulmuş, 25 civarında kaynak demaske edilmiş, bunlardan 15'i bu sebeple veya faili meçhul cinayetlere kurban gitmeleri sonucu hayatlarını kaybetmiştir."
red
Bu cümlelerde polise yönelmiş açık bir suçlama vardır. Ayrıca işbirliğinin hangi noktalara kadar gerilemiş olduğu da ortaya çıkmaktadır.
MİT tarafından cevaplandırılması istenen sorulara karşılık görüşlerini detaye eden teşkilat, MİT - siyasetçi ilişkisinde ise önceki sayfalardaki ifadelerimizi teyid eden görüşlere yer vermektedir.
MİT'in, baskılara kendi yöntemleri ile direndiği ancak bu titizliğe rağmen istenmeyen müdahalelerin olabildiği anlatıldıktan sonra örnek olarak Mehmet Eymür, Tolga Şakir Atik, Nuri Gündeş ve Korkut Eken'in adı zikredilmektedir.
Emniyet Genel Müdürlüğü, siyasetin tercihini net olarak ortaya koyması ile MİT'in önüne geçmiştir. Teknik cihazlamada bile Emniyet ilgilileri, müstehzi bir eda ile "bizden öğrendiler" "bizden sonra başladılar" demektedirler.
== MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI ==
Susurluk olayında MİT'in de yer aldığı görüşü ve iddiası Teşkilât üst yönetimini ciddi olarak incitmektedir. Teşkilât mensupları da haklı bir alınganlık ve üzüntü izhar etmektedirler.
Ancak kamuoyunda bu yönde oluşan kanaatin de MİT tarafından ciddiye alınmadığı görülmektedir. Çünkü bu kanaatin oluşma sebebi yine MİT'tir.
Susurluk kazasından 15 dakika sonra TV'lerin Mehmet Özbay kimliğiyle ölen şahsın Abdullah Çatlı olduğunu açıklaması, MİT'in verdiği bir haber olarak söylenmiş, yazılmış, kulaktan kulağa fısıldanmıştır. Daha sonraki gelişmelerde MİT'in Mehmet Özbay'ın gerçek hüviyetini çok uzun süreden beri bildiği ispatlanmıştır. Hatta Temmuz 1996'da Mehmet Eymür'ün hazırladığı bir rapordan gazetecilerin not almasına izin verdiği de tespit edilmiştir.
Yine Mehmet Eymür'ün Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'la yaptığı görüşmelerde; Çatlı'dan bahsettikleri, Çatlı'nın Baysa şirketinin yapacağı "Petrol işi" için Hadi Özcan'la görüştüğü, Kocaeli çetesi olan Hadi Özcan'ın Belediye Başkanı'nı öldürmeye karar verdiği, Emniyet Müdürü Affan Bey'in Hadi Özcan'ın artık teslim olması gerektiğini söylediğini ve karşılıklı bilgilendirme için sayısız görüşmeler yaptıkları bilinmektedir.
MİT Müsteşarı'nın bilgisine ancak Aralık 1997'de sunulan Ekim 1996 tarihli bir görüşme notunda, MİT elemanlarından Duran Fırat'ın Fatih Bucak'la yaptığı bir görüşmede, Ömer Lütfi Topal'ı polislerin öldürdüğünün iddia edildiği kayıtlıdır.
Yine Mehmet Eymür ve grubu Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılışında araçta parmak izi bulunan (Drej Ali grubundan) Müfit Sement'in kurtarılması için Yaprak grubuyla görüşmekte hatta Müfit Sement MİT'de Eymür'ün telefonuyla Yaprak'ın yetkili adamıyla müzakere ve pazarlık yürütmektedir. Görüşmenin detayı ülke için hüzün vericidir. Yaprak çetesinin yetkilisi, "mütecaviz ve tehditkâr bir edayla, Eymür'e söz verdiklerini polis vs'nin işi olamayacağını, kendilerinin sözlerini tutacakları, kendi bölgelerinde sadece kendilerinin hakim olduğunu" belirtir bir tarzda konuşmaktadır.
MİT yetkilileri bu rezalete katlanmakta, Yaprak'ın telefonlarını dinleyen polis ise ses çıkarmamakla bu devlet ayıbının içinde yer almaktadır.
Yeşil'in nasıl bir kişilik olduğu; etrafına topladığı itirafçılarla haraç, gasp, haneye tecavüz, ırza tecavüz, soygun, öldürme, işkence, adam kaçırma vb. gibi çeşitli olayların faili olduğu bilinirken kamu otoritelerinin kendisiyle işbirliği yapmaya devam etmesini izah etmek güçleşmektedir.
MİT gibi saygın bir kuruluşun saygın olmayan kişileri de kullanmasını anlamak elbette mümkündür. Ancak samimiyet ve işbirliğine varan yakınlığın izahı gerekir.
MİT'in hangi yurtdışı proje veya eylem olursa olsun Yeşil'i birkaç defa kullanması kabul edilebilir nitelikte bir uygulama olamaz. Çünkü Yeşil'in Özel İstihbarat Dairesi'yle ilişkisi Teşkilata saygı, korku, boyun eğme ölçeğinde değil samimiyet noktasındadır.
OHAL Bölgesi'nde Asayiş Kolordusunun gözü önünde akla gelebilecek her türlü rezaletin yapılması ne kadar vahimse, merkezi hükümette Yeşil'in Ziraat Bankası Heykel Şubesi'nde Ahmet Demir adına açtırdığı hesabı haraç toplamak için kullanması da o kadar vahimdir.
Bu hesabın mevcudiyeti, Devlet Arşivi'ndeki bilgilerden öğrenilmiştir. Eroin kaçakçılarının dahi bu hesaba para yatırması, Yeşil'in "yalnız yememek" mantığı ile birlikte değerlendirildiğinde akla bir tek sual gelmektedir; Yeşil kimlerle ortaktı? Kimlerle paylaşıyordu?
Cevap mantıklı ve kısa olacaktır; kendisini kimler koruyor, kimler kolluyor ise...
Antalya'da Metin Güneş (Sakallı Hacı), Ankara'da Metin Atmaca, Ahmet Demir adıyla icrayı faaliyet eden Yeşil hem polisin hem MİT'in varlığını, faaliyetlerini bildiği bir kişidir. Her iki taraf Yeşil'i takibeder, telefonlarını dinlerken, karşı tarafın irtibatlarını -istemese de- tespit etmiş olmaktadır. Devletin Güvenlik Teşkilâtları olayları, irtibatları bilmekte, TCK'na göre suç teşkil eden fiilleri tespit etmekte ve susmaktadır. Susurluk olayı da işte budur.
Devlet sustuğu için de meydan çetelere terk edilmektedir.
Herşeyden haberdar olan MİT'e, 150 bin kişilik ve asayişten sorumlu polise rağmen, etrafına 15-20 kişi toplamış kabadayılara yaptıklarının hesabını sormak mümkün olamamıştır.
Kurumlar kendilerini inkâr ederek, sonunda bir kamyona çarpmışlardır.
== JANDARMA ==
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Asayiş Kolordusunun kontrolündedir. Terörün askeri mücadele yönü ilgi, bilgi ve yetki alanımız dışındadır. Ama bölgede cereyan eden olayları da jandarmadan bağımsız bir şekilde ele almanın mümkün olmadığı bir gerçektir. Susurluk olayı bir trafik kazası olmadığı, Ankara merkezli bir dizi oluşturduğu cihetle karışıklığın had safhada olduğu OHAL yöresi ve yörede bulunan görevlilerin dikkate alınmaması ciddi bir eksiklik olurdu.
Jandarma Genel Komutanlığı reddetse de JİTEM'in varlığı unutulabilir bir gerçek değildir.
JİTEM kaldırılmış, tasfiye edilmiş, personeli başka birimlerde görevlendirilmiş, evrakları arşive gönderilmiş olabilir. Ama JİTEM'de görev yapan pek çok görevli hayattadır. Ayrıca JİTEM'in mevcudiyeti bir kusur da oluşturmamaktadır. Aslında JİTEM bir ihtiyaçtan doğmuştur.
Korucular ve itirafçılar, PKK ile mücadelede ilk dönemde güvenlik kuvvetlerine büyük kolaylıklar sağlayarak etkili görev yapmışlardır. Bu durum güvenlik kuvvetlerinin sempatisini arttırmıştır.
Özel Timler'in kırsal kesimde yetkili, etkili ve serbestçe hareket edebilmeleri giderek görev dışı davranışlara yönelmelerini ve içlerinde suç işleyenleri hoşgörü ile karşılama eğilimlerini artırmıştır.
Özel timlerin sevk ve idaresini koordine etmek için Jandarma içinde JİTEM olarak adlandırılan gurubun faaliyete geçirildiği görülmüştür.
JİTEM bölgede etkili çalışmalar yapmıştır. Bunların çoğundan da mahalli Jandarma birliklerinin dahi haberi olmamıştır. Zaman içinde, JİTEM bünyesinde görev alan sivil ve askeri şahısların faaliyetleri yörede dikkati çeker hale gelmiştir. Bünyesinde çok miktarda korucu ve itirafçı bulunması sebebiyle ferdi suç oranı yükselmiştir.
Bölgeden zaman içinde ayrılan bu unsurlar, faaliyetlerine uygun ortamlarda devam etmişlerdir.
Bu gruptan iki kişi kamu oyunda olağanüstü tanınmıştır. Birisi, Binbaşı A.Cem Ersever, diğeri Mahmut Yıldırım -Yeşil-dir.
'''DİPNOTLAR'''
(1) Birçok önemli operasyonda görevlendirilen ve ödüllendirilen isimlerden sıkça rastlananlar dikkati çekmektedir. Ayhan Akça, Ayhan Çarkın, Oğuz yorulmaz, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy. Bu isimler Susurluk olayları sebebiyle kamuoyunca da tanınmışlardır. Özel Harekat'a alınanların referansı ise çok kere İbrahim şahin, Ayhan Akça ve Celal Ertaş'tır.
(2) Özel Harekat timlerinin operasyonları sevk evraklarında "Bir görevin ifası" ibaresi kullanılmakta, daha sonra bir not veya açıklayıcı bir izan yapılmamakta ve "Merkeze dönüldüğü" ifadesiyle yetinilmektedir.
(3) Nuri Gündeş: Başbakan'ın 16 Ağustos 1993 tarihli ve bizzat imzaladığı yazı ile MİT "İstibharat başdanışmanlığı" kadrosuna atanması ve Başbakanlık'ta görevlendirilmesi talimatı sonucu, MİT Müsteşarlığı'nın aynı tarihli cevabı ile hem ataması yapılmış, hem de Başbakanlık'ta göreve başlanılmıştır. Bu atamadaki sürat ve yazılardaki ifade, konunun "çok özel" olduğunu ispat etse gerektir. Daha sonra Başbakanlık, 19.02.1997 tarihinde Nuri Gündeş'in durumunu sormuş, cevap 24.02.1997'de yine süratle ama rutin olarak gönderilmiş ve bu yazı Başbakanlık Personel kaydına 28.02.1997'de girebilmiştir.
(4) Dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı'nın Başbakan'la irtibat noktasının da aynı olduğu Başbakan'a sunulacak onayları, Başbakan'ın eşine tevdi ettiği, hatta teftişteki resmi konut telefon numaralarının bile Başbakan'ın eşine ve sekreterine ait olduğu açık bir bilgidir.
(5) Yabancı Sermaye Dairesi'nin eroin kaçakçılarına, Güneydoğu illerinde Arap asıllı kimliği belirsiz kişilere de çalışma izni verdiği ilk defa 1989 tarihli bir raporumuzda tenkit konusu yapılmıştı.
== CEM ERSEVER ==
Cem Ersever, kısaca JİTEM olarak anılan Jandarma Genel Komutanlığı'nın Güneydoğu Anadolu'daki İstihbarat biriminin kurucusu ve uzun süre yöneticisi olan bir Jandarma subayıdır. Mart 1993'te istifa etmiştir.
Ersever, Güneydoğu Anadolu'da uzun süren görevi esnasında PKK ile yapılan gerilla ve istihbarat çalışmalarının tümünde yer almıştır. Silahlı çatışmalara bizzat girmiş, tüm faaliyetleri yönetmiş, PKK'ya karşı ve yandaş olan kişi ve guruplarla irtibatlar kurmuş, bütün bunları tam yetkiyle ve Komutanlığa doğrudan bağlı olarak yürütmüştür.
Subay ve istihbarat sorumlusu olarak bölgedeki tüm faaliyetlerin ya içinde bulunmuş ya da içeriği hakkında bilgi sahibi olmuştur.
Ersever, önceleri normal bir Jandarma subayı olarak görev yapmış, sonraları çok önemli yetkilerle donatıldığı için tüm kuruluşlar ve yöredeki gayri kanuni guruplarla ilişikler geliştirmiştir. İlişkileri sınır ötesine de taşmış, IKPP lideri Barzani ve KYB lideri Talabani arasında sürekli olarak Barzani'ye yakın olmuş, ancak her ikisinin Ankara'yla ilişki kurmasında etkili rol oynamıştır.
Kerküklü olması sebebiyle Iraklı Türkmenler'le de yakın ilişkileri vardır. Irak İstihbarat Servisi ile de irtibat içinde olmuştur. Bu ilişkinin bölgede görev yaptığı 1976 yıllarından itibaren başladığını kendisi de reddetmemiş, irtibatı PKK ile mücadeleye bağlamıştır. Sık sık gittiği Kuzey Irak'ta İngiliz ve ABD istihbarat guruplarıyla da irtibatı hep düşünülmüştür.
Emekli olduktan sonra bir tepki içine girmiş, PKK ile mücadelede aksaklık, eksiklik ve yetersizlik olarak belirlediği hususlarda kamuoyu oluşturma faaliyetlerine başlamıştır. Tempo dergisi, Aydınlık, Tercüman ve Daily News gazetelerinde röportajları ve açıklamaları yayımlanmıştır.
Bu arada, IKPP'nin Ankara Temsilcisi Hayrullah Salih'ten partinin büro olarak kullandığı daireyi kiralamış (veya kullanmış) ve bir siyasi dergi çıkarma hazırlıklarına başlamış, Ahmet Aydın adıyla iki kitap yazmış, Tempo dergisindeki açıklamaları sebebiyle aleyhinde Askeri Mahkemede dava açılmıştır. Ersever bölgeye ve Kürt problemine ilişkin çeşitli görüşleri yanında Jandarma Genel Komutanlığı'nın ve Asayiş Kolordu Komutanlığı'nın atama, çalışma tarzı ve icraatlarını ayrıntılı şekilde eleştiren açıklamalarda bulunmuştur.
Ancak gelişmeler beklediği yönde olmamış, destek görmemiş, Silahlı Kuvvetler tepki göstermiş, mali yönden ve güvenlik açısından sıkıntıya girmiştir.
Cem Ersever'in öldürülmesi ise halen faili meçhul olaylar arasındadır. MİT'e göre; Hanefi Avcı "Mahmut Yıldırım'ı çağırarak gerekli yerlerde görüştüğünü söyleyerek, son dönemdeki faaliyetlerinden ötürü Cem Ersever'in ortadan kaldırılması gerektiğini bildirmiş, daha sonra Mustafa Deniz ve Neval Boz'a (sevgilisi, karısı) yönelerek onların işbirliğini sağlamış onlar da Avcı'nın talimatıyla Cem Ersever'i infaz grubuna teslim etmişlerdir."
Aydınlık dergisi Ersever'in öldürülüşünü kendi mantığı içinde bir yere yerleştirmekte ve "Kasım 1994'te, uyuşturucu trafiğinin elemanı ve tanığı olması sebebiyle, Abdullah Çatlı ve ekibi tarafından Başbakanlık Poligonu'nda sorgulandı ve arkadaşları Mustafa Deniz ve Neval Boz ile birlikte öldürüldü" şeklinde açıklamalar yapmaktadır.
MİT'in açıklamaları gerçeklerden uzaktır.
Mantıklı ve tutarlı açıklamayı ise -nedense MİT'in sürekli olarak itham ettiği- Hanefi Avcı yapmıştır.
Avcı, TBMM Susurluk Komisyonu'na 4.2.1997 tarihinde yaptığı açıklamada "Gümrük Müdürü Ali Balkan Metel'in şoförü (jandarma elemanı) Kemal Uzuner'in evinde Cem'in arşivinin muhafaza edildiğini,
jandarmanın Kemal'in evindeki malzemeleri, arşivi aldığı, Kemal'le randevulaşan Ersever'i yakaladığı, eve gelen Mustafa Deniz ve Neval Boz'u da ele geçirdiğini anlatmaktadır.
Sorgulamayı yapanlar arasında Mahmut Yıldırım'ın (Yeşil) olduğu iddiası yaygındır.
MİT de sonunda mantıklı bir izah yapmakta ve "Ersever ve arkadaşlarının teröristlerin harekat tarzı konusunda çok tecrübeli, kendi güvenlikleri yönünden de çok dikkatli oldukları bilinmektedir. Buna rağmen herhangi bir mücadele emaresi olmadan cinayeti işleyenlerce ele geçirilmiş olmaları dikkati çekmektedir. Bu durum Ersever ve arkadaşlarının kendileri açısından 'güvenilir' saydıkları kişilerce veya bunların aracılığı ile yakalanmış oldukları ihtimaline kuvvet kazandırmaktadır" demektedir.
Eylemin gerçekleşme biçimi, her üçünün fiziki bir zorlanmaya maruz kalmamaları, cinayette PKK ihtimalini yok etmektedir. PKK'nın çok şey bilen bu kişileri "konuşturmadan" öldürmesi beklenemez.
Basının, devlet içinde bir hesaplaşma olduğu veya devletin çok etkili görevlerde bulunanları dahi koruyamadığı veya kolayca feda ettiği kanaatine yol açan yayınlarını da bu vesileyle doğruluk payı olan yorumlar olarak kabul etmek yanıltıcı değildir. Birçok polis görevlisi "Cem'in öldürülmesini değil, son zamanlardaki faaliyetleri dolayısıyla sorgulanacağını, korkutulacağını tahmin ediyorduk" ifadesiyle olaya ışık tutmuşlardır.
Görüştüğümüz Gümrük Teşkilatı şoförü Kemal Uzuner, Cem'in evine geldiğini, kapalı valizini aldığını, diğer kişilerin de eve geldiğini sonra gittiklerini, anlatmakta ve Cem'le yıllara dayalı ilişkisini açıklamakta, ancak silahlı mücadeleye alışkın ve yatkın Cem ve arkadaşlarının o saatlerde ve ev dışında kaybolmasına hiçbir açıklık getirememektedir.
Aslında görüştüğümüz onlarca kişiden sonra olayın cereyan tarzı hakkında bir şüphe duymamak gerekir. Ersever'in zararlı olmaya başladığı, giderek devleti ve kurumlarını hedef tuttuğu, ilişkilerinin yanlış boyutunun büyüdüğü ve yargı önünde bir cezayı hakettiği muhakkaktır. Burada ve olayı uzunca anlatarak Sayın Başbakan'ın dikkatine sunmak istediğimiz temel husus; bu dönemde Ankara'da oluşan havanın göstergesi olması itibarıyla bu konunun taşıdığı önemdir.
MİT'in tabiriyle yakalayanlar Cem'i ve arkadaşlarını "infaz grubuna teslim" etmişlerdi. "İnfaz grubu" ibaresi kanaatimizce birçok olayın düğüm noktasıdır. "İnfaz grubu"na kim emir verebilir? Böyle bir grubu kimler kurabilir? Devlette bu yetki olacaksa sistem nasıl işleyecektir? Ve hangi amaçla bu sistem çalıştırılacaktır?
Şu husus bilinmektedir. OHAL bölgesinde bu karar mercii başçavuşlara, komiser yardımcılarına çok daha önemlisi bu yetki dünkü terörist yarınki potansiyel suçlu itirafçılara kadar inmiştir. 1996 yılında Kolordu Komutanı'nın her türlü düzensizliğe son vermek için harekete geçmesi bu adam öldürmedeki keyfiliği de bir noktaya kadar önlemiştir. Çünkü mahkemelere kadar gitmiş bir konu nedeniyle elden ele teslim edilen kişilerin devlet elindeyken köprü altında ölü olarak bulunmasının faili meçhul olamayacağı aşikârdır.
OHAL Bölgesi'nde bunlar olurken, Cem Ersever ve arkadaşlarının Ankara'da faili meçhul bir cinayete kurban olmaları artık kamu yararının dışında kamu zararı tevlit eder boyutlara gelindiğini ispat eden bir örnek oluşturmaktadır.
== MAHMUT YILDIRIM (YEŞİL) ==
Sn. Başbakan'a hiçbir açıklama yapmadan, MİT'in Yeşil hakkındaki tespitlerini, olduğu gibi takdim etmekte fayda görülmüştür. Burada yer almayan ancak devlet kurumlarımızın üzüntü verici ve mutlaka tashih edilmesi gereken tutumlarının delili olan farklı ilişkilere daha ileride temas edilecektir.
Aşağıdaki ifadelerin tamamı, değiştirilmeden Milli İstihbarat Teşkilâtı'mızın cümleleriyle sunulmaktadır.
Yeşil Kod Mahmut Yıldırım
Gerçek Adı: Mahmut Yıldırım
Kod Adı: Ahmet Yeşil-Mehmet Kırmızı
Tire-Sakallı-Terminatör
- Salih-Derdi oğlu, Bingöl/Solhan 1953 doğumludur.
- 08.04.1973 tarihi itibariyle Bingöl/Genç İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından faydalanılmıştır. Aynı tarih itibariyle, verdiği bilgilerin anılan komutanlıkça değerlendirilmesinde güçlük çekildiği gerekçesiyle teşkilatımıza devredilmiştir.
- Anılan tarihte Tatvan Bölge Müdürlüğümüz tarafından faydalanılmaya başlanmıştır.
- Ekim 1973-Kasım 1975 tarihleri arasında askerde olması nedeniyle temas kurulmayan adı geçenden askerliği sonrası Milli Görüş konusunda istifade edilmeye başlanılmıştır. Ancak Mayıs 1989 ayında yaratmış olduğu çeşitli komplikasyonlar nedeniyle teşkilatımızla ilgisi yeniden kesilmiştir.
- Bilahare şahıs, Tunceli J.Blg.Komutanlığı'nın emirleriyle ve anılan komutanlık adına, Nazimiye ve Ovacık bölgelerinde istihbari bilgiler toplayarak, güvenlik kuvvetleriyle birlikte uygulamalara katılmıştır.
- Bu çalışmalar sonucunda bölgedeki vatandaşlar nezdinde deşifre olması nedeniyle, Jandarma Asayiş Komutanı tarafından Diyarbakır'a çekilmiştir. Bu dönemde Tunceli J.A.K.'nda bir personelimizle tanışan adıgeçen, Diyarbakır'daki Jandarma Asayiş Komutanı'na bağlı olarak kırsal alanlarda çalışmalar yaptığını ifade etmiştir.
- Mart 1992 ayında Tunceli Güvenlik Komutanı'na bağlı olarak faaliyet yürüten şahıs; ilgili birimimiz personeli ile yaptığı bir sohbette, Tunceli'deki PKK faaliyetini drije eden Aysel Doğan'ı illegal olarak sorguya alacağını, konuşmadığı takdirde ortadan kaldıracağını, ifade etmesi üzerine, personelimiz tarafından "böyle bir eylemi yapmaması" yönünde ikna edilmiştir. 17.03.1993 tarihinde ilgili birimlerimize, "adıgeçen ile komplikasyonlara neden olabilecek bir kişi olması nedeniyle, kati surette temasta bulunulmamasına azami özen gösterilmesi" yönünde talimat verilmiştir.
- 27.05.1992 tarihinde Muş ilinde güvenlik kuvvetlerince yakalanan 5 PKK mensubu, sorgu amacıyla Özel Harekât Şb. Md.'ne götürülmeleri sırasında adıgeçen tarafından öldürülmüşlerdir. Bingöl birimimizde görevli 2 personelin de adının geçtiği olayla ilgili olarak, 28.05.1995 tarihli Ahmet Yeşil adı, imzası ve "Asayiş Kolordu Komutanlığı Görevlisi" ibareli bir yazı bulunmaktadır.
- Olay sonrası şahısla ilgili olarak intikal eden bilgilere göre, adıgeçen Bingöl birimimiz tarafından, Asayiş Kolordu K.Yrdc'nın da bulunduğu bir ortamda, Bingöl İl Jandarma Komutanı'nın makam odasında tanınmış ve anılanın (M.Yıldırım) para talebi üzerine Asayiş Kolordu K.Yrdc. tarafından para verilmesinin emredildiği hususu müşahede edilmiştir.
- Adı geçen, 05.05.1992 tarihinde Muş Valisi, Emn.Md., İl Jan. K. ve Bingöl Blg. Md.'nün hazır bulunduğu İl Emniyet komisyonu toplantısına katılmıştır. Toplantıda Bingöl birimimizden yardım görmediğini ifade etmiştir.
- 07.12.1992 tarihinde Elazığ Emn. Md.'lüğü sorgu bürosunda karşılaşılan şahsın ısrarlı talebi üzerine yapılan görüşmede; 1991 yılı içerisinde Muş-Bulanık ilçesi arasında bulunan Jandarma Karakolu'na eylem yapma hazırlığındaki 3 teröristi Jandarma timleri ile birlikte ölü olarak ele geçirdiklerini, yine aynı yıl Muş'ta tesbit ettiği A.Öcalan'ın kuryesi olan Hatay'lı bir bayanı (muhtemelen Neval Boz) angaje ederek Ankara'da JİTEM'de görevli bir Binbaşı (Cem Ersever) ile tanıştırdığını belirterek, teşkilatımız ile çalışmak istediğini ifade etmiştir. Şahsın bu teklifi kabul edilmemiştir.
- 27.01.1993 tarihinde Tunceli'de PKK'nın para istediği şahıslar arasında yer alması nedeniyle gözaltına alınan ve bilahare serbest bırakılan Celal Yaşar adlı şahıstan, PKK militanı maskesi ile gönderdiği iki adamı vasıtasıyla para talebinde bulunmuştur.
- 16.02.1993 tarihinde Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı Vekili, ilgili birimimizle yaptığı görüşmede; adıgeçenin teşkilatımızla ilişki kurmak istediğini, yanında Muş Alan Sorumlusu bulunduğunu, Şemdin Sakık'ı öldürmeyi planladığını ve eylemden sonra İsviçre'ye gitme garantisi istediğini belirtmiştir. Alınan teklif kabul edilmemiştir.
- 07.08.1993 tarihinde Elazığ/Karakoçan'da jandarmaya teslim olan PKK mensubu Salih Derviş adlı şahsın ifadesinde; Jandarma Komutanı tarafından tanıştırıldığı Mahmut Yıldırım'ın "MİT'e çalıştığını, Güneydoğu Anadolu Sorumluluğunu yürüttüğünü, kendisini eğiterek MİT'e alacağına söylediğini" belirtmiştir.
- 1994 yılı itibariyle Diyarbakır Cezaevi'nde tutuklu bulunan Muhsin Gül (Kod adı: Kekeç-Pepe-Metin,) 22.07.1994 - 16.08.1994 tarihleri arasında Diyarbakır Cinayet Büro Amirliği'nde verdiği ifadelerde Ahmet Demir ile ilgili olarak;
"- 06.04.1994 tarihinde Diyarbakır Şehitlik Mahallesi 75. Sokak 31 No'lu adresinden kaçırılan ve 01.06.1994 tarihinde Mardin yolu 10 Gözlü Köprü altında cesedi bulunan Bayram Kanat'ın, Diyarbakır Jandarma'da görevli bulunan Ahmet Demir'in planlamasıyla kaçırıldığını,
- Bayram Kanat'ın kaçırılışı sırasında Star marka bir tabancı ile Uzi marka otomatik bir tabancanın da adı geçenin evinden gasp edildiğini, bu olayda Ahmet Demir'in yanı sıra Jandarma'da görevli Ali ve Kemal kod isimli şahısların da yer aldığını, kendisinin de (Muhsin Gül) zaman zaman Jandarma'nın bazı görevlerinde çalıştığını,
- Ankara Elmadağ İlçesi yakınlarında öldürülen Emekli Binbaşı: Ahmet Cem Ersever'i (Yeşil kod) Ahmet Demir, itirafçı (General Zinnar kod) Alaattin Kanat, (Mete kod) İbrahim Babat ile Hoca kod (ismi bilinmeyen) Antep şivesi ile konuşan gözlüklü 35 yaşlarında, kısa boylu şahısların öldürdüğünü, daha sonra A.C. Ersever'in arkadaşı Mustafa Deniz ve sevgilisi Neval Boz'un da aynı şekilde öldürülmelerini müteakip, adıgeçenlerin silahlarını Ankara Aydınlıkevler semtindeki jandarma istihbaratına bıraktıklarını ve otobüsle gidecekleri yerlere gönderildiklerini,
- Yeşil kod'un her zaman "23 yıldır bu işleri yaptığını, öldürdüğü ve öldürttüğü kişilerin komünist olduğunu" sürekli olarak kendilerine söylediğini, bu suretle her öldüreceği kişilere komünist damgası vurarak, çevresinde topladığı itirafçı ve diğer şahısların beynini yıkadığını,
- Ayrıca C. Ersever olayında kullanılmak üzere Mesut Mehmetoğlu ve Serdar Od isimli itirafçıların da aynı günlerde uçakla Ankara'ya götürüldüğünü, ancak adıgeçenlerin "bu olaya girmeyeceklerini" söylemeleri üzerine silahlarının alınıp, geriye gönderildiklerini, bu bilgilerin uçak kayıtlarından teyid edilebileceğini,
- Diyarbakır Jandarma sorgu bölümünden Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne sevkedilen Muş Bulanık Hoşgeldi Köyü muhtarının, İstanbul'da dolmuşçuluk yapan ağabeyinin kızı Zeynep Baba ile, Bitlis ili Tatvan ilçesinde (babası marangozluk yapar) Şükran Mizgin'in, ilk sorgulamalarından sonra (serbest bırakılmalarını müteakip, A.Demir ile Elazığ'da ikamet eden Rezzak kodun, bu şahısları alarak bir müddet işkence ve zorla tecavüz ettiklerini, Şükran Mizgin'i Muş girişinde bulunan köprünün altında öldürdüklerini, Zeynep Baba'ya ise ne yaptıklarının bilinmediğini,)
- A.Demir ile A.Kanat'ın 1994 Mart ayı içinde Diyarbakır'da halk otobüsü şirketi kurmak amacıyla Yıldız Yapı Koop.'nde müdürlük yapan Ahmet Kaya ile aynı kooperatifte yetkili bulunan Musa Fidan'dan, şirkete üye yapmak bahanesiyle para aldıklarını, bunun yanısıra kandırdıkları kişilerden de toplam 3 milyar lira topladıklarını, MHP Dyb. İl Başkanı İbrahim Yiğit'in de 600.000.000 lirasını aldıklarını, ilk etapta topladıkları bu paranın 600.000.000 lirasını A.Demir'in Elazığ Ziraat Bankası'nda, A.Demir adına kayıtlı (3003-30) nolu hesabına yatırdıklarını, adıgeçenin bu hesabında trilyonları bulan parasının bulunduğunu,
- Mart 1994 ayı itibariyle A.Kanat'ın kendisini MHP Güneydoğu sorumlusu olarak tanıtmaya başladığını, bu dönemde Diyarbakır MHP İl Başkanı İbrahim Yiğit ile arasının bozulduğunu, o tarihlerde A.Demir ile A.Kanat'ın İ.Yiğit'i kalmakta olduğu turistik otelden alarak öldürmek amacıyla götürdüklerini, daha sonra bilinmeyen bir nedenle serbest bıraktıklarını, söz konusu şirket ile ilgili bir miktar parayı İ.Yiğit'den bu şekilde aldıklarını,
- Sözkonusu olaya Devegeçidi'nde uzman çavuş ve Kürşad kod (Gültekin Sütçü), itirafçı İsmail Yeşilmen ve itiraçfı Burhan Şare'nin tanık olduklarını,
(- Batman'da milletvekili Mehmet Sincar'ı Alaattin Kanat, Mesut Mehmetoğlu, İsmail Yeşilmen ve Yeşil kod Ahmet Demir'in birlikte planlayıp öldürdüklerini,) bu olaydan sonra A.Kanat'ın "kendisinde garantili imzalı kâğıt olduğunu" söylediğini,
- A.Demir'in zaman zaman kendisi (M.Gül) ve diğer arkadaşlarına "İstanbul mafyasını çökerttiğini, Behçet Cantürk ve aynı şekilde öldürülen diğer mafya ve PKK yanlılarını kendisinin planlayıp öldürttüğünü" söylediğini,
- Vedat Aydın ve Musa Anter'in öldürülme olaylarını da bizzat A.Demir'in planlayıp uyguladığını,
- A.Demir ve A.Kanat grubunun PKK damgalı tehdit mektuplarıyla Diyarbakır ve çevre illerden çok miktarda para tahsil ettiklerini, bu tahsilatlardan 1993 yılında Melikahmet Caddesi'nde bulunan ve beyaz eşya ticareti yapan "Cezayir Ticaret, Öz Diyarbakır, Diyarbakır Sur, Diyarbakır İtimat" firmaları ile "Ceylan İnşaat, İntim İnşaat şirketleri"ne tehdit mektuplarını kendisinin (M.Gül) verdiğini, tahsilatın ise, Mesut Mehmetoğlu ve A.Kanat tarafından yapıldığını,
- 1993 yılında PKK davasından Diyarbakır E. Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan "Sedef Ticaret Şirketi" sahibinin kardeşi Abdulkerim Avşar'ın, itirafçı koğuşuna alınmasını sebep gösteren A.Kanat tarafından, Sedef Ticaret'ten 1 milyar TL. tahsil edildiğini, 1994 yılında bu taleplerini yinelediklerini, ancak istenilen para verilmeyince, şirket ortaklarından M.Şerif Avşar'ı öldürdüklerini, bu olayın bilinmeyen bir nedenden dolayı ortaya çıkarıldığını,
- Yeşil kod Ahmet Demir'in planlaması doğrultusunda, 10 Ekim 1993 tarihinde Lokman Zuhurlı (Abdurrahman oğlu 1977 Lice doğumlu) ve amcasının oğlu Zana Zuhurlu (18 yaşında) ile PKK militanı maskesi altında irtibat kurulduğunu, adıgeçen şahısların daha sonra Mesut Mehmetoğlu, Alaattin Kanat ve sivil kıyafetli iki asker tarafından kendilerinde bulunan "81-82 telsiz kod"unu kullanmak suretiyle Şehitlik Mahallesindeki evlerinden alındığını, kısa bir sorgulamadan sonra Pağıvar beldesi, Saran Tuğla Fabrikasının Bismil istikametini 4 kilometre geçtikten sonra öldürüldüklerini,
- 20 Ekim 1993 tarihinde Av. Hüsniye Ölmez'in Bismil yolunda öldürülmesi ile ilgili Serdar Od, M.Mehmetoğlu ve kendisine (M.Gül) görev verildiğini, H.Ölmez'in öldürme eyleminin bizzat kendisi (M.Gül) tarafından gerçekleştirilmesi emrini aldığını, ancak eylemi gerçekleştiremediklerini,
- Diyarbakır Baro Başkanı Fethi Gümüş ile Elazığ/Karşıyaka Fen Lisesi'nde görevlendirilen öğretmen Suhpi Koç'un öldürülmesi yönünde de talimat aldığını, ancak her iki eylemi de gerçekleştiremediklerini,
- Bahsekonu olayların planlayıcısı ve yürürlüğe koyucularının J.İsth.'da Kerim Binbaşı olarak tanınan Abdülkerim Kırca, Ahmet Demir ve Alaattin Kanat olduğunu,
- Ülkeyi daha iyi günlere götürmek ve terörden temizlemek amacıyla kendisi gibi itirafçıları kandıran bu şahısların, daha sonra bu işleri şahsi amaçları için yaptıklarını, kadın ve kızlara tecavüz ettiklerini ve elde ettikleri para ile lüks hayat yaşayıp mülk edindiklerini öğrendikten sonra, kendisi ile birlikte itirafçılardan Adil Timurtaş, İsmail Yeşilmen, Burhan Şare ve Serdar Od'un gruptan ayrıldıklarını,
- Ancak geçim kaynakları olmadığı için gasp ve soygun gibi olaylara karıştıklarını,
- Her infaz sonrasında Kerim Binbaşı, Yeşil ve A.Kanat tarafından kendilerine 10.000.000 TL, harçlık verildiğini, geri kalanlarının ise teşkilata mal edildiğinin anılan şahıslarca söylenildiğini,
- Kendisi (M.Gül), A.Demir, İ.Yeşilmen ve B.Şare'nin ikamet etmeleri amacıyla, "Ofis Gevran Cad. Yeniçeri Apt. Kat.2 No: 6" adresinde ev tutulduğunu, aynı evde bulunan siyah ajandada da Yeşil'e ait birçok sırların saklığı olduğunu,
- ERNK mühürlü bloknot şeklindeki para tahsil makbuzlarının ise, 1.5 yıl önce Ankara'da uçakta yakalanan bir PKK'lıdan ele geçirilen makbuzlar olduğunu, bu makbuzların Ank.J.İsth. tarafından A.Demir'e intikal ettirildiğini, anılanın da bu koçanları kendisi ve diğer arkadaşlarının vasıtasıyla tahsil ettiğini, bu makbuzlarda tehdit şekli ve istenecek para miktarını, Yeşil, Kanat, Yeşilmen ve M.Mehmetoğlu'nun belirlediklerini,
- Cezaevine konulduğunun 2. günü A.Demir'in kendisinin (M.Gül) yanına gelerek "Çekoslavak marka 16'lı silah konusunu emniyet müdürlüğüne niçin söylediğini" ve "benim hakkımda başka neler söyledin" diye sorduğunu, kendisinin ise işkenceye dayanamadığı için söylediğini beyan ettiğini,
- Yeşil kodun açık kimliğini bilmediğini, ancak emekli Albay olduğunu tespit ettiğini,
- Halk otobüsü için yardım edilen parayı A.Kanat, Yeşil ve İbrahim Yiğit'in aldıklarını, bu paranın görgü şahitlerinin ise kendisi (M.Gül) Dalyan Ay, Hakan Pamuk ve Mustafa Pamuk'un olduğunu,
- Dalyan Ay'ın 05.08.1994 günü satırla öldürüldüğünü,"
beyan etmiştir.
- Bingöl birimimizde görevli bir personel aracılığı ile 1994 Haziran ayı içerisinde getirdiği bir teklifte, çeşitli Avrupa ülkelerinde faaliyette bulunan bir grubun istenildiği taktirde, yurtdışında bazı eylemleri taşeron olarak gerçekleştirilmesinin kendisi (M.Yıldırım) aracılığı ile sağlanabileceğini belirtmiş, bu konunun Mehmet Eymür'e iletilerek, görüşmesinin sağlanmasını talep etmiştir. Bunun üzerine adıgeçen ile Eylül 1994 ayında ilişkiye geçilmiştir.
- Şahıs, Ocak 1995 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alınmış, yapılan sorgusunda sürekli olarak, kendisinin Teşkilatımızla olan ilişkileri, ilişkide bulunduğu kişilerin kimler olduğu, verdiği bilgilerin neler olduğu, dönemin Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar tarafından bizzat sorulmuştur. Sorgu sırasında adıgeçen Orhan Taşanlar'a nerede sorgulandığını bilmek istediğini, Türk Emniyet Teşkilatı'na ait bir birimde, Türkiye'nin güvenliği ile ilgili diğer kuruluşlar hakkında sualler yöneltilmesini yadırgadığını ifade etmiştir. Bahsekonu sorgu esnasında ayrıca, şahsın kendisine ait silahın kullanılması suretiyle boş yere atış yapılmış, bilahare sorgucular, bu atışlar sırasında silahtan çıkan kovanların, meydana gelebilecek bir eylem sonrasında olay mahallinde bırakılabileceğini söyleyerek şahsı tehdit etmişlerdir. Şahsın sorgu sırasında kırılan kaburga kemiği, Teşkilatımızı konu ile ilgili olarak bilgilendirmek üzere geldiği sırada tarafımızca tedavi ettirilmiştir. (6) Adı geçenle 30 Kasım 1996 tarihinden itibaren irtibatımız kalmamıştır.
MİT'in açıklamaları bunlardır ve oldukça ketum bir anlatımın hakim olduğu aşikârdır.
Sn. Başbakan'a bir husus tekraren azdedilmelidir. Açıklamalarımız asla MİT'in, Jandarma'nın, Emniyet'in veya Turizm Bakanlığı'nın yahut kişilerin tenkidi yoluyla yıpratılmaları anlamında değildir. Türk halkı sağduyusu ile Susurluk olayında devletin bazı yanlışlarını tespit etmiştir. Bu yanlışların kabulünü ve galiba özür dilenmesini beklemektedir. Bizim amacımız da Sn. Başbakan'a bu konuda sadece doğruyu - veya kabiliyetimiz nisbetinde tesbit ettiğimiz doğruyu sunmaktan ibarettir.
¯¯
Yukarıda bahsi geçen Mahmut Yıldırım'ın takdim edilen 10 sayfada bahsedilmeyen başka işleri de vardır.
Etibank Teftiş Kurulu'nca düzenlenen 27.11.1997 tarih, 3/29 sayılı rapora göre "Yeşil kod Mahmut Yıldırım" Şubat 1977 tarihinden itibaren Şubat 1997 tarihine kadar Etibank Elazığ Ferrokrom Tesislerinde işçi olarak çalışmış, maaş almış, emeklilik primi ödenmiştir.
Puantör olarak çalışan Yeşil, 1981 tarihinde Elazığ irtibat bürosunda görevlendirilmiştir. Mesai arkadaşları ve amirleri (!) görevine muntazam şekilde geldiğini söylüyor olmalarına rağmen, her tesis müdürünün, atandıktan kısa bir süre sonra Mahmut Yıldırım'ın dosyasına baktığı, hiçbir işlem yapmadan dosyayı iade ettiği, bir daha da Mahmut Yıldırım'ın adını telaffuz etmedikleri bilinmektedir. İşten çıkarma kararı da tebliğ edilememiştir.
Ahmet Demir adına Ziraat Bankası Heykel Şubesi'nde açılmış bir hesapta tehdit, şantaj ve cinayet sonucu toplanan haraçların bir bölümü yer almaktadır.
Ziraat Bankası Teftiş Kurulu yaptığı bir değerlendirmede şu hususları tespit etmiştir.
"Ahmet Demir isimli şahıs Ziraat Bankası Heykel/Ankara Şubesine müracaat ederek ve 50 bin TL. yatırarak bir hesap açtırmış, Aydınlıkevler'de bilahare Bahçelievler'de adres göstererek ve Nüfus Hüviyet Cüzdanı ile çeşitli işlemler yapmıştır."
Hesaba, 20.06.1994 tarihinden itibaren adeta para yağmıştır.
Mustafa Ank 200 milyon, Ağa Yıldız 250 milyon, Hurşit Han (Uyuşturucu kaçakçısı) 250 milyon, Salih Ayten 249.7 milyon, Yusuf Tan 250 milyon, Mehmet İsen Kul 659 milyon, Şaban Bala 100 milyon, Ahmad Esma Eyili 300 bin DM ve 50 bin USD, Elazığ Yapı Kredi Bankasında görevli olduğunu belirten bir şahıs 500 milyon, Diyarbakır Şubesi havaleli ve Dicle Turizm Şirketi tarafından 110 milyon, Mehmet İsen Kul 995.6 milyon ve 737.2 milyon TL. yatırmışlardır. Yeşil bu paraları çeşitli tarihlerde tahsil etmiştir. Bazen Ankara'dan bazen Elazığ'dan şahsen ve tamamı nakit olmak üzere çekilmiştir. (Heykel Şubesi Hesap No: 301009-39782-9)
Yeşil'in cebinde milyar lira ile gezdiği düşünülmelidir. Ankara Polisi tarafından gözlem altına alındığında cebinden çıkan kartlarda Bosch Buzdolaplarının fiyatı ve indirimleriyle ilgili notlar da çıkmıştı. İki - üç milyon lira için bu kadar yoğun bir mesai vermesi ve milyarlık tahsilâtları yaptığı tarihte bu kadar uğraşması tahsilâtın kendisinde kalmadığının delilidir.
Polis tarafından gözlem altına alındığında üzerinde pek çok telefon numarası çıkmıştır. Mehmet Eymür (Ev, iş ve cep), İbrahim Şahin (İş, oto, oto özel, cep, çağrı ve İstanbul ev), muhtelif il ve ilçe jandarma komutanları, Sultan Tekstil, Aydın İpekli ve aynı numaralardan Mehmet Özbey (Çatlı olarak ilave edilmiş), Sırrı Sakık (Ev ve büro), Farma Tıp Malzemeleri A.Ş. gibi. (Yeşil'in kullandığı 542-211 89 82 nolu telefon irtibatları araştırılmış, MİT ve Jandarma ile yoğun bir telefon irtibatı görülmüştür. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün temizliğini yapan Ertem firmasıyla da ilişkisi vardır.
Bir tarafta mafya üyeleri, bir tarafta kamunun özellik arz eden kurumlarının özelliği olan kişileri...
Yeşil'in Ankara, Antalya, Elazığ, mobil ve cep telefon irtibatlarının dökümü kalın bir kitap halindedir. Yeşil'i sadece yukarıda verilen numaradan arayanların listesi (Ek: 2)'de yer almakta ve Sn. Başbakan'ın tetkikine özellikle sunulmaktadır.
Yeşil'in üzerinde başka belgeler de vardır. Hasan Tanrıkulu adına sürücü belgesi ve İçişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi kimlik kartı. Bu kartın istihbarat uzmanı sıfatıyla, emekliliğine kadar geçerli olduğu da kayıtlıdır. Ayrıca boş ve Başbakanlık İstihbarat Dairesi kartı da üzerindedir.
Antalya Emniyet Müdürlüğü izleme biriminin kaydettiği telefon konuşmalarında Yeşil, Mehmet Eymür'le Duran Fırat'la bol küfürlü konuşmalarında bir kamu görevlisinin utanacağı bir çerçevede konuşmakta, Çatlı ile Topal'ın (eski Sheraton) otelinin kumarhanesinde ortak olduklarını, Veli Küçük'ün işlerine mani olabileceğini tartışmaktadırlar.
Emniyet Teşkilatı, MİT ve Jandarma bu kişiyi yakından tanımakta, takibetmekte, dinlemekte, bilgileri arşivlemekte sadece adamı frenleyip, durduramamaktadırlar. Neden? Bu haklı sualin en mantıklı cevabını Yeşil'in iş ve eylemlerinin kamu kurumlarının genel tercihlerine aykırı olmaması, ters düşmemesinde bulmak gerekir. Dolayısıyla Cem Ersever'e karşı alınan tedbirin bir örneğini Yeşil için düşünmenin bir gereği yoktur.
Milli İstihbarat Teşkilatımız "Adı geçenle 30 Kasım 1996 tarihinden itibaren irtibatımız kalmamıştır" demektedir. Aslında arşivindeki iç karartıcı bilgilere rağmen bu kişiyle olan irtibatı sebebiyle MİT'in sorgulanması gerektiği düşünülmektedir. Jandarma ilgililerinin durumu ise aynıdır. Bu kişiyi devlet görevine gönderenlerin (MİT'in) 30 Kasım 1996'ya kadar yaptığı her türlü işlem kontrol edilmeye değer. Ankara'dan 09.02.1996'da yeniden pasaport verilmesinden sonra Metin Atmaca'nın gerçek kimliğini bilen Ankara polisinin bu dosyayı bir milyon dosya arasında adeta kaybetmesinin sebebi de bellidir. Bu pasaportu alan MİT'in hangi Devlet problemini çözdüğü de araştırılabilir.
Daha sonra 23 Kasım 1996'da MİT'in Diplomatik Pasaport taşıyan Murat Tunç ve Gürcan Bora kod isimli mensuplarının beraberinde Metin Atmaca (Yeşil) ve Vahdet Özer'le TK. 137 sefer sayılı İstanbul uçağında 3 A.B.C. ve D numaralı koltuklarda oturan, İstanbul'dan da TK 320 sefer sayılı uçakla Beyrut'a giden ve VİP-Başbakanlık işaretiyle uçan 5 B.C.D ve 5 F'de oturan bu 4 kişinin hangi devlet görevini ifa ettiği sorusu, haklı ve yerinde bir sualdir.
30 Kasım 1997 tarihinde Sn. Başbakan'ın başkanlığında ve MİT'te yapılan toplantıda, bu noktadaki tenkidimiz ve MİT'in saygın bir kurum olduğu, bu tip işlerinden üzüntü duyulduğu belirtilince Müsteşar Sn. Sönmez Köksal;
"- Siz MİT'in her zaman saygın kişilerle mi çalıştığını sanıyorsunuz?"
şeklinde bir soru sormuştu.
Kendilerine açıklanmaya çalışılmıştı; MİT uygun kişilerden, o alanı bilen kişilerden bilgi toplayacaktır. Ancak kişiler MİT'e hizmet etmekle saygınlık kazanamayacağı gibi, MİT'te o kişilerin seviyesine inmiş olamaz. Oysa Yeşil'in Mehmet Eymür'e "Baba, Babacığım" demesi, Kocaeli Emniyet Müdürü'yle Hadi Özcan'ın durumunu tartışması problemin varlığına işaret eden bir ilişkidir. Çeşitli iddialar ise problemin ciddiyetine işaret etmektedir.
Son yıllarda ortaya çıkan ve Susurluk olayı dediğimiz olay da işte budur. Bunca bilgiye rağmen itlâf edilmesi gereken bir kişinin VİP salonundan devlet görevine gönderilmesi anlayışı da Susurluk'tur.
¯¯¯
Konu ve irtibatlar sadece Yeşil'le de sınırlı değildir. Hadi Özcan'ın bir MİT görevlisiyle yaptığı telefon görüşmesinin bir bölümü, bu sahifelerde yazılanlardan daha etkili olsa gerektir.
... - Efendim.
Hadi - Nasılsın.... abi?
... - Aaa Hadi hocam sen misin?
Hadi - Benim abi...
........
Hadi - Abi bir ricam var senden.
... - Söyle
Hadi - Bu Veli Albay anormal derecede yükleniyor şimdi. Özellikle bu Kürşat hadiselerinden sonra yükleniyor. Tahminim Sedat Peker bağ kurdular herhalde. Veya Kürşat kendisi ona bir şeyler dedi.
... - Sedat'ın kanalıyla olmuştur.
Hadi - Belki de. Buna bir şey söylettiremez miyiz abi ya?
... - Şimdi Veli Albayla Hacı'nın (Yeşil) durumu nasıl, iyi mi onunla?
.........
Hadi - Burda abi 30-40 kişiyiz biz. Tombala davasına bir ay içinde en az 10 milyar lira kazandık. Şimdi biliyor bunu. Kadın satmak serbest. Tombalalara engel oluyorlar. Şimdi kış günü. 50'şer milyon versen 40 kişiye 2 milyar yapıyor. 4 milyar para dağıttım. Kimsede bir lira yok, vallahi billahi abi.
... - Sen Hacıya söyle. Onun jandarmada tanıdığı çok. Benim yok valla.
Hadi - Kasıt yapıyor bu Veli Albay bunu.
Bu telefon konuşması Sn. Müsteşar'ın saygınlık konusundaki sualinin de cevabıdır.
'''DİPNOTLAR'''
(6) Mehmet Eymür, İçişleri Bakanı Meral Akşener'e yazdığı 12.2.1997 tarihli mektubunda, Hanefi Avcı4yı şikayet ederken, Ankara Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar'ın kendisini gece 00:03'te arayıp Yeşil'in teslim alınmasını istediğini Ankara Bölgesi'nde kendisinin de ilgileri olmadığını söylediğini naklediyor.
== ÖMER LÜTFİ TOPAL ==
Geçmişini tombalacılıkla sağlayan ve kokaini Türkiye'ye getiren adam olarak tanınan, sonraları Kumarhaneler Kralı olan Topal, 1978 - 1981 yıllarında Belçika'da, 1981 - 1984 arasında ABD'de uyuşturucu kaçakçılığından hapis yatmıştır. Geçimini kaçak kumarhaneler işleterek temin eden ve İstanbul - Yeşilyurt'taki kumarhanesiyle tanınan Topal 1990 yılından itibaren Caddebostan Büyük Kulüp'ü işletmeye başlamıştır. Bu tarihten sonra İsrail'li kişilerle ortak olarak şirketler kurmuş ve Emperyal Şirketi bünyesinde senelik kazancı 1.1 milyar dolarlık bir servetin sahibi haline gelmiştir. (Gayrimenkûl ve menkûl değerlerle ilgili, sahifeler dolusu mal varlığına ilişkin liste Hesap Uzmanları Kurulunca belirlenmiştir.)
Topal, Yurt içinde ve dışında gazino işletmeciliği (7) , seyahat acenteliği, sigorta, menkul değerler aracılığı, döviz alım - satımı, gıda, enerji, petrol, inşaat ve sanayi sektörlerinde faaliyet gösteren çok sayıda şirketin de kurucusu ve sahibidir.
Topal'ın ticari faaliyetleri 90'lı yıllar boyunca inanılmaz bir gelişme göstermiştir. Ancak uyuşturucu ticaretinin devam ettiği de bilinmektedir. Hatta 1993 - 1994 yıllarında Avrupa havaalanlarında uyuşturucu ile yakalanan dört Türk Hava Yolları teknisyeni (Şenol Tunç, Sadık Kara, Süleyman Hanilci, Mustafa Akman) verdikleri ifadelerde Ömer Lütfi Topal adına çalıştıklarını söylemişlerdir.
Kurye bulmanın zorluğu ve problemi, Topal'ı gelişmiş bir çözüm bulmaya sevketmiş ve özelleştirilen Havaş'ın yüzde 60 hissesi için en yüksek teklifi vermiştir.
Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü'nün İnterpol'den Topal'ın uyuşturucu kaçakçısı olduğu şeklindeki belgeyi temin ettiği ve Topal'ı engellediği iddiaları vardır. Neticede Havaş'ın Park Holding bünyesinde Yazeks'e satıldığı ancak gerekli paranın bir bölümünün Topal tarafından temin edildiği de iddia edilmektedir. (ABD yetkililerinin yazı ve müracaatları Özelleştirme İdaresi dosyalarındadır.)
Havaş'ın özelleştirme safhasındaki Genel Müdürü Ahmet Kutlu'dur. Adı geçen Topal'ın yakın ve mutemet yöneticilerindendir.
¯¯
Topal'ın özellikle kumarhaneleri ön plandadır. Kumarhanelerin biri Bakü'de, diğeri Kıbrıs'ta ve Türkmenistan'da (8) olmak üzere toplam 17 adettir. Ancak, Türkmenistan'daki kumarhane adedinin süratle arttığı da bu çalışmalarımız safhasında ortaya çıkmıştır. Ayrıca İzmir, Eskişehir ve Adana'da Emperland Eğlence Merkezleri mevcuttur.
Ömer Lütfü Topal'la ilgili olarak verilebilecek çok fazla bilgi vardır. Burada sadece konuyu aydınlatacak hususlar üzerinde durulacaktır.
(9) Topal'ın kumarhaneler kralı olması, 1991 yılı sonrasıdır. İlk kumarhane, Turizm Bakanı İlhan Aküzüm'ün Bakanlığı dönemindedir. Yukarıdaki liste bazı fikirler verir ve Topal krallığının gelişimini gösterir mahiyettedir.
Grup şirketleri 23 adettir. Bu şirketlerden sadece Emperyal Turizm Ticaret A.Ş. bünyesindeki işletmeler 24 adettir. Menkul değerlerle uğraşan 3 ayrı şirket, her şirketin muhtelif yerlerde şubeleri mevcuttur.
'''EMPERYAL OTELCİLİK TURİZM VE TİCARET A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH OYUNLARI SALONLARI'''
İŞLETMENİN ADI İZİN TARİHİ
Adana Seyhan Oteli 06.03.1991
Antalya Saray Regency Oteli 19.11.1991
Antalya Ofo Oteli 22.10.1992
İstanbul Akgün Oteli 02.10.1992
Aydın Kuşadası Onura Oteli 02.10.1992
Antalya Grand Kaptan Oteli 22.04.1993
İstanbul Polat Rönesance 01.07.1993
Antalya Seven Seas Oteli 17.06.1994 - 28.01.1997
İstanbul Hyatt Recency 08.07.1994
Mersin Hilton Oteli 09.03.1994
'''REGAL TURİZM VE TİCARET A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH OYUNLARI SALONLARI'''
Muğla Bodrum Park Resort Oteli 29.08.1995
İstanbul Eresin Topkapı Oteli 14.02.1996
'''LEİSURE İNVESTMENTS TURİZM A.Ş. TARAFINDAN İŞLETİLEN TALİH OYUNLARI SALONU'''
İstanbul Ceylan İntercontinantel Oteli 17.11.1996
Kumarhanelerle ilgili olarak önemli bir gelişme de yurtdışı faaliyetlerdir.
Topal'ın İsrailli ortağı Ruven ve yardımcısı Bay Eli kumarhanelere gelen İsrailli ve diğer yatırımcıların ödemelerini yurtdışında yapmalarını sağlamaktadır. Belli ve uzun olmayan bir dönemde Ruven'in 17 milyon doları topladığı ve yurtdışında kendi hesabına yatırdığı öğrenilmiştir.
Hesap uzmanları da yürütmekte oldukları çalışmalarda "Banka hesaplarından mutemetler olduğunu tahmin ettiğimiz şahıslar tarafından çok fazla adet ve büyük miktarlardaki nakit paraların talimatlara istinaden çekildiği, ayrıca doğrudan banka hesaplarıyla ilişkilendirilmeyen (kasa havalesi şeklinde) özellikle 50.000 USD'nin altında görünmeyen işlemler kaleminden değişik isimler altında yurtdışı transferlerinin yapıldığını" tespit etmişledir.
Topal'ın banka hesap hareketlerini gösteren ekstrelerin tetkiti fevkalâde ilgi çekicidir. Akbank'ın bir şubesinde ve 7 aylık dönemindeki para hareketi (sadece Emperyal Şirketine ait olmak üzere) 1.3 trilyon TL'dir.
Şirket yetkililerinden birinin Ahmet Kara'nın şahsi hesabı ise 7 ayda 855 milyar TL'dir. Bir diğer şubedeki hesabı ise 840 milyar TL'dir.
Bir kişinin adına açılmış pekçok hesap, adına hesap açılmış pekçok kişi vardır.
Meselâ Ahmet Kara'nın sadece Akbank'ta açılmış TL hesap ekstreleri birkaç trilyon TL'ye ulaşmaktadır. Bir çok kişinin TL, dolar ve mark hesaplarının incelenmesi müteaddit kredi kartları hesaplarının yine TL, dolar ve mark olarak takibi gerekmektedir.
Kapsamlı vergi ve diğer işlem incelemelerinin yıllarca yapılmamış oluşu ilgi çekicidir.
Kumarhanelerin gelirini azaltmak için önce masraflar gösterilmemiş, yatak, yemek ve diğer ikramlar Topal'ın mutemedi kişilere ait kredi kartları ile karşılanmıştır. Vergi vs. minimize edilerek farklı yerlerdeki muhasebe kayıtlarıyla sistem şirketin lehine çalıştırılmıştır. Turizm Bakanlığı'nın yaptığı incelemelerde bazı oyun makine ve teçhizatının illegal yollardan elde edildiğini gösterir bilgiler derlenmişse de hiçbir işlem yapılamamıştır.
Emperyal Şirketi Kıbrıs'ta ve Azerbaycan'da da etkili olmuştur.
Bakü'de yapılan konukevinin yapımındaki finansman sıkıntısı üzerine inşaatın otel olarak tamamlanması, otele bitişik bir kumarhane yapılması kararlaştırılarak işletmeciliği Emperyal üstlenmiştir. Topal bu proje için 8 milyon dolar harcamıştır.
Bu projeyi gerçekleştiren Cumhurbaşkanının oğlu İlhan Aliyev'dir. Kendisinin Topal'a 500.000 dolar kumar borcu ve otelin gizli ortağı olduğu iddiaları öne sürülmektedir.
Topal'ın Kıbrıs'taki kumarhaneyi büyüttüğü ve gelecekteki talebi karşılamak üzere büyük bir yatırım yaptığı da ifade edilmektedir.
Türkmenistan ise adeta Emperyal tarafından işgal edilmiş gibidir.
Emperyal, Türkmenistan'da iki adet beş yıldızlı otel, büyük bir iş merkezi ve poliklinik işletmesini üstlenmiştir. Aşkaabat merkezindeki beş yıldızlı Grant Türkmen Oteli onbeş yıllığına 15 milyon dolar karşılığı kiralanmış ve ilk kumarhane açılmıştır.
Ak Altın Oteli yanındaki kumarhane Topal'ın en büyük rakibi Sudi Özkan tarafından yaptırılmışsa da, mevcut mukavelelere rağmen Özkan dışlanmış, kumarhane 1996 yılında 22 milyon dolar karşılığında Emperyal'e satılmıştır.
Emperyal kısa bir zaman içinde Türkmenistan'da pekçok iş ve işletmeye sahip olmuş, Başbakan Yardımcısı Gurbanmurodov'un tabiriyle "Türkmenistan'ın sosyal programının icracısı" durumuna gelmiştir.
İlgi çekici olan husus; Grand Türkmen Otel, Türk Eximbank kanalı ve kredisi ile finanse edilmiş, ayrıca Türkmenistan'a açılan 75 milyon dolarlık kredi içerisinden 10.6 milyon dolarlık ödeme Ak Altın Oteli'nin yapımındaki malzemeler için kullanılmış ve dolayısıyla Emperyal firmasının iş ve işlemlerini geliştirecek bir uygulamaya konu olmuştur.
Emperyal borcunu Türkmenistan'a ödemediği için, Türkmenistan kredisi de ertelenmiş, neticede Eximbank açıkça -ve ancak araştırıldığında ortaya çıkacak şekilde- Emperyal'i finanse etmiştir.
Türkmenistan'ın en üst düzey yetkilileri İstanbul'da ağırlanmış, kişisel ilişkiler kurulmuş, hediyeler verilmiş ve Emperyal Türkmenistan'a açıkça ve tam olarak yerleşmiştir.
Topal'ın Türkmenistan'da işlettiği otellerin kredisini temin eden Türk Eximbank dosyalarını inceleyen Başbakanlık Müfettişi, kredilerin veriliş usulü bakımından mevzuata aykırılık tesbit etmemiştir. Ancak Başbakanlık Müfettişi ilgi çekici diğer tespitlerine de yer vermektedir.
"Dikkati çeken diğer bir husus ise, kredi borcu ertemelerinin şeklidir. İlk ertelemede, Türkmenistan tarafından gelen yazılı bir istem bulunmamakta, aksine bankanın bu yönde bir görüşme istemine ilişkin mesajı mevcut bulunmaktadır.
İkinci ertelemede ise Türkmenistan'ın sadece 75 milyon dolarlık bölüm ile ilgili bir yazılı istem bulunmakta olup, Banka Yönetim Kurulu bu istemi 75 milyon doların üzerine 16 milyon dolarlık kredi miktarını da ekleyerek 91 milyon dolar üzerinden uygulamıştır.
Diğer taraftan Ak Altın Oteli'nin 1994 yılının 10'uncu ayında Grand Türkmen Oteli'nin ise 1995 yılının altıncı ayında açıldığı ifade edilmekle birlikte, her ikisinin işletilmesinin de daha sonra Emperyal Turizm ve Otelcilik A.Ş'ye verildiği anlaşılmaktadır... Ayrıca işletme sözleşmelerinde işletmecinin Türkmenistan dışına para çıkarması konusunda, malikin sağlayacağı kolaylık yönündeki maddeler de dikkati çekmiştir. Ak Altın Oteli'nin yönetim ve işletilmesi ile ilgili sözleşmede yer alan, tarafların gizliliği bozmasının akdin iptal nedeni sayılmış olması da bir o kadar dikkat çekicidir.
Bütün bu hususların dışında; Grand Türkmen Oteli'nin renovasyonunu gerçekleştiren Mensel JV'nin (Metiş, Nurol, Yüksel ortaklığı) Yönetim Kurulu Üyelerinden Güven Sazak ile Abdullah Çatlı'nın ortağı olduğu Baysa Şirketi kurucularından (Meclis Susurluk Araştırma Komisyonu Raporu'nda, Baysa Şirketinin kurucuları, T. Ticaret Sicili Gazetesi'nin 2.10.1992 tarih, 3127 sayılı nüshasında yayınlanan İstanul 1. Ticaret Mahkemesi'nin 24.9.1992 tarih, E:1992/3924, K:1992/3674 sayılı kararına göre, Ant Güven Sazak, Ahmet Baydar, Silva Sazak, Mine Baydar ve Alper Baydar olarak görülmektedir) bazılarının soyadlarının aynı olması da ilgi çekici bulunmuştur.
Yüksel A.Ş'nin ortağı olduğu AY-SEL şirketinin, diğer Türki Cumhuriyetleri'nde yatırımlar yaptığı, Eximbank'tan temin edilen listelerde görülmektedir."
Çatlı'nın Güven Sazak'ın çiftliğine gittiğine, ilgili bölümde temas edilecektir.
Burada ilgi çekici bir husus daha vardır; otellerin inşaatı veya yenilenmesi için kullanılan kredi ertelemelerinde Emperyal Şirketi devreye girmiş ve Eximbank'a muhatap olmuştur.
Yurtdışında iş yapan bir Türk firmasının o ülke ile ilgili bir konuyu Türk makamları nezdinde takibinde bir yanlışlık olduğu iddia edilemez. Ancak Türkmen tarafının 1997 tarihli ve kabul edilmeyen yeni erteleme müracaatındaki ifadeler gerçek borçlunun Emperyal olduğunu ispat etmektedir. (Ek: 3)
Ek: (3)'ün ikinci sayfası, Grand Türkmen Otel projesinin "Constructed by the Emperial Otelcilik ve Turizm ve Ticaret A.Ş" olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Mensel JV ile Emperyal ilişkisi araştırılmaya değer görülmektedir.
Başbakanlık Müfettişi, ertelemeler sebebiyle Garanti Bankası'na -teminat mektubu sebebiyle- yapılmış ödemeler ve Eximbank zararının oluşması ihtimalini de gündeme getirmektedir.
Ak Altın Oteli'ni yapan Üçgen A.Ş'nin bir inşaat mühendisi ise tanıdık bir soyadı taşımaktadır: Emrah Tinar.
Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun'un kredi için Eximbank'a talimat verdiği tarihten itibaren ilişkilerin ve belirlenen bu hususların kapsamlı bir soruşturmaya ihtiyaç gösterdiği düşünülmektedir.
Önemli olan husus şudur: Türkmenistan doğal gaz ve petrol projelerine Emperyal de müdahil olacak konuma gelmiş ve Türkmen yetkililer vasıtasıyla etkili olmaya başlamıştır.
Ömer Lütfi Topal'ın öldürülmesi geniş yankılar bulmuş özellikle Susurluk kazasından sonra daha da önem kazanmıştır.
Bu konu Yargıda görülmekte olan bir dava olduğu için çalışmalarımız esnasında irdelenmemiştir. Ancak Topal'la ilgili olarak yapılan bazı ilgi çekici tesbitler vardır ve bunların bu raporda yer almasının zaruri olduğu düşünülmektedir.
Topal, tombalacılıktan ve uyuşturucu kaçakçılığından, Fındıkzadeli Ömer lakabından inanılmaz bir güç ve servet sahibi olmayı başaran ilginç bir kişiliktir.
Günlük 3 milyon doları aşan net gelirine, öldürttüğü, zarar verdiği çok sayıda insana rağmen koruma bulundurmayan, adamları tarafından hiçbir şekilde korunmayan bir evde oturan, özel şoför kullanmayan, karısının veya kendisinin kullandığı arabayla seyahat eden, zırhlı bir araca binmeyi reddeden bir kişidir Topal. Tripleks bir köşk-evde oturmasına ve dünyanın her yeriyle haberleşmesine rağmen evinde tek bir telefon hattı vardır. Eşinin cep telefonunu hiçbir şekilde kullanmadığı da bilinmektedir.
İmam nikahıyla yaşadığı genç eşi Hilâl hanımla 7 yıllık birlikteliği olmuştur. Sosyal hayatı, karısının kullandığı bir araçla gittiği Pazar yemekleridir. Eşini iş hayatına asla sokmamış, iş hayatındaki zalimliği, evde karısı ve çocuklarıyla şakalaşan munis bir insana dönüşmektedir. Evde silah bile yoktur. Ölümünden kısa bir süre önce çelik yelek ve yatak odasındaki dolabın üzerine gizlediği bir tabanca edinmiş, ancak her ikisini de kullanmamış ve taşımamıştır.
Yemeklerini sürekli olarak evinde yemiş, (10) öldürüldüğü gece, evine geceyarısı civarında dönecek olmasına rağmen, masanın hazır tutulmasını, ancak kayınvalidesinin kendisini beklemeyip yatmasını, aşçıbaşına hazırlatacağı yiyecekleri evinde yiyeceğini söylemiştir. Eşinin akşam yemeği organizasyonunu ise Hilâl hanım, yattığı hastane odasında kendisiyle sürekli haberleşerek yapmıştır. İlgi çekici olan husus, Ömer Lütfü Topal'ın Mayıs ayından itibaren içinde olduğu stresli durumun Temmuz ayında giderek yoğunlaşması ve 27 Temmuz'da doğum yapması yakınlaşmış eşini adeta zorla hastaneye yatırmasıdır.
Topal'ın öldürülmesinin birçok sebebi olabilir. Ancak hiçbir gerekçe insanların Topal'a kendisini öldürmek üzere yaklaşmalarına imkân vermemiştir.
Cinayetten sonra Ankara'da bir polis yetkilisinin "adım gibi eminim bu onların işi" diyerek Çatlı ve bir grup Özel Harekatçıyı hedef aldığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde gözetim altına alınan polislerden birinin konuşması esnasında, "Bize vatan için hedef gösterdiler. Sonra bizim hedeflerimizle kendileri salonlarda kadeh tokuşturdular. İlk defa kendi başımıza bir iş yaptık onu da yüzümüze gözümüze bulaştırdık" dediği ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün MİT'ten tek sayfalık bir not aldıktan sonra telefon irtibatları üzerine teknik bir çalışma yaptığı bilgisi ile birleştirildiğinde Topal olayına kısmi bir açıklık getirilebildiği ortaya çıkmaktadır. Ancak bunların hiçbiri yargı için yeterli delil olmamaktadır. Koli bandına sarılı şarjör üzerinde Çatlı'nın parmak izinin çıkmasına rağmen kendisinin ölümü olayı karanlığa sokmaktadır.
Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığı'nca kullanılan aşağıdaki tablo, sanıkların Topal'ın ölüm saatindeki irtibatlarını ve yerlerini belirten kapsamlı bir çalışmanın özetidir. (Detaylar Ek: 4'dedir. )
Bu konuda İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu'nun sergilediği tavır, Çankaya'da Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında yapılan liderler zirve toplantısında en açık kelimelerle tenkit edilmiştir. Bu sebeple kendisine bu çalışma kapsamında yer verilmemiştir.
Polislerin sorgulanmadan Genel Müdürlük tarafından Ankara'ya alınması konusuna ise bir İstanbul Emniyet yetkilisi tarafından açıklık getirilmiş ve -"Polisleri Ankara almadı. Yöneticilerimiz korktu ve biz onları Ankara istedi diyerek başımızdan attık" demiştir. Gerçekten Kemal Yazıcıoğlu'nun hesabı sonradan değişmiş, Ankara'ya haber verince Bakanlık ve Genel Müdürlük polisleri istemiş ve İstanbul Emniyeti bir dertten kurtulmuştur. Çünkü polisler "alındıktan" sonra Emniyet Müdürü makamına gelmemiş, gece 22.00'ye kadar bir sorgulama yapılmamış, Müdür muavinleri de odalarından çıkmamıştır. Gece 22.00'den sonra Emniyet boşaltılmış ve ilgililer istirahate gitmişlerdir. Bu saatten sonra bir sorgu olup olmadığını da Yazıcıoğlu bilebilir.
Topal'ın öldürülmesiyle ilgili pek çok iddia vardır. Birinci eşinden olma çocukları Murat ve Elif'in babalarının ölümünden en büyük yararı sağladıkları şüphesizdir. Ama genel kanaat Topal'ın böylesine bir tehditle kolayca baş edeceği şeklindedir.
PKK'ya yardım eden Kürt işadamları listesi oluşturulduğu ve listeden çıkabilmek için haraç ödediği ancak para konusunda çıkan anlaşmazlık sebebiyle öldürüldüğü de iddia edilmiştir.
Topal'ın namaz kılan ve oruç tutan bir kişi olduğu, mazbut bir aile hayatı bulunduğu ve Kürt ayrımcı ve teröristlerle işbirliği yapmadığı yaygın bir bilgidir. Bu iddialar gündeme gelmişse de konunun Topal'dan haraç almak ve külliyetli miktarda para sızdırmak amacına yönelik olduğu bilinmektedir. Üstelik büyük haraçlar ödeyen Topal'ın bu şekilde öldürülmesi tavuğun kesilmesi anlamına geleceğinden buna ihtiyaç olmadığı şüphesizdir.
Bir diğer iddia, Kıbrıs'ta açılacak gazinoyla ilgilidir. Çatlı, A. Fevzi Bir ve Sami Hoştan Emperyal'in gayri resmi ortağı olmuşlar, ancak Kıbrıs kumarhanesi için gerekli finansmanı sağlayamamışlardır. Topal da kendilerine hisse vermeyi reddedince bu ortaklar Özel Tim polisleriyle eylemi gerçekleştirmişlerdir. Ancak bu iddia da tutarlı görünmemekte taraflar bu ölümden yarar sağlayamamaktadırlar. İmparatorluk Murat ve Elif Topal'a, Hilâl hanıma intikal etmektedir.
Başka iddialar da ileri sürülmektedir. Murat ve Elif Topal'ın Çatlı'ya 535.000 dolar ödedikleri, Emperyal Gazinolarına ait hesaptan ve Garanti Bankası'na ait 012157 nolu çek tanzim edildiği vadesinden bir gün önce Çatlı'nın bir yakınına elden ödeme yapıldığı da belli olmuştur.
Bu ödeme cinayetin maddi bir anlaşmazlıktan işlendiğinin delili olamaz. Topal'ı öldürmenin taşeronluk ücreti de olamaz. Ölümden iki ay sonra yapılan bu ödemenin bir başka gerekçesi olması gerekir.
Topal'ın ölümünden sonra eşi Hilâl hanıma 105 milyon dolarlık bir borç toplamı gösterildiği basında da yer almıştır. (Ek:5)
Gerçekten bazı tefecilere dahi borçlandığı ve Topal'ın zaman zaman inanılmaz şekilde nakit para sıkıntısı çektiği, 1995 yılından itibaren bu sıkıntının arttığı, önceleri bankalardan borç aldığı ve Necati Kurmel'in kendisine kefil olduğu bilinmektedir. Sonraları ve 1996'da zaman zaman para sıkıntısının had safhaya ulaştığı ve Topal'ın evine 50 milyon TL bırakamadığı günlerin geldiği anlatılmaktadır. (Hesap uzmanlarının aldığı iddiaları teyit etmektedir.)
Günlük 3 milyon doları aşan gelir; yeni yatırımlara, gayrimenkul alımına, yurtdışına külliyetli meblağların kaçırılmasına elbette yetmemektedir.
Turizm Bakanlığı'nın memurlarından başlayan yurtdışında Aliyev'e, Niyazov'a ulaşan bir haraç zinciri çok geniş bir camiayı kapsamaktadır. (11) Siyasi irtibatlarını geliştirmek için de çok para harcamıştır. Hatta bu irtibatlar bir siyasi partiye ve liderine cephe almasına kadar varmıştır. Topal'ı Sipahi Ocağı'na götürüp hakim ve savcılarla samimiyetini de ispat eden bir milletvekili adayı, Rize'de Mesut Yılmaz'ı seçtirmeyecek kadar güçlü olmak için Topal'ın yoğun para desteğine mazhar olmuştur.
Topal'ın kullandığı bazı telefon numaralarıyla ilgili olarak ve kalın bir kitap halini alan bir çalışma yaptırılmıştır. İlgi çekici sonuçları gösterir özet şemalar (Ek:6)'dadır.
Topal 1996 yılı içinde DYP Genel Merkezine ait 419 23 63 ve 417 87 49 nolu telefonları bilmekte ve kullanmaktadır. DYP İstanbul İl Yönetimi'ne ait 213 28 27 numarayı ve nedense Rize İl Başkanlığı'na ait 464-213 28 27 numaralı telefonları da bilmekte ve kullanmaktadır.
Topal'ın en sık görüştüğü kişi ortağı Sami Hoştan'dır. Hakim Akman Akyürek de aynı zamanda aynı numaradan Sami Hoştan'la irtibatlıdır.
Sami Hoştan incelenen tek bir telefon numarasından 7 ayda ve 1996 yılında Albay Veli Küçük'le 34 kere, Abdullah Çatlı ile 13, Korkut Eken'le 6 kere görüşmüştür.
Mayıs 1996'da Mehmet Ağar'ın Adalet Bakanı olduğu dönemde ani bir haber ortalığı karıştırmıştır. İddialara göre Mehmet Ağar, Topal hakkında Kürtçülük dosyası açtırmış ve gereği için emir vermiştir. Tıpkı Orhan Taşanlar'ın İstanbul Emniyet Müdürlüğüne atandıktan sonra TV'ye çıkıp "buraya kafa koparmaya geldim" dediği tarihte, İstanbul'da bazı kirli iş sahiplerinin Emniyete götürülüp tartaklanması üzerine Topal önce Sedat Demir'e ulaşmış ve polisteki yeni ekiple irtibatlanmış olduğu gibi, bu defa da çok daha üst seviyede koruyucular aramışlar. Fatura da o nispette yüksek olmuştur. (Topal'ın Orhan Taşanlar'a 250 milyar TL'lik hediye gönderdiği fakat reddedildiği söylentisi kendi muhitinde panik yaşanmasına yol açmıştır.)
Topal'ın kendini korumak saikiyle ilk önce siyasi kişilere ulaşarak dosyasını kontrol ettirdiği ve korkmasını gerektirecek bir husus olmadığına inandırıldığı anlaşılmaktadır. Hatta bu arada bazı Özel Tim mensuplarıyla görüştüğü ve o cenahtan da uygun reaksiyonlar aldığı iddia edilmektedir. Mayıs 1996'da başlayan tedirginlik aynı ay içinde son bulmuş ve etrafına "adını listeden çıkarttığını" nakletmiştir. Bütün bu ilişkilerin çok önemli bağış ve ödemelere yol açtığı da ifade edilmektedir.
Ancak Haziran ayında tedirginlik avdet etmiş ve Temmuz'da Topal'ın gerginliği had safhaya ulaşmıştır.
Bu arada Ankara'dan 17 milyon dolar talebedilmiş, Topal bu paranın toplanması için mehil istemiştir. Olayı nakleden kişi "Karşı taraf mal mı vermişti ki süre tanımayı uygun görmesin. Bu süre verildi, para ödendi ancak PARA YERİNE ULAŞMADI. ÖDEME YAPILAN MUTEMET KİŞİLER, 17 MİLYON DOLAR İÇİN TOPAL'I ÖLDÜRMEYE KARAR VERDİLER" demiş ve olayın bu sektörde bu şekilde yorumlanmakta olduğunu nakletmiştir.
¯¯¯
Ömer Lütfi Topal hakkında ifade edilmesi gereken çok önemli bir husus vardır.
Emniyet ve MİT ilgilileri ülkemizde Amerikanvari Mafya Teşkilâtı olmadığı, bazı kabadayıların etraflarına topladıkları 10 - 20 - 40 - 50 kişi ile çeteleştikleri, rüşvet vererek, zor kullanarak, devletin ilgili kurumlarının bilgisi dahilinde pek çok kanunsuz iş yaptıkları, etkili bir hükümet, hatta cesur - atak ve namuslu bir mahalli yöneticiyle o bölgeyi terk etmek zorunda kaldıkları hususunda hem fikirdirler. En önemlisi bu çetelerle ilgili olarak her türlü bilgi mevcut olduğundan kendilerini tasfiye etmek her zaman için kolaydır.
Ancak devletle bütünleşmiş, devletin ilgili kurumlarına entegre olmuş, mahallinde Valiyi, Emniyet müdürünü, mecliste ve hükümette yeterince üyeyi kendisine bağlamış ve bu kişilere adeta emir verebilir duruma gelmiş bir yapılanma mevcut değildir. Bu konuda ve Cumhuriyet tarihi boyunca en önemli mesafeyi katetmiş kişi Ömer Lütfi Topal'dır.
Eğer öldürülmeseydi ülkenin en etkili ilişkileri içinde, istediği yere ve makama nüfuz edebilme imkânını bulacak ve birkaç yıl sonra da gerçek manâda dokunulmazlığa kavuşacaktı. Bu noktada ilgili her uzman fikir birliği içinde görünmüştür.
Topal, kirli geçmişine rağmen bir süre sonra kumarhaneleri tasfiye etmek ve saygın bir işadamı olmak için stratejik bir karar verebilme becerisini de göstermiş, Türkmenistan'ı, oradan elde ettiği diplomatik pasaportun da gösterdiği gibi rezerv ülke olarak seçmiş, kendini birçok açıdan geleceğe hazırlayabilmiştir. Sadece kazandığı paranın büyüklüğü, Kıbrıs'ta ve Antalya'da ağırladığı bunca devlet büyüğüne ve elinin açıklığına rağmen kendi sonunu getirmesine mani olamamıştır.
Haraç vermekten nefret etmesine rağmen, sadece yetkililer değil, onların adamları, korumaları, adamların adamları da Topal'ın paralarına ortak olmuşlardır. Şayanı şükrandır ki gelişmeler Topal'ın hedeflediği noktaya uzanmasını engellemiştir. Ancak bu durum, devletin çetelerle irtibatı noktasındaki üzüntü verici tespitleri yok etmeye yetmemiştir.
Zaten işlerin bu karmaşık yapısı, devlet kurumlarının içine girdiği laubalilik, gevşeklik ve ciddiyetsizlikten kaynaklanmaktadır. Sağcı ve solcuların, sivilin, üniformalının, doğruyla eğrinin bu kadar ve bir noktada buluşmasının hikmeti de bu kargaşanın yarattığı verimli fakat kirli faaliyet alanlarını ortaya çıkarmasındandır.
Bu noktada yetkililer de olayları engellememiş hatta teşvik etmiştir. Ülke içinde cereyan edenler Susurluk kazasına kadar kamuoyundan gizlenebilmiş, bu arada yurt dışına açılmalar başlamıştır.
'''DİPNOTLAR'''
(7) Topal, kumarhane açtığı şehirlerde, muhiti olan etkili aile ve kişilerle şahsen ilişki kuruyor, sosyal faaliyetler için fırsatlar veriyor, para harcıyor, doğumgünü, evlenme yıldönümlerinde şık jestler yapıyor ve ortaklıklar kuruyordu. Alacaklarını aldıktan sonra da ilişkisini kesiyordu. Kumarhanelerin yoğunluğunu artırmak bahanesiyle kişilere bol miktarda fiş verdirerek oynatıyor, sonunda da ortaklıkları tasviye için borç çıkarıyordu. Antalya'da bu şekilde elde ettiği bir şirkete yaptırdığı evleri mensuplarına dolar üzerinden satmış, Ömer Şarlak Paşa'ya, Emniyet Müdürü Mete Altan'a da yer tahsis etmişti. Şirket hisselerinin devrinde ise kamu görevlilerini kullanmıştı. (Şirketlere ait bir liste Ek: 5'tedir.)
(8) Türkmenistan'daki Ak Altın kumarhanesini, Grand Türkmen Oteli Kumarhanesi, daha sonra da diğer kumarhaneler takip etmiştir.
(9) Talih oyunları salonlarının açılması, düzeni, kontrolü konusunda sık sık değişiklik yapılmış, salonların açılması kolaylaştırılmış, adeta teşvik edilmiştir. Milyonlarca dolarlık gelire rağmen, gerçek manada ne denetim, ne de vergi incelemesi vardır. Bakanlığın fon olarak aldığı birkaç milyar lira göze batmakta ve tartışılmaktadır. Kumarhaneler ve işletenler, devletin tüm mekanizmalarını etkisizleştirebilmişlerdir.
(10) Sadece Bodrum'da Hikmet babataş'ın öldürüldüğü gece, Antalya'da herkesin içinde oturmuş yemek yiyerek içki içmiştir.
(11) Aldığı kredilerin karşılığında Demirbank Zeytinburnu Şubesi'ne 145 milyar, Toprakbank Merkez Şubesi'ne 100 milyar, Şekerbank İstanbul Şubesi'ne 270 milyar, Yurtbank Merkez Şubesi'ne 1 trilyon TL gayrimenkul ipoteği veren Topal, varlık içinde yokluk çekmektedir.
== MEHMET ALİ YAPRAK VE KAÇIRILMASI ==
Topal'ın öldürülmesiyle ilgili olarak Park Holding, Havaş ihalesi, Turgay Ciner'in servetinin kaynakları, Topal'ın Havaş ihalesine Park Holding arkasına gizlenerek ve gizli ortak olarak katıldığı ve Holding'in gizli ve kirli işlerinin bulunduğu iddialarıyla da çeşitli yorumlar getirilmeye çalışılmaktadır.
Ancak Topal'ın öldürülmesi ile Gaziantep'te Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılmasıyla gelişen olaylar arasında irtibat vardır.
¯¯-
Mehmet Ali Yaprak bir iş adamıdır. Radyo ve TV'si ve şirketleri vardır. Gerçekte ise fevkalâde güçlü bir çete reisidir.
Yaprak Holding'e ait bilgiler ilişikte sunulmaktadır.
Captagon'un dağıtımının ise Hidayet Turizm tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.
Mehmet Ali Yaprak gibi güçlü bir reisin kaçırılması kolay ve herhangi bir çetinin üstesinden gelebileceği bir iş değildir.
30 Kasım 1997 tarihli toplantıda MİT ve Yaprak grubu ilişkilerine atıf yapılmış daha önce de Eymür - Haluk Koral görüşmeleri nakledilmişti.
Mehmet Ali Yaprak olayı ile ilgili olarak MİT'in takdimi aşağıdadır.
"Mehmet Ali Yaprak 24 Aralık 1995 seçimlerinden önce seçim masrafları olarak Mehmet Ağar'a dolayısıyla DYP'ye 500 milyar lira yardımda bulunmuş, konuyu bilen Özel Harekat Dairesi Başkanı İbrahim Şahin de bilahare aynı şahıstan 100 milyar lira rüşvet almıştır. M. A. Yaprak Gaziantep'teki Yaprak TV ve Hidayet Turizm Firması'nın sahibi olup, esas gelirini Suriye ve Suudi Arabistan bağlantılı uyuşturucu ticaretinden sağlamaktadır.
M. A. Yaprak'ın seçimlerden önce Mehmet Ağar ve İbrahim Şahin'e verdiği paralardan haberdar olan Abdullah Çatlı adı geçenden kendilerinin de para almaları için Ercan (Ersoy) ve Ayhan isimli polis memurlarının da aralarında bulunduğu bir ekibe M. A. Yaprak'ı kaçırtmış, olayda altı, yedi şahıs polis maskesiyle görev almıştır. M. A. Yaprak'ın evi ve işyeri ile ilgili istihbarat, Abdullah Çatlı'nın isteği doğrultusunda, Gaziantep'te halı saha işleten ve Mehmet Ali Yaprak'la geçmişten sorunları bulunan Ülkücü görüşe mensup Yahya... adlı şahsa verilen talimatla temin edilmiş ve anılan ile yapılacak pazarlık sırasında olayın videoya kaydedilmesi planlanmıştır. Kaçırılma olayını erken saatlerde gerçekleştiren şahıslar, M. A. Yaprak'ı Siverek'e götürmüşlerdir. Olayın polise intikalini müteakip, olayın istihbaratını yapan Yahya (Efe) adlı şahsın kardeşi, polis tarafından Gaziantep'te gözaltına alınmıştır.
Bunun yanısıra, söz konusu olayla ilgili olarak Mehmet Eymür tarafından; "Gaziantep'li Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılmasından sonra, Gaziantep'te ikamet eden Haluk Koral isimli bir tanıdığının telefonla kendisini arayarak, kaçırılan Gaziantepli zengin işadamının yakın tanıdığı olduğunu belirterek yardım istediğini, Adıgeçene (H. Koral) "direkt bir yardımının olamayacağını, ayrıca kaçırılan şahıs hakkında da müsbet şeyler söylenmediğini, ancak M. Ali Yaprak'ın Abdullah Çatlı tarafından kaçırıldığına dair bir duyum alındığını, adıgeçenin Siverek'e götürüldüğünün söylendiğini, bu nedenle Bucaklar'la görüşmesinin yararlı olabileceğinin" belirtildiğini, Bir süre sonra H. Koral'ın tekrar kendisini (M. Eymür) arayarak, M. A. Yaprak'ın serbest bırakıldığını, söylenenlerin doğru çıktığını bildirdiğini, Olaydan bir müddet sonra Operasyon Başkanlığı'ndan bir personelin gelerek; "eski elemanlarımızdan Müfit Sement'in isminin de kaçırılma olayına karıştırıldığını, Müfit'in bize bilgi getirmek için olay tarihinde Gaziantep'e gittiğini, olayda aktif rol almadığını bildirdiğini, Abdullah Çatlı'nın kendisinden (M. Sement) video kamerasını alıp Gaziantep'e gelmek istediğini, Gaziantep'e gittiğinde kaçırılma olayının gidişinden önce olduğunu öğrendiğini, bu nedenle aynı gün İstanbul'a geri döndüğünü" ifade ettiğini, Bu bilgiler üzerine H. Koral'la temasa geçilerek, ilk görüşmede verilen bilgilerin M. Sement'ten alındığını, bu nedenle yardımcı olan anılan şahsı olayın içine katmamalarının yararlı olacağını söylediğini, H. Koral'ın da bunu kabul ettiğini,
15.02.1997 tarihinde ise personelimiz yeni öğrendiği hususları ilgili olarak yaptığı açıklamada; "M. Sement'in olaya anlattığından daha fazla girdiğini, Siverek'e gidip M. A. Yaprak'ın sorgulanması sırasında videoya kaydettiğini, ayrıca M. A. Yaprak'ın iki kez kaçırıldığını, ilk kaçırmaya İbrahim Şahin'in ekibi ile Cengiz Cömert (Geçmiş dönemde bilgilerinden istifade edilmiştir) ve Hasan Aydostlu'nun (İngiltere'de Nafiz Bostancı işine karışan ve geçmiş dönemde Muğla'da bilgilerinden istifade edilen) de katıldığını, Cengiz Cömert'in kaçıran gruba, M. Eymür'ün de işin içinde olduğunu söyleyerek M. A. Yaprak'tan gasp edilen paradan namına para aldığını, olayın polisler arasında da böyle bilindiğini söylediği," hususları iddia edilmiştir.
Bu anlatımda çeşitli yanlışlar ve olayı farklı mecraya götüren ifadeler vardır. Yaprak, Hidayet Turizm'in sahibi değildir. Yaprak'ın kaçırılmasını Hidayet Turizm ilgililerinin organize ettiği, hedefin, captagon imalathanesinin yerini öğrenmek ve orijinal captagon'un içine ilave edilen ve "Hacı'nın malı" olarak Arap aleminde meşhur olan uyuşturucunun formülünü zorla almak olduğu bilinmektedir.
Kaçırma olayını Çatlı'nın bir grup polisle organize ettiği, Yaprak'tan serbest bırakılma karşılığı 1 - 2 milyon Mark alındığı, aslında Hidayet Turizm'in 10 milyon Mark ödediği, fakat bu miktardan kaçıranların haberdar olmadığı ve pay alamadıkları, gerçek ödemenin miktarının öğrenilmesi - duyulması üzerine Çatlı ve ekibinin Ankara ile ilişkilerinin bozulduğu hatta koptuğu iddia edilmektedir.
Bu durum karşısında polislerin ve Çatlı'nın Yaprak'ı ikinci kere kaçırdıkları, konuşturdukları, konuşmaları videoya kaydettikleri, bandın bir suretinin Bucaklar'a, bir suretinin Mehmet Eymür'e (Müfit Sement vasıtasıyla) teslim edildiği, orijinal bandın ise Ankara'yla yapılan pazarlık sonucu imha edildiği de iddialar arasındadır.
Haluk Koral'ın Eymür'ü aradığı ve yardım istediği de doğru değildir. Eymür Müfit Sement'i kurtarmak için devreye girmiş, yüzleştirme yapılması, araçta bulunan parmak izinin Sement'e ait olması sebebiyle olayın kapatılması yönünde gayret sarfetmiştir.
İkinci kaçırma olayının, Ankara'nın bilgisi ve tasvibi dışında olması, polisin sert reaksiyonunu çekmesi üzerine Eymür, Sement'in adının ortaya çıkmaması için Yaprak grubunun etkili isimlerinden Haluk Koral'la temasa geçmiştir.
Neticede savcının "yüzleştirme" kararı da uygulanmamış, tarafların olayın büyümemesi, kendi hesaplarını kendilerinin zaman içinde görme arzusu ile kapatılmıştır.
Başbakanlık, Gaziantep Savcısı'nın işlemlerindeki eksikliği Adalet Bakanlığı'na Ocak 1997'de bildirmiş olmasına rağmen Eylül 1997'deki yazımıza kadar Bakanlık, eski bakan Şevket Kazan'ın talimatına rağmen harekete geçmemiştir.
Bu kısa takdim, Devlet ilgili ve yetkililerinin uyuşturucu konusunu, kaçakçılığı, kirli parayı, Devlet'in tahribi pahasına nasıl ele aldıklarını gösteren ilgi çekici bir örnektir.
Bu arada saygın bir kuruluş olan MİT'in eski mensuplarının (Müfit Sement, Hasan Aydostlu) gibi şahısların nasıl bir ilişki içinde oldukları, yine saygın bir kuruluş olan Emniyat Teşkilâtı'nın uyuşturucu imalatını durdurmak değil, diğer uyuşturucu tacirlerinin hizmetine girdiğini gösteren acı bir örnek olduğu belirtilmelidir.
Kaçıran grupların her defasında işin içinden sıyrılabilmeleri ancak bu ilişkilerle mümkün olabilirdi.
Her iki kaçırma olayında güvenli bölge olan Bucaklar'ın kontrolündeki topraklara gidilmesi, üzerinde durulması gereken bir noktadır.
Osmanlı döneminin Beylerbeyliği ünvanı kullanılmıyorsa da Aşiret beyliğinin devam ettiği ve Siverek yöresinin devletin kontrolünün dışına terk edildiği aşikârdır.
Bu vesileyle ve durumun vahametini ortaya koymak üzere bir parantez açarak Yaprak ve Hidayet ailelerinin şemasını Sayın Başbakan'a takdim etmek ihtiyacı duyulmuştur.
Teknik olarak bu bilgilerin ek'te sunulması gerekirse de, yer altı dünyasının bu kara, kirli ve kanlı paradan beslenerek nasıl legalize olmaya gittiğinin delili sunulmak istenmektedir. (Şemalar 58 ve 59. sayfalarda yer alıyor.)
Şemanın açık izahı (Ek: 7)'de sunulmuştur. Ek bilgilerde milyonlarca dolarlık uyuşturucu geliri sağlayan bir sistemin kurulduğu açıkça görülecektir.
Sistem; MİT'teki ve emniyetteki bilgilere rağmen çalışmaya devam etmektedir. Kaçakçıların devletten güçlü olamayacağı gerçeği karşısında, devletinin elinin kolunun nasıl bağlandığı araştırılmalı, soruşturulmalıdır.
¯¯-
Mehmet Ali Yaprak olayının Ankara ve İstanbul gruplarının arasının açılmasında bir dönüm noktası olduğu iddiasına yer verilmişti. Bu anlaşmazlık 1996 yılında grupların birbirinden uzaklaşmasına yol açmış veya yeni gelişmeler grupların eski koordineli çalışmalarını zaten ortadan kaldırmıştır. Doksan altı yılı Çatlı'nın üzerindeki koruyucu örtünün incelemeye başladığı, OHAL bölgesindeki başıboşluğun da kontrole alınmaya çalışıldığı, keza Ömer Lütfi Topal'ın tedirginliğinin arttığı bir dönemdir.
Mehmet Ağar'ın milletvekili seçilmesi, daha aylar öncesinde bu hususun biliniyor olması, ne kadar nüfuz sahibi olursa olsun vatan - millet için yapılan işlerin koordinasyonunun zedelenmesine yol açmıştır.
Topal'ın öldürüldüğü dönem de işte bu oluşuma rastlamıştır.
( RAPORDAKİ 68, 69, 70, 71 NUMARALI SAYFALAR "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
== BEHÇET CANTÜRK ==
Ermeni asıllı Behçet Cantürk'ün geçmişiyle ilgili kısa istihbarat bilgisi aşağıdadır.
Reşit - Hatun oğlu, 1950 Diyarbakır/Lice doğumlu olan adıgeçenin;
- 20.11.1975 tarihinde Lice bölgesinde meydana gelen deprem sonrasında devletin yöreye yeterli yardım yapmadığını ileri sürerek, halkı ayaklandırmaya çalışan Kürtçü şahıslardan olduğu,
- 1981 yılı itibariyle Suriye'de bulunan Asala mensupları ile sıkı ilişkiler içerisinde bulunduğu,
- 16.06.1983 tarihinde İstanbul/Kapalıçarşı'da gerçekleştirilen Ermeni terör eylemini organize eden şahıslardan olduğu,
- Temmuz 1984 tarihi itibariyle sorgulanan şahsın; uyuşturucu madde faaliyetlerini DDKD (Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi'nin yan kuruluşu) örgütü namına yaptığını ve bu örgütün üyesi olduğunu itiraf ettiğini,
- 1984 sonunda uyuşturucu madde kaçakçılığı suçundan tutuklandığı ve 1985 yılında beraat ettiği,
- 1990 yılında bazı Kürt aydınlarıyla birleşerek "Ulusal Platform" adlı bir birlik oluşturdukları, bilahare Mezopotamya A.Ş Adlı bir şirketi kurdukları ve Mezopotamya isimli bir gazete yayınlamak üzere girişimde bulundukları,
- 1992 yılı itibariyle PKK'ya aktarılmak üzere uyuşturucu kaçakçılarından para toplanmasına aracılık yaptığı,
- Nisan 1992 tarihinde Türkiye'ye Pakistan'dan 6 ton baz morfin, 5 ton esrar getirdiği ve bu uyuşturucuların Savaş Buldan, Hurşit Han, Adnan Yıldırım, Cahit Kocakaya, Eyüp Kocakaya, Ferda Seven isimli şahıslar tarafından satın alındığı, B. Cantürk'ün yine bu şahıslardan muhtelif tarihlerde PKK'ya verilmek üzere para topladığı,
- 1992 tarihi itibariyle Özgür Gündem Gazetesi'nin finansörlerinden olduğu...
Bu özet bilgi adıgeçenin kimliği hakkında yeteri kadar aydınlatıcıdır.
Kim olduğu ve ne yaptığı aşikar olmasına rağmen Devlet, Cantürk'le başedememiştir. Yasal yollar yetmemiş neticede "Özgür Gündem gazetesi plastik patlayıcılarla havaya uçurulmuş, Cantürk'ün devlete biat etmesi beklenirken adıgeçenin yeni bir tesis kurmak üzere harekete geçmesi üzerine, Türk Emniyet Teşkilatı tarafından öldürülmesi kararlaştırılmış ve karar infaz edilmiştir."
Böylece 100 kişiye yakın olduğu tesbit edilen ve zamanın Başbakanı'nın ifade ettiği "PKK finansörü iş adamlarının elde olan listesi"nden bir kişi eksilmiştir.
Behçet Cantürk'ün öldürülmesinin doğruluğu yanlışlığı veya gerekli olup, olmadığı tartışmasına girilmemiştir. Ancak zaruri bazı sualleri sormak gerekir. Cantürk'ün öldürülmesi emrini kim vermiştir? Bu yetki kim tarafından kullanılabilir? Ve hangi ahvalde kullanılabilir? Kim kime karşı sorumludur? Sistem nasıl çalışmalı sorumluluk nasıl paylaşılmalıdır?
"Hukuk devletinde bu suallerin yeri olamaz" itirazı da kanaatimizce geçerli değildir ve realiteye uygun düşmez. Bu uygulama tüm dünya ülkelerinde olduğuna göre bizde de olacaktır. Ama (cümle sayın Başbakan'a ters gelse de) Hukuk Devleti kuralları içinde bu tip kararlar alınacak ve Devlet ciddiyeti içinde uygulanacaktır.
Yoksa Yeşil ve benzerlerinin Türk Ordusu'nun bir subayını (Cem Ersever olayı) sorgulaması ve öldürdüğünü etrafa söylemesi, Tarık Ümit gibi bayağı ve bir kaçakçının "falancayı aldık, sorgulayıp, öldürdük" gibi bayağı ve kendini adam yerine koymalarını sağlayıcı çirkinliklerini, Abdullah Çatlı gibi devletin emrinde çalışan bir kişinin, kaçakçılık yapıp etrafa korku salmasını ve bundan istifade edip başkalarının da haraçtan pay almasını temin eden alaturkalık, basitlik, geri kalmış bir ülkenin ciddiyetten uzak operasyonlarına izin veren bir yapı, ülkemizin gerçekten haketmediği bir durumdur.
Bu davranışlara izin veren anlayış bir grup insanının -sivil ve kamu görevlilerinin- kısa sürede çizgiyi aşıp vatan - millet hizmetinden kişisel menfaate dönmelerine yol açmıştır.
Devletin ilgili tüm kurumları bu iş ve eylemlerden haberdardır. Başıboşluk, neticede ve Susurluk kazasının bardağı taşırmasıyla etrafa yayılmış ve devlet sırrı olacak konular gazete makalelerinin ve haberlerinin ana konusu haline gelmiştir.
Her şeyin bu kadar kolay ortaya çıkması ve duyulması ise devlet adına yapılan işlerdeki ciddiyetsizliğin en önemli göstergesidir.
Mesela İzmit - Adapazarı - Bolu ekseninde meydana gelen cinayetlerin gerçekleşmesinde ortak noktalardan biri de, Polis - Jandarma - İtirafçı örgüt mensupları faaliyetlerinin yörede yoğunlaşmış olmasıdır.
Uygulayıcılar, bu ekseni değiştirmek ihtiyacını dahi duymamışlar, yarattıkları ürküntü, güçlerinin delili olmuştur.
Söz konusu eylemlerde öldürülen şahıslar özellikle dikkate alındığında; OHAL Bölgesi'nde öldürülen Kürtçü şahıslar ile diğerlerinin farkının ekonomik bakımdan arz ettikleri finansman gücü olduğu ortaya çıkmaktadır.
¯--
Yukarıda ifade edilen hususların benzer konularda meselâ Savaş Buldan'ın öldürülmesi için de geçerli olduğunu ifade edebiliriz. Adı geçen kaçakçılığı, PKK yanlısı bölücü eylemleri ile tescilli bir şahıstır. Medet Serhat Yöş, Metin Can, Vedat Aydın için de aynı hususlar geçerlidir. Ülkenin birliğine, bütünlüğüne aykırı eylem sahipleri ağır bir cezayı haketmişlerdir. Yapılanlarla aramızdaki tek itilâf uygulamanın şekline ve neticelerine ilişkindir.
Nitekim Musa Anter'in öldürülmesinden -tüm olayları tasvip edenlerin dahi- pişman olduğu tespit edilmiştir.
Musa Anter'in silahlı bir eylem içinde olmadığı, daha çok işin filozofisi ile meşgul olduğu, öldürülmesinin yarattığı etkinin, kendisinin gerçek etkisini geçtiği ve öldürülme kararının hatalı olduğu söylenmektedir. (Adıgeçenler hakkında bilgi Ek: 9'dadır.)
Öldürülen başka gazeteciler de vardır.
( RAPORDAKİ 75 NUMARALI SAYFA "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
(12) ...güvenerek Diyarbakır'a gittim. Bu arada Jitem çatısı altında illegal bir oluşuma gidildi. Diyarbakır ve çevresinde PKK ile ilişkili olduğundan şüphelendiğimiz hemen herkesi infaz etme yetkimiz vardı. Bu insanları yakalayıp suçu varsa tespit edip, adalete teslim etmek yerine faili meçhul bir şekilde öldürmeyi bir yöntem olarak benimsemiştik. Bizden istenen buydu bu tarzda talimat alıyorduk. Bu grup içerisinde eski itirafçılardan Ali Ozansoy, Hüseyin Tilki, Abdulkadir Aygan, Hayrettin Toka, Recep Tiriz, Adil Timurtaş ve eski TİKKO'cu Fatih adındaki kişiler vardı. Antalya'da örgüt tarafından öldürülen Numan kod (Salahattin Görgülü) adındaki kişi bizim grubumuzun istihbaratçısıydı. Örgütle ilişkilidir tarzında bize gösterdiği ve getirdiği kişilerin hepsini değişik dönem ve zamanlarda infaz ettik. Bismil'de benzinci Talat, Diyarbakır Bismil yol kavşağında bir vatandaşı aynı gerekçelerle infaz ettik. Batman'da iki kişiyi; birini evinden, diğerini evin önünden alarak Batman Silvan arasında infaz ettik. Yine Hazro'da bir vatandaş infaz edildi. Bu çalışmalar beş ay sürdü. Yine o dönemde Salahattin Görgülü'nün verdiği istihbarat doğrultusunda bir şahıs Celil kod Aytekin Özel binbaşıyla Abdülkadir Aygan birlikte gidip infaz ettiler..." (Ek: 10)
( RAPORDAKİ 77, 78, 79, 80 NUMARALI SAYFALAR "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
Buradaki acımasızlık, gerçekten üzerinde durulması gereken bir husustur. "Çatlı'ya pekâlâ yeni bir profil, yeni bir hüviyet ve yerüstünde yaşama fırsatı -eğer hak etmişse- verilebilir veya -hak etmemişse- verilmez, yargıya teslim edilebilirdi."
Bunların hiçbiri yapılmamıştır. Çatlı Ankara'ya geldiğinde eski-yeni Bakanlarla, Milletvekilleriyle beraber olabiliyor, Meclis kulisinde çay içip restoranda yemek yiyebiliyordu ama Erdek'te çakırkeyif olduğunda havaya iki el ateş edince karakoldan iki polis, hakkında hemen yasal işlem yapmışlar, parmak izini alıp kendisini de nezarethaneye atmışlardır. Bilahare telefonlar çalışmış, serbest bırakılmışsa da haleti ruhiyesini anlamak zor değildir. Devletin savcısı, hakimi bir yana, tanıması imkânsız her polis ve karakol dahi kendisi için potansiyel bir tehditti. Devletin zirveleri ile irtibatlanmış bir kişi bu çelişkiler yumağı içinde ne yapmalıydı, ne yapabilirdi?
Güven Sazak'ın çiftliğine gittiğinde Ahmet Baydar'la, Drej Ali'yle, Hazine Müsteşarı Osman Ünsal'la birlikte olabiliyor, Sedat Bucak'ın yazıhanesinde siyasilerle bir araya geliyor ama BOTAŞ Boru Hattı temizliği için ihaleye girmek üzere Hadi Özcan'la finansman problemi konuşmak zorunda kalıyordu. (13)
Susurluk olayının pekçok görüntüsünde, Abdullah Çatlı vardır. Ama Çatlı'nın net resminin zemini, Ankara'nın silueti ile tamamlanmaktadır.
Topal cinayetinde Çatlı'nın parmak izi ortaya çıkmıştır. Ama Çatlı'nın ailesine bıraktığı toplam paranın 2 milyon DM olduğu dikkate alınırsa, sadece Topal'dan sızdırılan milyonlarca doların akibetini sormak gerekir. (Bu tahmin Başkanlığımıza değil Çatlı sempatizanı bazı kişilere aittir.)
Çatlı'nın dosyası yeniden açılmalıdır. Tüm ilişkileri, irtibatları bilinmektedir. İsviçre'den Türkiye'ye nasıl geldiği araştırılmalı, görevlendirilmeleriyle ilgili tüm bilgiler derlenmeli, Topal'ı Çatlı'nın ve polislerin öldürdüğü bilgisini MİT'in nasıl elde ettiğini ve İstanbul Emniyet Müdürü'nü tek sayfalık bir not'la nasıl uyardığını, niçin bu sonuca vardıklarını, hüviyeti hâlâ sisler içinde kalan uyuşturucu irtibatlısı gerçek Mehmet Özbay - Çatlı ilişkisinin detayları ortaya konmalıdır.
Hatta Abdullah Çatlı'nın kullandığı 12 ayrı hüviyet, pasaport, muhtemelen sürücü belgesi vs.'nin nasıl elde edildiği de ortaya çıkarılmalı. Çatlı'nın hangi tarihten itibaren, kimlerin emrinde hangi işlerde bulunduğu tesbit edilmelidir.
Böylece kamuoyunun Çatlı hakkında objektif bir karara varması ve devlet kurumlarının hata ve sevaplarıyla - caydırıcı olmaksızın - yıkanıp aklanması sağlanmalıdır.
Bu konudaki öneriler son bölümde sunulacaktır.
¯¯
Çatlı'dan bahsederken, kamuoyunun ilgisini çekmemiş bir konuya ilişkin tespitler (Ek: 11)'de Sn. Başbakan'ın dikkatine sunulmuştur.
Ek: 11'de yer alan konu, hukuk sisteminin tabii bir sonucu olarak ortaya çıkmış, sağ ve sol teröristler, eylemciler veya gruplar için kayda değer bir farklılık yaratmıştır.
Bir ceza hukuku profesörünün ve bir yüksek yargıcın katkısıyla hazırlanan notun Adalet Bakanlığı'nca değerlendirilmesi temenni edilecektir.
'''DİPNOTLAR'''
(12) İtirafçı İbrahim Babat, kendisine 7 yıl ceza alacağı vaadine rağmen 17 yıla mahkum olunca, İstanbul DGM Başsavcılığı'na ve Başbakanlık Teftiş Kurulu'na ifade vermek için dilekçe ile müracaat etmiştir. Müfettişlerin kendisiyle görüşmesinden önce (19.12.1997) de Kırklareli İstihbarat Şubesi Müdürü ile Jandarma Alay Komutanı Iİ. Babat'ı ziyaret edip "hatırını sorup, geçmiş olsun" derken, "dikkatli olmasını, devlete zarar vermemesini, davanın Yargıtay safhasında olduğunu" da söylemek ihtiyacını duymuşlardır.
(13) Boru hattındaki petrol artığı 20 bin ton çökeltiyi, tonu 10 dolardan ihaleyle alıp İskenderun Demir Çelik Fabrikaları'na tonu 250 dolara satmak için yapılan organizasyonun boyutlarını da düşünmek gerekir.
Behçet Cantürk Adı geçen jitem üyesi yeşil Mahmut tarafından öldürüldüğü düşünülmektedir
== SEDAT BUCAK VE BUCAK AŞİRETİ ==
Bucak aşireti hakkındaki bilgiler aşağıda takdim edilmektedir. Ancak bu bilgileri rapor haline getiren kamu görevlilerinin, çok dikkatli ve itinalı bir üslup kullandıkları dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Köken olarak Diyarbakırlı olan Bucaklar, 200 yıl kadar önce Diyarbakır'dan Siverek'e gelmişlerdir. Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra Şeyh Sait isyanı sırasında, Cumhuriyet'ten yana tavır almış ve isyancılara karşı savaşmışlardır.
Bucaklar üç kez (Atatürk zamanında, İ. İnönü zamanında ve 27 Mayıs'tan sonra) sürülmekten kurtulamamışlardır. Ancak, Şeyh Sait isyanından bu yana devletin yanında yer almışlardır.
27 Mayıs'tan sonra aşiretin lideri Celal Bucak ve Sedat Bucak'ın babası Hakkı Bucak, Yassıada'da bir süre tutuklu kalmalarına rağmen Siverek'teki iktidarlarını muhafaza etmişlerdir.
Ş. Urfa / Siverek ilçesinde 1980 yılı öncesinde de aşiretler arası çatışmaların yaşandığı bilinmektedir. Dolayısıyla Siverek, PKK ve KUK gibi iki Kürtçü örgütün aşiretleri yanlarına alarak olayları tırmandırmaya çalıştıkları bir yöredir.
Bucak aşireti "Zaza" olup, Demokrat Parti zamanından bu yana TBMM'nde temsilci bulundurmaktadır.
Sedat Bucak, amcası Mehmet Celal Bucak'ın ölümünden sonra, Bucak Aşireti reisi olmuştur.
Ş. Urfa milletvekili Sedat Edip Bucak'ın liderliğini yaptığı "Bucak Aşireti," Siverek ve Hilvan ilçelerine büyük ölçüde hakim olup, aşiret içerisinde kayda değer bir ayrılık - hizip bulunmamaktadır.
PKK'nın Ş. Urfa / Siverek'e verdiği önem ve bu alanda hakimiyet sağlama arayışlarına paralel olarak 1993 Eylül ayından itibaren Bucak aşiretinin de 350 - 400 civarında mensubunu silahlandırdığı bilinmektedir.
PKK'ya karşı sürdürülen mücadelede Eylül 1993 tarihinden itibaren tamamen Devlet yanında yer alan aşiretin, Siverek ve Hilvan'da 1000 civarında korucusu bulunmakta olup, bunlardan 350 kadarı devletten maaş alan "Geçici Köy Korucusu" statüsündedir.
Çoğunlukta olan ve devletin izni ile silah taşıyıp, görev yapan korucular ise, "Gönüllü Köy Korucusu" olarak sınıflandırılmaktadırlar. Ayrıca, aşiretin özel koruma olarak adlandırılan silahlı mensupları da bulunmaktadır. Özel koruma ve gönüllü korucular devletten maaş almamaktadırlar. (14)
Sedat Bucak'ın 1993 eylül ayından itibaren Siverek'e bağlı köyleri tek tek gezerek, PKK mensuplarını barındırmamaları uyarısında bulunduğu, yöredeki ikinci büyük aşiret olan İZOL aşiretinin de Bucaklar'ın kararını benimseyerek silahlandıkları mevcut bilgilerdendir.
Bucak aşireti liderliğinde başlatılan bahse konu çalışmalar, bölge halkında, aşiret mensuplarının güvenlik kuvvetlerinin kontrolü dışında hareket edebileceği endişesini doğurmuştur. Bazı eski suçlu ve işsizlerin Bucak grubuna sızdığı iddiaları, zaman zaman bazı mahallere gereksiz yere ateş açılması, halk üzerinde korku ve panik yaratmıştır.
S. Bucak Devlet Güvenlik Güçleri ile yakın işbirliği içerisinde aşiretini silahlandırmış, muhtelif tarihlerde Siverek'teki evinde yetkililerle toplantılar gerçekleştirmiştir.
Aralık 1993 ayında yine Siverek'teki evde yapılan bir toplantıda; S. Bucak, Korkut Eken'e kısa bir brifing vererek, devletten özellikle roketatar ve benzeri güçte silah istediğini dile getirmiştir. Keza S. Bucak, İl J. A. K. Alb. Seral Saral'dan da Jandarma bölgesinde "illegal adam alma yetkisi" istemiştir. Anılan, ayrıca PKK faaliyetlerinin Diyarbakır / Çermik'te yoğunlaştığı, Çermik'e de müdahale etmek istedikleri, ancak Çermik J. Blg. Komutanlığı'nın Bucaklar'a zorluk çıkardığını, benzer olumsuzlukların Viranşehir İlçe J.Bl.K.'lığı ile de yaşandığını belirtmiştir. Bunun üzerine Alb. S. Saral ve K. Eken bu olumsuzlukların süratle halli için girişimde bulunacaklarını taahhüt etmişlerdir.
Mezkûr dönemi müteakip Siverek ve çevresinde PKK'ya önemli darbeler vurulmuştur. Ancak bölgede mahalli güvenlik güçlerinin operasyonları tamamen BUCAK aşiretine devretme eğilimine girmesi, operasyonların aşiret ileri gelenlerince planlanması ve uygulanması, bölgede Devlet kontrolünün zayıflamakta olduğunu da ortaya koymuştur.
Bilahare aşiret mensuplarınca ilçe merkezinde gelişi güzel ateş açılması, bazı şahısların güvenlik güçlerinin bilgisi dışında evlerinden alınıp, sorgulanmaları, 29.11.1993 tarihinde Siverek'de bazı işyerlerinin Bucaklılar tarafından taranması, 07.12.1993 günü Siverek yakınlarında iki teröristin ölü ele geçtiği olayda yakalanan ve yer göstermesi gereken Hatun Taşkaya adlı milisin, Bucaklılar'ın otosunda trafik kazası sonucu 3 aşiret mensubu ile birlikte ölmesi, Bucak aşiretinin bölgedeki Kırvar, Karakeçili gibi aşiretleri de hakimiyeti altına alma girişimleri, Bucak aşiretinin kontrol dışı gelişimini ortaya koyar mahiyettedir.
Aşiretin Siverek bölgesinde PKK'ya karşı etkin olması, aşirete bazı ayrıcalıkların tanınmasını beraberinde getirmiştir. Kaçakçılığa adı karışanlara müsamahalı davranılmış, silah talepleri büyük ölçüde yerine getirilmiş, hatta havaya ateş ederek yaptıkları gövde gösterileri hoşgörü ile karşılanmıştır.
Keza, Bucak - Devlet ilişkileri mahalli üst düzey temaslarla sınırlı kalmamış, zamanın Em. Gn. Md. Mehmet Ağar ve OHAL Valisi Ünal Erkan ile çok samimi ilişkiler geliştirilmiştir. (Aşiret reisinin siyasi ilişkileri nedense zikredilmemektedir.)
Diğer taraftan, aşiret mensuplarından uyuşturucu ve silah kaçakçılığına adı karışanların sayısal olarak fazlalığı dikkat çekmektedir.
Dönem içerisinde, Bucak aşiretinin korucu başlarından Adil Akpirinç adlı şahsın, Ş. Urfa Emn. Md.'lüğü Narkotik Şb. ekiplerince yüklü miktarda eroinle yakalandığı öğrenilmiştir. (17.11.1997 Radikal)
Ancak, tüm yakalanmalarda konu aşiretten uzak tutulmakta, bireysel faaliyet olarak yansıtılmaktadır. Esasen bu tavrın dışına aşiret yapısı itibariyle, çıkmak mümkün olmamaktadır.
Aşiret ile PKK arasında husumet doğması ve çatışma çıkmasının, ideolojik olmaktan ziyade, PKK'nın aşiret dokusunu bozar tarzda propagandaya yönelmesi ve aşiretten "vergi" adı altında yüksek miktarlarda para talep etmesinden kaynaklandığı belirtilebilecektir.
Bucak aşireti korucuları, 1993 son dönemi itibariyle polis veya jandarma ile pusu faaliyetlerine katılmaya başlamıştır. Ayrıca aşiret mensupları, kendi aralarında haberleşmeyi sağlamak amacıyla merkezi Sedat Edip Bucak'ın evi olmak üzere telsiz sistemi oluşturmuşlardır.
"Bucak Aşireti Korucubaşı Bedir Yiğitbay'ın ocak 1997 itibariyle çevresinde yaptığı konuşmalarda "Bucaklar devlettir, devlet onlara hiçbir şey yapmıyor, aşiretin himayesindeki iki kişi Siverek / Çaylarbaşı - Susık (Bükeç 09-72) köyünde bulunmaktadır. Devlet soruşturması da bir şey yapamaz" şeklinde beyanda bulunduğu yolunda duyumlar alınmıştır.
Ayrıca Siverek'teki Kejan aşiretinin reisi Ahmet Kıran'ın, Bahçelievler katliamı ve Topal cinayetine adı karışan Haluk Kırcı'nın Sedat Bucak'ın evinde saklandığını ve kendisine yeni bir kimlik hazırlandığını açıklaması (21.10.1997 Radikal) üzerine, evinin bir bölümü DYP Siverek Belediyesi'nce yıktırılmıştır. (01.11.1997 Milliyet).
(KEJAN aşiretinin KIRVAR aşireti, Ahmet Kıran'ın da Ahmet Kırvar olduğu değerlendirilmektedir.)
Bu durum, aşirette yer alan şahısların kendilerini ayrıcalıklı gördüklerinin bir göstergesi olarak belirtilebilecektir.
Öte yandan, Bucak aşireti ileri gelenlerinin devletten toplu veya aylık para aldıkları hakkında bir belirlememiz mevcut değildir. Gönüllü korucular da aşiretten para aldıklarını kesinlikle beyan etmemektedirler.
Ancak, aşiret gelirlerinin özel ve gönüllü korucuların istihdamında kullanıldığı bir vakıadır. Başka bir deyişle aşiret, varlığını ve yapısını muhafaza için PKK ile yaptığı silahlı mücadeleyi devlete çok iyi pazarlayabilmiş, yasadışı davranışlılarını da bu sayede örtebilmiştir.
Susurluk olayını müteakip devlet kuruluşları nezdindeki itibarı bir ölçüde sarsılan Bucak camiası ile yöresel ilişkilerin daha ihtiyatlı sürdürüldüğü gözlenmektedir.
Bunun yanısıra, Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)'nin devreye girmesi ile birlikte toprak ağalığından vazgeçmek isteyen bölgedeki aşiret reisleri, artık sanayi tesisleri kurma yarışına girmişlerdir.
GAP, bölgedeki aşiretlerin toplumsal rolünü de değiştirmeye başlamış, aşiretler ve reisleri artık sahip oldukları köy sayısı ve arazilerinin büyüklüğü ile değil, kurdukları sanayi tesisi sayısı ile yarışır duruma gelmişlerdir.
Bucak aşireti reisi ve DYP Şanlıurfa Milletvekili S. Edip Bucak'ın kardeşi Murat Bucak da, özelleştirilen bir teneke fabrikasını satın alarak sanayiciliğe başlamıştır.
Bu durum, yüzyıllardır bölgede birden fazla köye ve onbinlerce dönüm araziye sahip olarak bilinen bazı aşiret reislerinin, yatırımlar nedeni ile köylerini terk ederek, "ağalıklarına" son verip, çeşitli merkezlere yerleşmelerine neden olmuştur.
Sonuç olarak, bölgesel nitelikte de olsa aşiretin ve silahlı mensuplarının "devlet içinde devlet" görünümünden süratle uzaklaşmalarını ancak, iyileştirme girişimleri müddetince gönüllü korucuları dağıtma veya silahlarını kısa zamanda toplama gibi aşireti PKK'ya yakınlaştırıcı radikal uygulamalardan kaçınılmasının yararlı olacağı mütalaa edilmektedir.
Yukarıdaki satırlarda; "Devletten maaş alan 340 - 400 Geçici Köy Korucusu, devletin izni ile silah taşıyan Gönüllü Köy Korucusu, ayrıca aşiretin özel koruma olarak adlandırılan silahlı mensupları ibareleri ile Sedat Bucak İl Jandarma Alay Komutanı Albay Seral Saral'dan Jandarma Bölgesinde 'İllegal adam alma yetkisi' istemiştir cümlesi, bölgede güvenlik güçlerinin operasyonları tamamen Bucak Aşireti'ne devretme eğilimine girmesi, operasyonların aşiret ileri gelenlerince planlanması ve uygulanması, Bucak aşiretinin bölgedeki Kırvar, Karakeçili gibi aşiretleri de hakimiyeti altına alma girişimleri, kaçakçılığa adı karışanlara müsamahalı davranılması, silah taleplerinin büyük ölçüde yerine getirilmesi, aşiret mensuplarından uyuşturucu ve silah kaçakçılığına adı karışanların sayısal olarak fazlalığı, Korucubaşı Adil Akpirinç'in yüklü miktarda eroinle yakalanması" gibi ifadeler Bucak Aşireti'nin durumunu yansıtmaktadır.
"Aşiret ile PKK arasında husumet doğması ve çatışma çıkmasının, ideolojik olmaktan ziyade, PKK'nın aşiret dokusunu bozar tarzda propagandaya yönelmesi ve 'vergi' adı altında yüksek miktarlarda para talep etmesinden kaynaklandığı" şeklindeki değerlendirme özellikle Sayın Başbakan'ın dikkatine sunulmalıdır.
Bilhassa "aşiret, varlığını ve yapısını muhafaza için PKK ile yaptığı silahlı mücadeleyi devlete çok iyi pazarlayabilmiş, yasadışı davranışlarını da bu sayede örtebilmiştir" yorumu dikkate değer bir ifadedir.
Sonuç olarak da aşiretin ve silahlı mensuplarının "devlet içinde devlet" görünümünden süratle uzaklaştırılmaları, ancak aşireti PKK'ya yakınlaştırıcı radikal uygulamalardan kaçınılması gerektiği aşikardır.
Aşiretin, aşiret yöneticilerinin devletle ilişkilerinin gözden geçirilmesi, yasadışı tüm iş ve işlemlerinin özel bir çalışmayla ortaya konması gerektiği düşünülmektedir.
'''DİPNOTLAR'''
(14) Yörede uzun yıllar çalışmış bir hukukçu, Bucaklar'ın emrindeki korucuların sayasının 20 bin olduğunu, adam başı 10 milyon ödense bu kaynağın nereden geldiğinin sorulması gerektiğine işaret etmektedir.
== ÇETELER ==
Kamuoyunun gündemine gelen çeşitli çeteler oluşmuştur. Bunlardan Kocaeli Çetesi (Hadi Özcan), Söylemezler Çetesi ve Yüksekova Çetesi dikkatleri çok fazla çekmiştir.
Her üç çete oluşumu da yargıya intikal etmiştir. Ancak olaylar bitmemiştir. Hadi Özcan'ın tutuklanması ve çete reisi olduğu iddiaları ve yapılan yayınlar kendisinin önemini ortaya çıkarmış, hapishanede olması bile haber gönderip adamları vasıtasıyla haraç toplamasını ve Alaattin Çakıcı gibi gücünün artmasını engellememiştir. Hadi Özcan gibi garip ve hasta ruhlu bir kişinin bu duruma gelmesi ilgi çekicidir. Emniyetin de, MİT'den Eymür grubunun da, Jandarma'nın da adı geçenle ilişkileri, irtibatları vardır. Kocaeli Emniyet Müdür Muavini Cemal Şencan'ın dosyası incelendiğinde olayların kamufle edilmesi için Cemal Şencan'ın kurban seçildiği ortaya çıkacaktır.
Afganistan ve İran üzerinden yurda giren ve Adapazarı - Bolu - İstanbul üçgeninde işlendikten sonra mamul olarak Avrupa'ya gönderilen uyuşturucu trafiğinde geçiş noktası olan Kocaeli'nde çetelerin ortaya çıkışı, ayrıca Jandarma Alay Komutanı Veli Küçük, Emniyet Müdürü Nihat Camadan ve Affan Keçeci'nin adlarının çeşitli olaylara karıştırılmış olması, yorum ve spekülâsyonları artırmış, bölgenin "şeytan üçgeni" olarak adlandırılmasına sebep olmuştur.
Bölgeyle ilgili olarak kapsamlı değerlendirmelere başvurulmaması, adı çeşitli iddialara karıştırılmış görevliler hakkında tatminkâr açıklamaların ve soruşturmaların yapılmaması, Çete'nin varlığının ve devamının en büyük delili olarak algılanmasına yol açmıştır.
¯-
Yabancı pasaportlu olmaları sebebiyle Yabancı Sermaye Dairesi'nin verdiği izinle Türkiye'de çalışan ve faili meçhul bir cinayete kurban giden Asgar Smitko ve Lazem Esmaeili'nin durumu da çeşitli istifhamlara yol açmaktadır.
Her ikisi, kumarhaneden çıkıp gece 3.40'da 34 RZU 47 nolu Mercedes'e binmişlerdir. Ataköy'de tepe lambası yanan bir polis otosu tarafından durdurulmuş, kontrol edilmiş, araç Yeşilyurt demiryolu köprüsü altında boş olarak bulunmuştur.
Adı geçenlerin 1939'dan beri uyuşturucu ticareti yaptıkları, sahte pasaport düzenlemekten yakalandıkları, emniyetçe müteaddit kereler ülkeden çıkarılmak istendikleri, her defasında MİT'in müdahalesiyle ikametlerinin uzatıldığı, aynı aileye mensup Ahmad Esmaeili'nin "uyuşturucu kaçakçılığını üst düzeyde yürüten kişilerle birlikte olduğu" ve vatandaşlığa alınmasının sakıncalı bulunduğu emniyet dosyalarından elde ettiğimiz bilgilerdir. Her ikisinin kaybolmasından sonra fakat öldürülmelerinden önce ailenin Yeşil'e haraç ödediği de hatırlatılmalıdır.
Asgar Smitko, emniyet istihbaratının yazılarına ve tespitlerine göre bir çok yasadışı faaliyetinin yanısıra İran'ın Humeyni Rejimi'nden o günün şartlarına göre çok büyük meblağ ile çok miktarda silah almış, İstanbul'daki rejim muhaliflerini İran Gizli Servisi'ne haber vererek öldürtmüştür. Bu bilgiler üzerine, emniyet, adıgeçen kişiyi bulunduğu yerden derhal sınırdışı etmek istemiş, tüm valiliklere çekilen faksla bu emir bildirilmiş olmasına rağmen MİT Müsteşarlığı bu girişimlere, kendisinden istifade edildiği gerekçesiyle, beş, altı devamlı yazışmalarla engel olmuştur ama ocak 1995'te kaçırılması ve öldürülmesine kimse engel olmamış veya olamamıştır.
Bu tesbitler Sn. Başbakan'a yorumsuz sunulacak kadar açıktır.
Söylemezler çetesiyle ilgili gelişmeler daha ilgi çekicidir. Söylemezler ve M.Sena Söylemez, Bucak aşireti ileri gelenlerinden Osman Bucak'ı öldürmek amacıyla, beraberlerinde Siirt İl Jandarma Komutanlığı'nda görevli Üsteğmen Can Köksal ve tetikçi Fevzi Şahin olduğu halde Mersin'e giderken 11.6.1996'da Adana - Pozantı mevkiinde, İstanbul ve Adana Emniyet Müdürlükleri ekipleriyle girdikleri silahlı çatışma sonucunda yakalanmışlardır.
Söylemezlerle ilgili tahkikat genişletilirken aralarında 3'ü emniyet 7'si TSK mensubu 20 kişi daha yakalanmıştır.
Neticede Söylemez kardeşlerin büyük bir organize suç şebekesi oluşturdukları, şebeke içinde istihbarat, silâh ve korunma sağlamak için bazı emniyet ve TSK mensuplarını maddi menfaat karşılığı istihdam ettikleri, yasadışı yollardan kazandıkları kara parayı aklamak amacıyla, gayri menkul alımına yöneldikleri belirlenmiş, muhtelif davalar birleştirilerek İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne intikâl ettirilmiştir.
Ek: (12)'de yapılan operasyonlarda ele geçen silah ve mühimmat ile çete tarafından gerçekleştirilen eylem listesi ve diğer bilgiler sunulmuştur. Listenin tetkiki ile olayların "gizlice" cereyan edemeyeceği, irtibat, iltisak, işbirliği ve korunmanın boyutlarını açıkça gösterdiği anlaşılacaktır. Ve böylesine bir grubun ilgili tüm birimlerin bilgisinden ve ilgisinden kaçırılarak teşekkül ettirilebildiğine inanmak için hiçbir makul sebep yoktur. Çeteleşme süreci güvenlik birimlerinin gözünden kaçmış ise devletin tüm iç güvenlik sistemini revize etmesi ihtiyacı ortaya çıkmış demektir. Bu sürece göz yumulmuş ise revizyon ihtiyacı daha farklı ama daha yüksek boyutlarda olmak gerekir.
¯¯
Yüksekova Çetesi Güneydoğu'da cereyan eden olayların en somut örneğini oluşturmuştur.
Olayların gelişimi kısaca aşağıdaki gibidir.
Hakkari / Yüksekova'da odaklaşan olayların tırmanma süreci özellikle PKK mensubu Havar kod Kahraman Bilgiç'in 1994 yılının ilk aylarında güvenlik güçlerine teslim olarak itirafçı statüsünde Yüksekova Dağ Komando Tabur Komutanlığı ve Sınır Tabur Komutanlığı ile birlikte PKK'ya yönelik operasyonlara katılmasıyla başlamıştır.
Adıgeçen Diyarbakır DGM tarafından alınan ifadesinde; "Yüksekova Sınır Tabur Komutanı Kanber Oğur'un kendisine bir ekip kurarak PKK adına para toplama teklifini getirdiğini fakat kabul etmediğini, devamında Yüksekova'ya gelerek Dağ ve Komando Komutanlığı ile birlikte PKK'ya yönelik operasyonlara katıldığını ve bu operasyonlar esnasında tanıştığı bazı GKK'lar tarafından aynı paralelde bir teklifte bulunulduğunu" dile getirmiştir.
Yine aynı ifade de, "bölgede PKK adı altında para toplama faaliyetlerinin yürütüldüğü, uyuşturucu kaçakçılığına yönelik operasyonlarda şahsi çıkar karşılığında kanunsuz uygulamaların yapıldığını, bölgenin ileri gelen aile mensuplarının kaçırılarak fidye istendiği, K.Irak'tan Türkiye'ye yönelik olarak menşei belli olmayan küçükbaş hayvan kaçakçılığı gerçekleştirildiği ve bu faaliyetlerin bizzat Yüksekova Tugay Komutanlığı eski Kurmay Başkanı Albay Hamdi Poyraz, Yüksekova Sınır Tabur Komutanı Yarbay Kanber Oğur ve Dağ Komando eski Tabur Komutanı M.Emin Yurdakul'un bilgisi dahilinde cereyan ettiği" belirtilmektedir.
Hakkari CHP eski Milletvekili Esat Canan'ın yeğeni Abdullah Canan'ın 17.01.1996 tarihinde Yüksekova'dan Hakkari'ye giderken kaybolması, 21.02.1996 tarihinde de Yüksekova yakınlarında ölü olarak bulunması ile birlikte Canan ailesinin ve bölge halkının Abdullah Canan'ın ölümünden Binbaşı M.Emin Yurdakul'u sorumlu tutmasını müteakip olaylar kamuoyuna yansımaya başlamıştır.
Anılan dönemde bölgede görev yapan Ast.Sb.Kd.Bşçvş. Hüseyin Oğuz'un iltisaklı olduğu Tahir Baskın isimli şahsın, Eylül 1996 tarihinde Yüksekova Sınır Jandarma Tabur Komutanlığı'na gelerek "Yüksekova Çetesi"ne ilişkin ihbarda bulunması ile birlikte, TBMM Susurluk Komisyonu'na ifade veren Hüseyin Oğuz ve Diyarbakır DGM tarafından sorgulanan itirafçı PKK mensubu Havar kod Kahraman Bilgiç'in ifadeleriyle olaylar resmiyet kazanarak yargıya intikal etmiştir.
Havar kod Kahraman Bilgiç'in ifadeleri doğrultusunda; Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şubesi tarafından 02.03.1997 tarihinde Hakkari / Yüksekova'da gerçekleştirilen operasyon neticesinde, İsmet Ölmez, Kemal Ölmez, Hasan Öztunç, Abdullah Ölmez isimli şahıslar çeşitli çap ve markadaki kısa ve uzun namlulu silahlarla ele geçirilmiştir.
Bilahare anılanlarla iltisaklı ve DYP Hakkari Milletvekili Mustafa Zeydan'ın yeğeni Yüksekova Belediye Başkanı Ali İhsan Zeydan, Esendere Belediye Başkanı Tahir Akarsu ve Et-Balık Kurumu Müdürü Fahrettin Akarsu 03.03.1997, Binbaşı M.Emin Yurdakul 15.03.1997, Albay Hamdi Poyraz 18.03.1997 tarihlerinde yapılan uygulamalarla gözlem altına alınmışlardır.
Bu şahıslardan Ali İhsan Zeydan'ın 1993 yılına kadar EBK'da çalıştığı maddi durumunun iyi olmadığı, Belediye Başkanı seçildikten sonra durumunun hızla düzeldiği, Belediye, Köy Hizmetleri, Tarım Müdürlüğü ve PTT araçları ile uyuşturucu sevkiyatı yaptığı tesbit edilmiştir.
Bu çeteyle ilgili olarak yapılan operasyonda ele geçen silah ve malzemelerin listesi, güvenlik kuvvetlerinin gözü önünde neler yapılabildiğinin çarpıcı bir örneğidir.
'''Operasyonda ele geçen silah ve malzemeler:'''
'''İsmet Ölmez'in ikametgâhında:'''
- 4 adet ruhsatlı Kaleşnikof piyade tüfeği,
- 1 adet Kubi marka ruhsatlı silah,
- 1 adet tamburalı şarjör,
- 1460 adet Kaleşnikof mermisi,
- 3 adet çeşitli çap ve markalarda tabanca ile 5 adet şarjörü ve 41 adet mermisi,
- 2 adet uzun namlulu silahlara ait dürbün,
- 2 adet PKK'nın kullanmış olduğu el telsizi,
- 2 adet Rus yapısı parça tesirli el bombası,
- 1 adet Ericsson marka cep telefonu,
'''Kemal Ölmez'in ikametgâhında;'''
- 3 adet Kaleşnikof piyade tüfeği (biri ruhsatsız), 15 adet şarjörü ve 1040 adet mermisi ile birlikte,
- 4 adet çeşitli çap ve markalarda ruhsatlı tabancı ile 7 şarjörü ve 11 adet mermisi,
- 2 adet M.K.E. yapımı parça tesirli el bombası,
- 1 adet Ericsson marka cep telefon,
'''Abdullah Ölmez'in ikametgâhında:'''
- 1 adet Kaleşnikof piyade tüfeği, 4 adet şarjörü ve 120 adet mermisi,
'''Cemal Ölmez'in ikametgâhında;'''
- 4 adet Kaleşnikof marka piyade tüfeği (ikisi ruhsatsız), 18 adet şarjörü ve 500 adet mermisi ile birlikte,
- 1 adet law silahı,
'''Hasan Öztunç'un ikametgâhında;'''
- 5 adet Kaleşnikof piyade tüfeği (dördü ruhsatsız), 18 adet şarjörü ve 1672 adet mermisi,
- 1 adet Kubi marka silah,
- 2 adet çeşitli çap ve markalarda ruhsatlı tabanca, 2 şarjörü ve 25 adet mermisi,
- 1 adet el telsizi,
- 1 adet telsiz şarj kutusu,
- 1 adet mobil telefon,
- 3 gram afyon sakızı;
'''Ali İhsan Zeydan'ın ikametgâhında;'''
- 12 adet Kaleşnikof marka piyade tüfeği, 8 adet şarjörü ve 1660 adet mermisi,
- 1 adet G-3 marka piyade tüfeği, 2 adet şarjörü ve 33 adet mermisi,
- 3 adet roketatar,
- 12 adet roketatar mermisi,
- 1 adet bombaatar,
- 1 adet Star marka tabanca,
- 1 adet Uzi marka makineli tabanca ve 6 adet şarjörü,
- 1 adet av tüfeği,
- 2 adet değişik çap ve markalarda tabanca, 5 adet şarjörü ve 21 adet mermisi,
- 2 adet Thomson marka silah ve 50 adet mermisi,
- 320 adet bcs mermisi,
- 1 adet dürbün,
- 1 adet kama,
- 1 adet seyyar dipçik,
'''A.İ.Zeydan'ın koruması Ömer Ağırbaş'ın ikametgâhında;'''
-1 adet Kaleşnikof marka tüfek,
'''A.İ.Zeydan'ın şoförü Oğuz Baygüneş'in ikametgâhında;'''
- 1 adet 14'lü tabanca,
- 14 adet mermi, ele geçirilmiştir.
Böylesine bir gelişmenin münferit bir olay olduğunu ifade etmek mümkün değildir.
¯¯-
Önceki bölümlerde bazı telefon numaralarıyla ilgili olarak, ayrıntı bilgileri çerçevesinde tesbitler yaptırıldığı hususu nakledilmişti. Bu tesbitlerde yargı için delil olmasa dahi, tedbir almaya ve çeteleri dağıtmaya kararlı bir idare için yeteri kadar ışık vardır.
Ömer Lütfü Topal'ın en fazla aradığı ikinci kişi, ortağı Ali Fevzi Bir'dir. A.F. Bir ise polisler Oğuz Yorulmaz, Mustafa Altunok ve Abdullah Çatlı ile irtibatlıdır.
Topal'ın resmi işlerini takibeden bir kişi, Maliye Bakanlığı'nda Bakan özel numarasından aşağı doğru her kademeyle temastadır.
Saray Halı - Kurmel grubuyla, Susurluk denince akla gelen herkesin irtibatı görünmektedir.
Mehmet Eymür, telefonu ile Meral Akşener'i, DYP Genel Merkezini, Gazeteci Nurcan Akad'ı, Tolga Şakir Atik'i, Özer Çiller'i, Mehmet Ağar'ı, Adil Öngen'i aramaktadır.
Sedat Peker, (Memiş Tavukçu adına kayıtlı) 532-243 61 11 numaralı telefonu ile Jandarma İstihbaratı'na kayıtlı numaraları arıyor. Ali Yıldız adına kayıtlı 532-264 27 01 ve 262 83 14 numaralı telefonlardan Sedat Peker aranıyor.
Sedat Peker, Veli Küçük'ü pek çok kere arıyor. Telefon ayrıntı faturalarının toplamının ise, bu kişilerin legal gelirlerini aştığı görülecektir.
Yeşil, Ankara'dan Jandarma İstihbaratı'nı, JİTEM komutanı Nurettin Ata'yı aradığı gibi aynı numaradan Macaristan'da Sayın Yılmaz'a saldıranları da arıyor.
İncelemeleri sürdürünce Sedat Peker, Sami Hoştan, Abdullah Çatlı, gerçek Mehmet Özbay ve Topal'a ait gazino telefonları, Hadi Özcan ve daha pek çok telefonun Yeşil'e ait 542-214 50 21'i aradığı ortaya çıkıyor.
Bir diğer konu, pekçok kişiye verilen polis kimliğidir. Ankara emniyetinden verilen ehliyetlere ve pasaportlara da araştırma kapsamında bakmak gerektiği iddia edilmektedir. Sonraları Cemil Serhatlı'nın bunları toplattığı da önemli bir iddiadır. Tarık Ümit'e verilen yeşil pasaportları adıgeçenin sahiplerine dağıttığı da bir tanığın anlatımıdır.
Macaristan'da Sn. Başbakan'a vaki saldırıda kullanılan telefon numaralarıyla irtibatlı ve yoğun bir telefon trafiğine ilişkin bir bilgisayar disketi Başkanlığımızdadır. Yapılacak bir araştırmanın, şaşırtıcı irtibatları ortaya çıkaracağı düşünülmektedir.
Bütün bu çete faaliyetlerini Susurluk olayı adıyla vasıflandırmaz ve topyekün ıslah projeleri ele alınmazsa, mahalli çetelerin ve kabadayıların devlete diklenecekleri zamanın çok uzakta olmadığını söylemek kehanet sayılmayacaktır.
¯¯-
Çetelerden söz edilirken Susurluk'la bağlantısı hiç kurulmayan bir diğer konudan, Çete denemese bile bir gruplaşmadan bahsetmekte zaruret vardır.
Baştan beri zikredilen olaylar, kişiler ve faaliyetleri müstakil veya birbirinden bağımsız işler olarak algılamak son derece yanıltıcıdır.
Tarlanın bir köşesinde beliren yabani otun diğer köşedeki yabani otla cins ve tür benzerliği olmayabilir. Çiftçinin tarlasını kaplayan yabani otları görüp bunların niçin belirdiğine şaşırması yerine tarlasını bakımsız bıraktığını kabullenmesi gerekir. Ülkede cereyan eden olaylarında, Güneydoğu'daki şartlardan etkilenip, kamu yönetimindeki tercihlerden beslendiği aşikârdır.
Bu tercihlerin müşahhas bir örneği kamu bankalarında görülmektedir.
Şekerbank menşeili bir grup bürokrat 1992 ve sonrasında kamu bankalarında yönetici olarak çalışmışlardır. Bu grup 1992 - 1996 döneminde bir aile holdinginde görülebilecek bir şekilde bankadan bankaya dolaştırılmışlardır.
Bu tablo ilk nazarda sadece ilgi çekicidir. Ve fazla yorum yapmaya imkân vermez. Ancak Nurettin Şenözlü'nün yasaların imkân vermemesine rağmen Yüksek Denetleme Kurulu'na önce üye, sonra da Başkan yapılmaya teşebbüs edilmesi ilgi çekicidir. Halkbank, Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Emlakbank, Yüksek Denetleme Kurulu tarafından denetlenmektedir. Böylece işlemler ve denetleme, aynı ekibin eline terk edilmiş olacaktı. Bankacılık işlemlerinde son beş yılda önemli problemler ortaya çıkmamış ise bu bürokratik tasarrufları kaygı ile değerlendirmek uygun olmazdı. Gerçekte ise son yıllarda, Kamu Bankalarında kaygı verici gelişmeler olmuştur. Kamu Bankaları belirli gruplara ve Holdinglere, firmalara ödeyebileceklerinden çok daha fazla krediler açmış, limitlerin zorlanması gündeme gelince off - shore Bankalar kredilendirmeye devam etmiş, bir çok firmaya leasing işlemleri yapılmış, bu da yetmemiş ve yurtdışı ortaklık olan Bankalardan krediler açılmıştır.
Bazı bankalar, belli sayıdaki firmanın bankası görünümü almış, plâsmanlar az sayıda firma üzerinde toplanmış, banka riski arttırılmış olmaktadır.
Banka limitlerinin zorlanması bir diğer işlemi gündeme getirmiştir. Türk Bankalarının verdiği teminat mektupları ile yurtdışı kredilere müracaat edilmiş ve on milyonlarca dolarlık krediler kullanılmıştır. Vadesi geldiğinde teminat mektuplarının çok büyük kısmı bankalarca ödenecektir.
Firma bazında verilecek sayısız örnek vardır. Meselâ Vakıflar Bankası plâsmanlarının büyük bölümünü az sayıdaki firmaya tahsis etmiştir.
Emlakbank, zararda olmasına, yüksek maliyetli konutlarını pazarlayamamasına rağmen konut üretimine devam etmiş, Banka zararı pahasına firmalar kârlarını sürdürmüşlerdir. Halkbank küçük ve orta ölçekli işletmeler yerine yine belli firmalara yönelmiş, sayısız ve bankacılıkla telif edilmeyecek işlem yapmışlardır.
Bankalardan kamunun kaybının ne olduğu belli bile değildir. Kamu bankasından döviz olarak alınan kredi, piyasa rayicinin üzerindeki bir orandan yine aynı bankaya TL. mevduatı olarak yatırılmış, banka her iki noktadan zarara uğratılırken firma avantajına bilerek sebep olunmuştur.
Vakıfbank'tan libor + 2 ile kredi kullanan bir grup, kendi bankasında dövizi libor + 7 ile satmaktadır.
( RAPORDAKİ 99 NUMARALI SAYFA "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
== DEĞERLENDİRME (15) ==
Susurluk olayının genel değerlendirmesi, sıkıntı veren bir görünüm arz etmektedir.
Bir tarafta olaylar, gruplaşmalar, kabadayılar, kanunsuz kazançlar ve yasadışı işler, şikâyetler vardır, bir tarafta da kamu kurumları. Üstelik kamu kurumlarının içinde Türk halkının ve kamu yönetiminin her zaman hassas olduğu, gelişigüzel bir tartışmaya konu etmemeye çalıştığı Silahlı Kuvvetler mevcuttur.
Önce bu konuya açıklık getirmede isabet olacağı düşünülmüştür.
Susurluk olayı ile Silahlı Kuvvetlerin irtibatı nereden doğmaktadır?
Susurluk, Ankara'daki tercihlerden kaynaklanmış, OHAL bölgesinde gelişmiş ve ülkenin büyük merkezlerine taşınmış, oralardaki uygun olay, kişi ve grupları bünyesine alarak genişlemiştir. Neticede çok yönlü ve derinliğine bir ilişkiler yumağı oluşmuş, devlet kurumları ve yöneticiler bilerek bilmeyerek devrede olmuşlardır. Bu olay devlet kurumları ve yöneticilerle ilgili olmasa, sadece önemli bir polisiye hadise haline gelecek, basının 3 - 5 günlük ilgisinin dışında sansasyonel bir etkisi olmayacaktı.
Silâhlı Kuvvetler'in, özellikle Jandarma'nın adının sık sık geçmesi ilgiyi ve kamuoyunun tereddütlerini yoğunlaştırmaktadır.
Jandarmanın yanında Özel Harp Dairesi ve kamuoyunca çok bilinmese de Özel Kuvvetler Komutanlığı tartışılır olmuştur.
Bu konuyu kısaca değerlendirmeye almak gerektiği düşünülmektedir.
== ÖZEL HARP ==
Askeri İstihbaratta emir - komuta zinciri, sıkı askeri hiyerarşi içinde hiçbir zaman kopmamıştır. Dolayısıyla Askeri İstihbarat, jandarmada, poliste hatta -zaman zaman- MİT'te müşahede edilen kontrol dışı eylem ve faaliyetlerden zaafa uğramamıştır.
Özel Harp Dairesi, zaman içinde Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak gelişmiş, daha çok rütbeli görevliler esas alındığından geçici erat pek az sayıda olagelmiştir. Halen de birkaç alay halinde, profesyonel bir ordunun çekirdeği olacak şekilde tesis edilmiştir.
Bu yapının, sivil yan unsurlarla desteklenmesi cihetine de gidilmemiş, askeri disiplin hiçbir noktada zayıflamadığı için ihtilâtlar ortaya çıkmamıştır.
== JANDARMA ==
Jandarma İstihbaratı geçmişte, çok küçük, güçsüz hatta illerdeki asayiş istihbaratı mertebesindeydi. Hulusi Sayın Paşa'nın Kurmaybaşkanlığı döneminde JİTEM geliştirilmiştir. Mahalli lisanları konuşan insanlarla takviye edilmiş ve yavaş yavaş güçlenmiştir. Ama hiçbir zaman MİT veya Askeri İstihbarat seviyesine ulaşamamıştır. Zaten buna ihtiyaç da yoktu. PKK'nın 80'li yıllarda yarattığı silahlı mücadele ortamı, Jandarma İstihbaratı'nın kaynağı olmuştur. Dolayısıyla JİTEM büyük ölçüde varlık sebebi olan Güneydoğu problemine bağlı olarak bir gelişme çizgisi takibetmiştir.
Ancak JİTEM'e alınan itirafçılar ve mahalli unsurlar zaman içinde başıboş ve serbest kalınca, başlı başına bir büyük problemin kaynağını oluşturmuşlardır.
Sadece mahalli unsurlar değil istihbaratta çalışanlar da askeri hiyerarşinin dışında kalmışlardır. Binbaşı Cem Ersever, daha yüksek rütbelilerin bulunduğu bir ortamda müstakilen hareket edebilmiştir.
Mahalli unsurların ve itirafçıların teşkil ettiği gruplar ise, Jandarma tarafından her zaman kullanılmışlardır. "Ateşi maşayla tutmak" haklı ve yerinde bir davranış olsa da, oluşan hava içinde itirafçı grupları zaman içinde serbest ve başıboş kalmışlardır. Alaattin Kanat bu gruptan tanınmış bir itirafçıdır. En meşhuru ise zalimliği ve öldürdüğü insan sayısının fazlalığı ile tanınan Mahmut Yıldırım - Yeşil'dir. Yeşil Şafii Kürttür. Bu grup, Alevi Kürtleri en büyük hasım olarak görür ve kabul eder. Çocukluğundan beri teneffüs ettiği bu hava Yeşil'i Alevi Kürtlere karşı sadece menfaat, haraç vs. kaygılarıyla değil dini motiflerin de etkisinde aşırılıklara yöneltmiştir.
Jandarma İstihbaratı'nda çalışan personel, subay ve astsubaylar Güneydoğu'dan dönmelerinden sonra görevlendirildikleri batı bölgelerinde de eski elemanlarla gruplaşmak, emekli olduktan sonra da ilişkileri sürdürme alışkanlığı içinde olmuşlardır. (16)
Dikkati çeken husus, Güneydoğu'da savaşan değil özellikle istihbarat yapan unsurların, öğrendiklerini daha sonraki yıllarda ve yaşantılarında kullanıyor olmalarıdır. (17) Kullanılan araçların sertliği ve PKK'nın başvurduğu metodların acımasızlığı, mücadeleyi yürütenlerin bazılarının daha sonra da benzer metodları kullanmalarına sebebiyet vermektedir.
(RAPORDAKİ 103 VE 104 NUMARALI SAYFALAR "DEVLET SIRRI" OLDUĞU GEREKÇESİYLE AÇIKLANMAMIŞTIR.)
...gibilerine yönelik olanlar amacına ulaşmış ve PKK'ya sıcak çatışmalardan fazla zarar verdirilmiştir. Ancak Güneydoğu İllerindeki sıradan kişilerle sadece Kürtçü olarak tanınan ve PKK'yla doğrudan ilişkisi olmayan şahıslara yapılanlar ise tüm çalışmalara zarar vermiştir.
Özellikle Güneydoğu'da bu tür çalışmaların içinde yer alan bazı görevlilerin ve itirafçıların büyük merkezlere kaymaları, maddi menfaate düşüp yozlaşmaları ile ilişkili olmuştur.
Yukarıda özetlenen gelişmeler, 1993 ve sonrasını özetleyen bölüm devlet üst yönetiminin tercihlerini aksettirdiği kadar sorunlar da, çok kısa da olsa aksettirmektedir.
Aslında çizilmiş olan çerçeve ve kamu kurumlarının işbirliğini anlatan satırlar gerçekle fazla uyuşmamaktadır.
Terörde başarılar sağlandığı, PKK'nın geri çekilmeye başladığı ve PKK için zor günlerin geldiği aşikardır. Bu neticenin topyekûn bir mücadeleyle istihsal olunduğu şüphesizdir.
Ancak daha önceki bölümde takdim edilen olay ve gelişmelerle birleştirildiğinde ciddi farklılıkların ortaya çıktığı ve kamu kurumları arasında belli tavırların geliştiği ve kamplaşmalar olduğu bilinmektedir.
Temel sorun şudur; polisin, jandarmanın, hatta MİT'in örtülü faaliyetlerle ilgili çalışmaları başta emniyet olmak üzere bu kurumları kamuoyunun önüne sermiş, hatta çalışmalarını engelleyecek duruma getirmiştir.
Güvenlikle ilgili kurumlarda ise itici ve yönlendirici güç Silahlı Kuvvetlerdir. Özel Harp Kuvvetleri ise, Özel Harekat Timleriyle örtülü diğer etkili çalışmaları yürütmüşlerdir. Fakat maddi menfaate yönelik işlere (Senar ER olayında Nafiz KARACAN gibi örnekler hariç) askerler karışmamıştır. Karışanlar da tasfiye edilmiştir. Farklılık herhalde yönetimde, yönetende ve anlayıştadır.
Konunun sadece disiplin ile izah edilebileceği düşünülebilirse de Jandarmanın niçin diğer askeri birliklere değil de polise yakın olduğunu izah etmek gerekir.
İllegal Faaliyetlerin kaynaklarından, sebep, gelişme ve neticelerinden bahsederken ifade edilen temel tespit; illegal faaliyetlerin, PKK ile mücadele bağlamında gelişme gösterdiğidir. PKK tehdidinin kontrol altına alınabilmesi için öncelikle Devlet yanlısı olarak tanınan aşiretlerden yararlanma yoluna gidilmiş, Pişmanlık Yasası çerçevesinde itirafçılar ve Geçici Köy Korucuları sistemi de PKK'ya karşı mücadele unsurları haline getirilmiştir.
Suça yatkın kamu görevlilerinin devreye girmesi ve kişisel çıkarların, merkezi tercihlerle bağdaşması ile bugün "çete" olarak vasıflandırılmış yozlaşmış ilişkiler ortaya çıkmıştır.
"Doğu ve Güneydoğu'da feodal yapının mevcudiyeti, aşiretler arası çelişkiler, GKK sisteminin özünün feodal yapıya dayanması, aşiretlerin İran ve Kuzey Irak'ta uzantılarının bulunması, bölge ekonomisinin geçmişten bu yana başta uyuşturucu olmak üzere kaçakçılık temelinde şekillenmesi gibi unsurlar da illegal faaliyetlere kaynak yaratmada etkili olmuştur.
OHAL Bölgesi'nde illegal faaliyetler içinde yer alan şahısların ve itirafçıların deşifre olmaları, güvenlik kuvvetlerinin kendilerinden istifadeden vazgeçmeleri veya kendilerine görev verenlerin Batı İllerine atanmaları halinde bu şahısların da büyük şehirlere kaydıkları görülmektedir. Kısa bir dönemde mevcutlara ilaveten yeni ve illegal oluşumlar meydana çıkmaya başlamıştır. Emniyet ve Adliye kayıtlarında bu konuda çok sayıda bilgi ve dosya mevcuttur."
Yapılacak iş bu noktada şekillenmektedir. Mevcut ve halen devam eden illegal faaliyet ve oluşumlara engel olmak, bu amaçla da konuların üzerine cesaret ve kararlılıkla gitmek.
Ancak önce koordinasyonu sağlamak veya yeniden tesis etmek gereklidir. Uzmanlar öncelikle istihbarat alanındaki koordine noksanlığına işaret etmektedirler. Bu alandaki sorunları 1. Kaynaklarla, 2. Ortak çalışmayı gerektiren konularla, 3. Teknik çalışmalarla ilgili olanları ayrı ayrı tasnif ederek incelemektedirler. Fakat bu sorunlar Polis - Jandarma ve MİT arasında icra karmaşası olarak da yaşanmaktadır. Dolayısıyla öncelikli hedef, yetki-sorumluluk sınırlarının netleştiği koordinasyon olmalıdır.
== UYUŞTURUCU KAÇAKÇILIĞI ==
Çetelerden bahsederken Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı'ndan mutlaka söz etmek gerekir. Bu sektörde inanılmaz kâr oranları vardır. Kaçakçılar artık kazançlarını aklamak ve toplumda saygın kişiler olma yolunda da oldukça mesafe almışlardır.
Bu konuda uzmanlar tarafından hazırlanmış dokümandan kısa bir bölüm aynen sunulmaktadır.
"Ülkemizde meydana gelen uyuşturucu madde yakalamaları ile ilgili olarak mevcut bilgilerin değerlendirilmesi sonucu; yakalanan şahısların yakın akraba oldukları, aralarında ortaklık bağının bulunduğu ve aynı yerin nüfusuna kayıtlı oldukları dikkati çekmiştir. Bu şahısların organize bir faaliyet içerisine girdikleri görülmüş olup uluslararası kişi ve gruplarla irtibata geçerek sınır tanımaz organizasyonlar kurmak suretiyle, özellikle terör örgütlerinin finans kaynağını oluşturan Aile Organizasyonları halini aldıkları anlaşılmıştır.
Ülkemizde faaliyet gösteren Organizasyonların büyük çoğunluğu Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi kökenlidirler. Eskiden küçük miktarlarda esrar kaçakçılığı ile işe başlayan gruplar 1980'li yıllardan itibaren eroine talebin artması ve kârının yüksek olması sebebiyle organize olarak kaçakçılık faaliyetlerini bu yöne kaydırmışlardır.
Genel olarak uyuşturucu madde organizasyonları ele alındığında;
a) Organizasyonların iç içe faaliyet gösterdikleri ve diğer suç organizasyonları ile irtibatlı oldukları anlaşılmaktadır. Bu organizasyonlar birbirleri arasında güçbirliği yapmak ve güveni pekiştirmek düşüncesiyle kız alıp vermek suretiyle akrabalık bağı oluşturma veya mevcut olan bağı daha da güçlendirme cihetine gitmektedirler. Ayrıca organizasyonlar arasındaki ilişkileri sağlayan diğer bir unsur ise organizasyonlar içerisinde dikkati çeken kilit isimlerdir. Bu kişiler organizasyonlar arasında bağlantıyı sağlayıp faaliyete geçmede önemli rol oynamaktadırlar.
b) Organizasyonlar kendi aralarında görev dağılımı yapma eğilimine girmişler, böylece faaliyetlerinin risk oranını azaltarak uyuşturucu madde kaçakçılığını daha güvenli şekilde yürütmektedirler.
Organizasyonların çoğunluğu kendi aralarında Asitciler (uyuşturucu imalatında kullanılan asetikasitanhidrit maddesini temin eden şahıslar), Taşımacılar (uyuşturucu maddeyi yurtiçi ve yurtdışına naklini yapan şahıslar), Aracılar (uyuşturucu madde oluşturulduktan sonra satmak amacıyla pazarlar arayan, alıcı ile satıcının temasını sağlayan şahıslar), Temin Ediciler (uyuşturucu madde imalinde kullanılan hammaddeleri temin eden şahıslar), Karapara Aklayıcılar şeklinde sektörleşmeye yöneldikleri ve birbirleriyle işbirliği içerisine girdikleri görülmektedir.
Organizasyonlar önceleri uyuşturucu madde kaçakçılığını ülke sınırları içerisinde yapmakta iken sonraları kâr marjlarını arttırmak amacıyla yurtdışından (İran, Irak, Afganistan, Suriye) temin ettikleri bazmorfinleri kendileri eroine dönüştürerek elde ettikleri uyuşturucu maddeleri Avrupa piyasalarında pazarlamalarıyla, uyuşturucu kaçakçılığının üretim, taşımacılık ve dağıtım boyutunu ele almışlardır.
Dünya'da faaliyet gösteren terör örgütlerinin uyuşturucu madde kaçakçılığını en önemli gelir kaynağı olarak kullandıkları bilinmektedir. Özellikle Terör Örgütü PKK'nın; ülkemizde silahlı eylemlere başladığı 1984 yılından itibaren artan militan kadrolarının silah ve lojistik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Ortadoğu, Türkiye ve Avrupa hattında organize bir uyuşturucu ticaretine yöneldiği gözlenmiştir. Bu faaliyetleri yürüten organizasyonların karışmış oldukları uyuşturucu madde kaçakçılığı olayları incelendiğinde; Baybaşin, Bayram, Kasar, Ay ve Sitoçi Organizasyonlarının Terör Örgütü PKK ile ilişki içerisinde oldukları ve Örgüte maddi destek sağladıkları tespit edilmiştir.
Organizasyonlar, bulundukları bölge içerisinde hem güçlerini pekiştirmek hem de yürütecekleri illegal işleri devlet kademesi üzerinden resmi bir vasıfla takip ettirmek amacıyla, aile mensubu olan ve siyasi platform üzerinde söz sahibi olacak kişileri belirleyip, yürütmüş oldukları faaliyetlerden elde ettikleri paraları çeşitli yollarla aklayarak işadamı görüntüsü kazanmaları sonucu toplum tarafından saygıyla karşılanmakta olup, oy potansiyeli sağlayarak devletin üst düzeylerine kadar sokmak çabası göstermektedirler. Ayrıca kendi organizasyonları dışından siyasi platformda ve devletin idari yapısında yetkili olan kişileri organizasyonlarına kazanarak amaçları doğrultusunda kullanma düşüncesindedirler."
Kaçakçılık organizasyonları gelişir, milli ve milletlerarası gelişmelere ayak uydururken ülkemiz hâlâ iller ölçeğinde yürütülen mücadele yapısıyla gerilerde kalmaya başlamıştır.
Aşağıda bu noktadaki görüşlerini yazan bir diğer kamu görevlisi raporumuzun ana çerçevesine ulaşmakta ve tecrübelerini nakletmektedir.
"Esas çalışmalar İl Emniyet Müdürlüklerinde yapılmaktadır. İl tahkikatı ne derecede etkili yapıyor, mahalli veya siyasi baskılar mücadeleyi ne ölçüde yönlendiriyor veya delilleri karartıyor, bunu takip edebilmemiz yahut önlememiz mümkün mü? İl Emniyet Müdürlüğü yapmış bir kişi olarak açıklıkla söyleyebilirim ki, bu mücadeleyi tavizsiz yapan memur, amir veya İl Müdürü görevden aldırılıyor, yerine kendilerine yakın biri atanmasa da yeni gelenler, onların bu gücü karşısında genellikle etkisizleştiriliyor. Bence Devlet bu noktada mücadeleyi etkilemeye başlıyor. Savcı tahkikatı ben yapacağım diyerek olayın ayrıntılarının / bağlantılarının öğrenilmesi istemese de sınırlıyor veya uyuşturucu un / kına oluyor. Uzayan davada deliller hakimin önüne kararmış olarak geliyor, neticede suç sadece kurye üzerinde kalıyor. Siyaset kişiyi görevden aldırıyor veya mücadeleci bir kadro oluşmasını engelliyor, idare bütün bunlara seyirci kalıyor.
Hukuk düzeni de idarenin istediğini yapmasına, savunma yapacak şekilde çalışmasına imkân veriyor. Meselâ Susurluk Jandarma bölgesinde bir trafik kazası değil mi? Bu soruşturma yapılmış görev yerine getirilmiştir. (Ek: 13)
İktidarlara bağlı olmayan, bu kabil hukuki yapıya ek olarak takdirlerin getirdiği hukuki düzeni göz önüne aldığımızda, yasa dışı olaylarla mücadelenin güçleştiğini görüyoruz. Meselâ Anamur - Bozyazı arası 10 kilometredir. Anamur korunmasız bir hudut kapısıdır ama Bozyazı ilçesinde de hudut kapısı açılmıştır. Taşucu, Seka İskelesi 5 kilometredir. Taşucu yol geçen hanı şeklinde hudut kapısıdır ama Seka İskelesi de hudut kapısı yapılmak istenmektedir. Kapının gecekondu olduğu biline biline yasadışı işlere zayıf, yeni mekânlar açılması acaba bir koruma, kollama, bazılarına yasadışı işler için fırsat yaratma değil midir?... Bu durum memurda bozulmanın önemli bir sebebidir. İdare bunu bilmez mi?...
Geçmişte hakimiyetlerine darbe vurulan aşiretlerin, siyasetçi veya devlet yanlısı korucu olarak yönetime ortak olmaları ayrı bir devlet kusuru olarak belirtilmelidir. Güneydoğu'daki bu kadar silahın uyuşturucu giriş yeri olarak bilinen Van özellikle Hakkari illerimizdeki mücadelemizin etkisiz kalması o bölgedeki yöneticilerin kişisel zafiyeti mi yoksa devletçe yaratılan bir göz yumma mı? Bence sorgulanması gereken önemli bir husustur...
Sistemdeki bu arıza ve aksaklıkların kişisel mücadele anlayışını geliştirdiğini düşünüyorum. Devletini, Milletini düşünen bürokrat, kendine özel çıkar yolları bulsun bulmasın kendi doğrularını uygulamaya başlıyor. Bence bu sebeple, Askerler, MİT ve Emniyetin ayrı doğruları var ve çatışma bu yüzden. Ama giderek devlet için yapılanlar karakter değiştirerek, kişisel veya siyasi çıkarlar için yapılmaya başlanıyor."
Üst düzey bir kamu görevlisinin mevcut sisteme ilişkin bu görüşleri, acı yakınmaları, kısmen ümitsizliği hatta bazı değerlendirme hatalarını ihtiva etse de taşıdığı perspektif dolayısıyla Sn. Başbakan'a arz edilmeye değer bulunmuştur.
'''DİPNOTLAR'''
(15) Gelişmeler bölümünde kişiler ve olaylar, tesbit ve yorumlarla takdim edildiğinden -tekrarlardan sakınmak üzere- Değerlendirme bölümü kısa ve birkaç önemli hususla sınırlı tutulmuştur.
(16) Bodrum Gümbet'te, Sun Clup Hotel'in sahibi Ahmet Nedim Başmısırlı ile arkadaşı Vasfi Ahmet Köseoğlu arasındaki ihtilaf, jandarma subay ve astsubayları ile itirafçı ve mafya arasında çözümlenmiş, alınan çekler tahsil edilmiştir. Çıkan itilafta itirafçı İbrahim Babat arkadaşlarını vurmuştur. İbrahim Babat, Başbakanlık Teftiş Kurulu'na başvurmuş ve 7 yıl ile kurtulacağının kendisine garanti edildiğini, ancak 17 yıla mahkum olunca konuşmaya karar verdiğini anlatmıştır. Başbakanlık müfettişleri, kendisinin bilgisine başvurmadan önce Emniyet İl İstihbarat Şube Müdürü ile Jandarma Alay Komutanı ziyaret etmiş ve Babat'a "heyecanına kapılıp yanlış bir şey yapmamasını, gereksiz konuşmamasını" öğütlemişlerdir. (!)
(17) Alaattin Kanat polise verdiği ifadede (26.08.1994) "Geçmiş yaşantımdan tanıdığım ve kendilerinin eroin kaçakçılığı işlerine bulaştıklarını bildiğim Abdülkadir Akbıyık ve Senar Er isimli Güneydoğu kökenli kişilerden onları korkutarak para sızdırmayı düşündüm. Eroin kaçakçısı olarak tanınan ünlü kişilerden (öldürülen) Behçet Cantürk, Savaş Buldan gibi kişilerin de isimlerini vererek korkutabileceğimi düşünerek teşebbüse geçtim. Müştekiye ettiğim telefonlarda başka isim kullanmam ve kendimi kontrgerilla olarak tanıtmam, tamamen onları korkutabilmeye matuftur" demiştir.
== TEKLİFLER ==
Önceki bölümlerde sunulan ve detaye edilen hususlar; kişisel kanaat ve bilgilere değil büyük ölçüde ilgili ve yetkililerin anlattıklarına, arşiv ve bilgilerine ve kurumlardan yazılı olarak gelen resmi kayıtlara dayandırılmıştır.
Bir soruşturma raporu hazırlamadığımız, yargıya tevdi edilecek dokümanları geliştirmek gibi temel bir görevimiz olmadığı, doğru tesbit, doğru bilgi hedefini güttüğümüz için, önce Sayın Başbakan'a tutarlı ve gerçekleri sunan bir doküman hazırlama ve tedbirler önerme hedefi esas alındığından, tırnak içinde sunulan bölümlerin dahi, hangi kamu kurumuna ait olduğunu belirtmek gibi teknik bir noktada ısrarlı olunmamıştır.
Giriş bölümünde arz edildiği gibi kamu kurumları bilgi vermede istekli ve arzulu olmamışlardır. Bu direnç, kişiler ve yetkililerle yapılan uzun ve saatler süren, dostane ve güven veren görüşmelerle aşılmıştır. Kendilerini veya dostlarını suçlama hedefinden çok, olay ve gerçekleri tespit hedefinin ön planda tutulduğu hususu herkese anlatılmıştır.
Kamuoyunun reaksiyon gösterdiği, ancak MİT ve Emniyet gibi kuruluşların itibarlarıyla başarılı olabilecekleri ve itibarın iade edilmesi için kamuoyunca da bu hususun kabulü gerektiği konuşulmuş, tartışılmış ve anlatılmıştır.
Bu anlayış, karşılık bulmuş ve mesafe kaydedilmiştir. Raporun tamamı bu anlayış çerçevesinde yazılmış, teklifler ancak bu güvenli çerçevenin sağladığı veriler ışığında geliştirilmiştir.
'''Teklif: 1'''
Sayın Başbakan'a arz edilecek birinci teklif; Emniyet Genel Müdürlüğü'nün çete oluşumlarına karşı genel bir mücadeleye sevkedilmesidir.
Bu konuda kesin karar alınmalı ve gelişmeler Başbakanlıkça periyodik olarak izlenmeli, Teşkilâtın bu konudaki acil, gündelik ve çoğu hemen karşılanabilir ihtiyaçları giderilmelidir.
Bu amaçla; Emniyet Genel Müdürlüğü'nde özel ve üst yöneticilerden müteşekkil bir grup görevlendirilmeli, Genel Müdür hatta Bakan adına hareket edebilme ve yetki kullanıp koordinasyonu sağlama konusunda teçhiz edilmelidirler.
İl Asayiş, İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürlerinden çalışmalara uyum sağlayamayanlar derhal ve 3 ay süreyle Ankara'da merkezde çalıştırılmalı, yerlerine sözü edilen grubun uygun göreceği genç ve şaibesiz kişiler görevlendirilebilmelidir.
Emniyet Genel Müdürlüğü üst yönetimine verilecek zaman tablosunda başarı süresi de sadece 3 ay olmalıdır.
Ciddi ve kamuoyunu tatmin edecek gelişmelerin olmadığının tespiti halinde Genel Müdürlük üst yönetiminin büyük ölçüde değiştirileceği ifade ve uygun şekilde kamuoyuna karşı taahhüt edilmelidir.
Başkanlığımızın yazılı talebi ile başlayan ancak henüz sonuçlanmamış olan Emperyal Şirketiyle ilgili tespit çalışması da Polis Teşkilâtınca tamamlanmalıdır.
'''Teklif: 2'''
Emniyet Genel Müdürlüğü merkezli çalışmaların, başarı için MİT'in tüm imkânlarıyla desteklenmesini sağlamak üzere ciddi ve Başbakanlıkça gözetilen ve kontrol edilen bir koordinasyon kanalı da açılmalıdır.
Bunun için; Başbakanlığın da temsil edildiği bir koordinasyon komitesi kurulmalı, ortaya çıkan kopukluk ve problem, yazıya dökülmeden görüşmelerle anında çözülmelidir.
Koordinasyondaki kopukluğun her iki kuruluşa da mes'uliyet getireceği hususu kesin bir karar olmalıdır.
Genelkurmay İstihbarat Başkanlığından bilgi akışı da sağlanmalıdır.
'''Teklif: 3'''
Polisiye çalışmalar çeteleri ve grupları bir süre sessizliğe itecektir. Ancak ortada olan ve bilinen finansman kaynaklarının da yok edilmesi ve hesabının sorulması icabeder.
Polisiye çalışmaların mali araştırmalarla takviye edilmesi gerekmektedir.
Başbakanlığın yazılı isteği ile başlatılan ve Ömer Lütfü Topal'ın ve şirketlerinin incelemesi çalışmaları genişletilerek neticelendirilmeli ve diğer çete, mafya ve baba'lara da yöneltilmelidir.
Bu amaçla; Koordinasyonu sağlayan merkez grubunun talepleri, Maliye Bakanlığı, Gümrük Müsteşarlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı başta olmak üzere tüm denetim birimleri tarafından öncelikle ele alınmalıdır. Bakanlar Kurulu'nun bu 3 konuyu karara bağlaması ve bu kararın ilgili Bakanlar tarafından tamim edilmesi gerekmektedir.
'''Teklif: 4'''
Susurluk merkezli, çete ve illegal kazançlarla ilgili bir itiraf yasası çıkarılmalı,
Ancak; Güneydoğu'da problemlere yolaçan itiraf yasası tecrübesinden faydalanılmalıdır.
'''Teklif: 5'''
İlgili bölümde Özel Harekât Dairesi çalışmaları takdim edilmiş, sorunlara atıf yapılmıştı.
Bu sebeple Özel Harekât Dairesi sadece OHAL bölgesiyle sınırlı kalacak şekilde daraltılmalı, Özel Harekât Personeli sadece OHAL bölgesinde bu sıfatı taşıyabilmeli, bölge dışındaki tüm Özel Harekât birimleri lağvedilerek, Polis Teşkilâtına entegre olmaları sağlanmalıdır.
İlk uygulamalar idari kararlarla yapılmalı, gerekiyorsa yasal değişikliğe gidilmelidir. İlk uygulamanın Antalya'da gerçekleşmesi sağlanmalıdır.
'''Teklif: 6'''
Başbakanlık Genelgesi ile Enterpol ilişkileri hariç Emniyet Genel Müdürlüğü'nün dış servis veya teşkilâtlarla ilişkilerinin Dışişleri Bakanlığı ve MİT kanalıyla tesis edilebileceği, Dış İstihbarat ve Operasyonların bu kanallar dışında yasaklandığı ve durdurulduğu emir olarak iletilmelidir.
Öncelikle; Yukarıda sunulan teklifin realizasyonu Genelkurmay, MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün görüşleri doğrultusunda hazırlanacak bir Genelge ile sağlanmalı, gerekiyorsa yasal düzenlemeye gidilmelidir.
'''Teklif: 7'''
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri tarafından birkaç yıl önce hazırlanmış olan "Kamu Güvenliği Kurumu" Kanun taslağı, incelenmeli ve hükümetin değerlendirmesine sunulmalıdır.
Kamu Güvenliği Kurumu Başbakanlığa bağlı, illerde teşkilâtı olmayan, sınırlı sayıda kadrolu ancak operasyonel yetkilerle techiz edilmiş, devletin tüm birimleriyle ilişkili ve kamu düzenini, asayişi ve genel ahlakı bozucu, yeraltı - yerüstü çetelere, oluşumlara yönelecek bir Teşkilât olarak düşünülmelidir.
Şimdilik; İdari bir karar olarak bu teşkilâtın üyesi MİT'te oluşturulabilir.
Sür'atli bir inceleme ve MGK'nun önceden yapılmış hazırlıkları ışığında kısa sürede yasal çerçeve oluşturularak bu konuda nihai karara varmak mümkün olabilir.
'''Teklif: 8'''
Uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadelede, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün rutin faaliyetlerinden biri olarak değil, öncelikli ve acil konularından en önde geleni olarak ele alınmalıdır.
Bu çalışmalar sürdürülürken, mücadelenin il ölçeğinden ülke seviyesine genişletilmesinin yasal ve idari çerçevesi belirlenmelidir.
Bu sebeple; Çeşitli saiklerle Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesinde ve İl Şube Müdürlüklerinde istihdam edilen personel, gerekli olduğu ölçüde derhal ve sür'atle değiştirilmeli, dikkatli ve itinalı bir seçimle yeni kadrolar oluşturulmalıdır.
Sonra da bu dairenin çalışmaları, ilk üç teklif çerçevesinde genişletilerek sürdürülmelidir.
'''Teklif: 9'''
Uyuşturucu kaçakçılığı konusu, özelliği olan bir mücadele alanı olarak seçilmeli ve mali araştırmalarla birlikte kişi ve aileleri hedef alan özel bir çalışmaya öncelikle başlanmalıdır.
Arşivlerde yeteri kadar bilgi vardır. Koordineli bir çalışmayla bu bilgiler kısa sürede birleştirilmeli ve sür'atle harekete geçmek üzere bir uygulama plânı hazırlanmalıdır.
'''Teklif: 10'''
Devlet Arşivlerinde çeşitli kaçakçılık ve illegal faaliyetlerden bilgisi hatta şemaları vardır.
Bu illegal çalışmaların devam edebilmesi başlı başına bir problemdir. Bu konuda devletin ilgili birimleri (Maliye, MİT, Emniyet, Gümrük Teşvik - Hazine) işbirliğini geliştirmek zorundadırlar. Bu işbirliğinin esasları tespit edilmelidir.
'''Teklif: 11'''
Jandarma Genel Komutanlığı'nın, MİT'in ve Emniyet'in kayıt ve bilgileri koordineli bir şekilde değerlendirilirken; her üç Teşkilâtta mevcut ve Batı bölgelerinde de illegal ilişki ve oluşumlara dahil olmuş personel kısa sürede tasfiye edilmelidir.
İtiraf yasası bu konudaki gelişmeyi hızlandıracaktır. Zaten yeteri kadar bilgi vardır. Bu bilgilerin toplanması ve teatisi problemi çözmeye yeterlidir.
Öncelikle Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ve MİT'in kendi iç bünyelerine dönerek bu çalışmayı yapmaları problemin çözümünde hem teşkilâtları onure edecek hem de sür'at kazandıracaktır.
'''Teklif: 12'''
İtirafçı kullanılması sür'atle sınırlandırılmalı, itirafçıların sınırlı sayıda ve sadece belli konularda kullanılabilmelerine izin verilmeli, her İl Valisinden ve OHAL Bölge Valisinden mevcut durum, alınan tedbir, yapılan uygulamalar hakkında tafsilâtlı bir rapor istenerek bu konu 15 gün içinde kesin bir karara dönüştürülmelidir.
İtirafçının eski bir suçlu olduğu, kontrol dışına çıktığında çıkarları doğrultusunda inisiyatif kullanacağı ve kullandıkları unutulmamalıdır. Bu sebeple itirafçıların spekülasyonlara yol açabilecek çalışmalara dahil edilmemesi gerekmektedir.
'''Teklif: 13'''
Mevcut GKK kadroları sayı olarak dondurulmalı, boş veya boşalan kadrolar iptal edilmelidir.
GKK'dan isteyen ve durumu uygun olanların Özel Güvenlik Görevlisi olarak çalıştırılmaları sağlanmalıdır.
Ekim 1986 tarihli Geçici Köy Korucuları Yönetmeliği'nin göreve son vermeyi düzenleyen 22. maddesinin uygulamasında hassasiyet gösterilmesi sağlanmalı, azami yaş sınırı 65'ten 45'e indirilmeli, 45 yaşın üzerindekilere 24. maddede yer alan tazminatın iki katı ödenerek 2 ay içinde ayrılmaları sağlanmalı, uygun olanların işçi statüsünde kamu kurumlarında çalıştırılmaları özendirilmelidir.
Bölgede mevcut yarı - feodal yapının daha da güçlenmesine sebep olan, aşiretlere dayalı GKK sistemi sebebiyle bölgede aşiret yapısının çözülmesi durmuş hatta daha tesirli hale gelmiştir. Aşiret beyleri ve aile reisleri sağlanan bu gelirle daha da güçlenmişler ve farklı suç ve terör organizasyonları ortaya çıkmıştır.
Bölgede yerleşik belli aile ve aşiretlerin sistemdeki etkinliğini kırmak gereklidir.
Uygulamalara Urfa yöresinden başlanması önerilecektir.
'''Teklif: 14'''
Turizm bakanlığının Talih Oyunları Salonlarıyla ilgili işlemleri kapsamlı bir soruşturmaya konu olmalıdır.
Bakanlık kumarhanelere hangi prosedürle izin vermiştir? İzin verilen kişilerin kimlikleri kamu adına utanç vericidir. Bütün kumarhanelerde darp, hürriyeti tahdit, zorla senet imzalatmak, dolandırıcılık, gasp suçları yargıya kadar intikal etmiştir. Bakanlığın, can güvenliğinin bu derece ortadan kalktığı bir kumarhaneler zincirinde ne yaptığı ortaya çıkarılmalıdır.
'''Teklif: 15'''
Kumarhane işleticilerinin vergi ve muhasebe kayıtları da incelenmelidir.
Topal 2 nolu İstanbul DGM'ye 1994/412 sayılı dosyada 1989 itibariyle mal varlığını açıklamıştır. Diğerleri için de bu bilgiler vardır. Bugüne kadar oluşan trilyonların durumu ancak bu yolla açıklanabilecektir.
'''Teklif: 16'''
TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu'nun suçu ve soruşturmayı belirleyen tespitleri Başbakanlıkça ilgili mercilere duyurulmalı ve gereği takibedilmelidir.
Susurluk Komisyonu raporunda neticesi ortada kalan pek çok tespit ve öneri vardır. Bunların gereği önem taşıdığı cihetle ele alınmaları gerekecektir.
'''Teklif: 17'''
Emniyet Genel Müdürlüğünün hibe silahları konusunda, Genel Müdürlükte ve Gümrük Müsteşarlığında mevcut karmaşık bilgi yığınını aydınlatmak üzere kapsamlı bir inceleme - değerlendirme yapılmalıdır.
Örtülü ödenekten yapılmış aktarmalar hariç tutulsa bile muhtelif fonlardan yapılmış aktarmalar yüzlerce miktar liradır. Bu meblağların harcanma şekilleri değilse bile harcama yerlerinin netleşmesine ihtiyaç vardır.
Alınan -hibe olan- silahlar konusunda spekülatif amaçla istismarını önlemek de gereklidir.
Ayrıca raporun muhtelif sayfalarında açıklanan olay ve kişilerle ilgili olarak;
'''18-''' Abdullah Çatlı'nın durumu ve konumu bir soruşturma kapsamında ele alınmalıdır. Çatlı'nın -varsa- 80'li yıllar öncesi ve sonrası ilişkileri araştırılmalıdır.
'''19-''' Azerbaycan'da Darbe Girişimi ve Türk tarafının tutumu ayrı bir soruşturmaya konu olmalıdır.
'''20-''' Korucularla, yapılan ödemeler ve bu ödemelerin yöneldiği kişi, aşiret ve aileler detaye edilmeli ve aksaklıklar kapsamlı bir çalışmayla değerlendirilmeli, gerekirse yöre Üniversitelerinden yararlanılmalıdır.
'''21-''' Talih Oyunları Salonlarını işletenlerle ilgili kapsamlı bir gelir - vergi araştırması koordineli bir şekilde başlatılmalı, kara para işlemleri Mali Polis'in de desteğinde takibedilmelidir.
'''22-''' Mehmet Ali Yaprak ve kaçırılması olayı - tekrar ve Mali Araştırmalarla birlikte yürütülmek üzere soruşturulmalı, Captagon ticareti ve imalatı konusu özel bir polis ekibince ele alınmalıdır.
'''23-''' Nesim Malki ve Yener Kaya'nın öldürülmesi olayları mali araştırmalarla birlikte tekrar soruşturulmalı, adıgeçen tefecilerin alacaklı olduğu kişi ve firmalar cinayet soruşturması ve mali araştırmalar kapsamına alınmalıdır.
'''24-''' Yeteri kadar bilgi toplanan ve itirafçı İbrahim Babat'ın açıklamalarıyla da ortaya çıkan bilgiler çerçevesinde, Bodrum Sun Club olayları ve 40 bin doların haraç olarak alınması ve paylaşımı iddiaları ile Hikmet Babataş cinayeti yeniden soruşturulmalıdır.
'''25-''' İlgili bölümde yer aldığı üzere, Eximbank - Türkmenistan ve Emperyal Şirketi ilişkileri detayı ile araştırılmalı ve gerekiyorsa soruşturulmalıdır.
'''26-''' Ömer Lütfü Topal'ın ölümünden sonra ortaya çıkan 105 milyon dolarlık borcun sebebi ve hangi şirket bilançosunda yer aldığı müstakilen araştırılmalı, Emperyal yöneticilerinin açıklama yapmaları sağlanmalıdır.
'''27-''' Bankalarla ilgili soruşturmaların sonucu için yasal düzenleme yapılması hususu karara bağlanmalıdır.
[[Kategori:Raporlar]]
[[Kategori:1990'larda eserler]]
od1udkrp3r2cofyqh9a03l1k9r3h4aq
Kerberos ile Yazılım Geliştirme
0
16379
174542
141355
2026-09-22T06:57:30Z
Sabri76
3647
174542
wikitext
text/x-wiki
{{eser başlığı
| önceki =[[Kerberos Altyapısı İstemci Yapılandırması]]
| sonraki =
| başlık =Kerberos ile Yazılım Geliştirme
| bölüm =
| eser sahibi =V. Alex Brennen
| çevirmen =Necdet Yücel
| notlar = }}
== Kerberos API ==
Kerberos geliştirme kitaplıkları Kerberos'u etkinleştirmenize ya da herhangi bir uygulamayı kerberoslaştırmanıza izin verir. İki temel kitaplık mevcuttur. Biri genel kullanım Kerberos kitaplığıdır ve temel kullanıcı doğrulaması için kullanılır. Diğeri ise yönetim kitaplığıdır, kurallar üzerinde işlemler gibi yönetim işlevleri için kullanılır. Fedora GNU/Linux'da yer alan krb5-devel rpm dosyası geliştirme kitaplıklarını ve belgelendirmeyi içerir. Bu kitaplıkların API ayrıntıları çoğu Kerberos dağıtımına dahil edilen belgelerde bulunabilir. Bu dizin Fedora GNU/Linux'da /usr/share/doc/krb5-devel-1.2.2/api dizinidir.
Belgeler LaTeX biçeminde olduğundan görüntülemek için dvi dosyalarını üretmeniz gerekir. Bu dosyaları xdiv ile görüntüleyebilirsiniz. Bütün bunlar aşağıdaki komutlarla yapılabilir:
bash$ cd /usr/share/doc/krb5-devel-x.x.x/api/
bash$ su
bash# make
bash# (^d)
bash$ xdvi library.dvi
[[Kategori:Kerberos Altyapısı Nasıl]]
px3xcihnwe97z6grqolvv9w1sd6vcxq
Recep Tayyip Erdoğan'ın 22 Şubat 2011 tarihli AK Parti grup toplantısında yaptığı konuşma
0
17083
174533
156972
2026-09-22T06:46:56Z
Sabri76
3647
174533
wikitext
text/x-wiki
{{eser başlığı
| önceki=[[Hitabetler]]
| sonraki=
| başlık=Recep Tayyip Erdoğan'ın 22 Şubat tarihli AK Parti grup toplantısında yaptığı konuşma
| bölüm=
| esersahibi=Recep Tayyip Erdoğan
| notlar= Adalet ve Kalkınma Partisi'nin [http://www.akparti.org.tr/basbakan-erdoganin-ak-parti-grup-toplantisinda-yaptigi-konusmanin-tam-metni_7927.html resmi sitesi] nden alınmıştır.}}
Hanımefendiler, beyefendiler; sizleri sevgiyle saygıyla selamlıyor, AK PARTi Haftalık Olağan Grup Toplantımızın ülkemize, milletimize, demokrasimize hayırlı olmasını diliyorum.
Bölgemizde çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Aynı şekilde ülkemizde seçime 110 gün kala iç siyasetin hareket kazandığı bir döneme giriyoruz.
Yakın çevremizde bir süredir yaşanan halk hareketlerinin dalga dalga yayıldığını, Tunus'ta başlayan olayların önce Mısır'a, ardından da Yemen, Bahreyn, Libya, Fas ve Cezayir'e sıçradığını görüyoruz.
Öncelikle şunu belirtmek durumundayım değerli arkadaşlarım: Tunus ve Mısır'daki olaylarla ilgili samimi tavsiyelerimiz, kimi siyasetçiler ve yazarlar tarafından farklı şekillerde eleştirildi. Özellikle Ana Muhalefet Partisinin Genel Başkanı, Mısır'ın eski Devlet Başkanına yaptığımız tavsiyeleri erken olarak nitelendirdi. Ancak, Mısır'da ortaya çıkan sonuç karşısında bir kez daha mahcup oldu. Aynı Genel Başkan bugün Libya ile ilgili acele açıklamalar yapmamızı bekleyerek bir yandan kendisiyle çelişiyor, bir yandan da dış politika alanında en küçük bir vizyona sahip olmadığını aleni olarak ortaya koyuyor.
CHP Genel Başkanı, maalesef daha da ileriye giderek kendisine sorulan çanak bir soru karşısında ödülün hakkını veriyor Sayın Başbakan diyecek kadar sorumsuzca bir açıklama yapıyor. Son dönemde ismi geçen ülkelerin haritada yerini göster deseniz inanın belki de yerini gösteremez.
O ülkelerdeki toplumsal yapı nedir, Türkiye'nin bu ülkelerle ilişkileri hangi aşamadadır, oralarda ne kadar Türk vatandaşı yaşıyor, ne kadar Türk iş adamı yatırım yapıyor diye sorsanız, bunların çoğunu da bilmez. Ne Türkiye'nin bu bölgedeki yatırımlarından, imkanlarından, oradaki insanlarından veya hassasiyetlerinden haberi var ve de bu ülkelerin iç yapıları hakkında bir kanaate sahip. Ama sırf Hükümeti, sırf AK PARTi'yi eleştirmek uğruna kendi ülkesinin uluslar arası vizyonunu göz ardı ederek, Libya'daki Türk vatandaşlarının güvenliğini çiğneyecek kadar da ileri gidebiliyor.
Bugün Libya'da asgari 25 bin civarında vatandaşımız var, 200'ü aşkın orada yatırımcımız var. Muhalefet partileri, gazeteciler, köşe yazarları ve medya kuruluşları, Türkiye'nin dış politikasına ilişkin olarak şu gerçeği artık görmek durumundadırlar: Türkiye, hiç kimsenin keyfi için aceleyle, duygusallıkla, özellikle de ısmarlama beyanat veren, dış politikasını gündelik gelişmelere göre belirleyen bir ülke değildir. Türkiye, geçmişte olduğu gibi dış politikasında birilerinin peşine takılıp giden, gelişmeleri tribünlerden izleyen, akıntıya göre yol alan, en önemlisi de gündemi belirlenen bir ülke de değildir. Biz ne zaman nerede ve nasıl açıklama yapacağımızı gayet iyi biliyoruz. Bunun zamanlamasını kimseden alacağımız talimatla değil kendi ilgili arkadaşlarımızla, ilgili birimlerimizle en geniş şekilde yaparak anı, vakti geldiğinde bu açıklamaları yaparız. Bu açıklamalar yapılırken de boş duran bir Türkiye Cumhuriyeti'nin bir yönetimi yok artık. Bu arada yapılan birçok şey var, atılan birçok adım var. Bu konuda hiçbir bilgiye sahip olmadığı halde akıl verenlerin yönlendirmesine de ihtiyacımız yok. Biz her konuda ilkesel duruşumuzu, samimi kanaatlerimizi ortaya koyar, tarihi mesuliyetimizin bilincinde olarak gereken mesajı tüm dünyaya veririz. Ama biz aynı zamanda Türkiye'nin ve Türk milletinin menfaatlerini de en üst düzeyde gözetir, bunlara kesinlikle halel gelmemesi için gayret sarf ediyoruz.
Eğer bugün Batılı kimi ülkelerin ne söyleyeceği, nasıl tavır alacağı değil de, Türkiye'nin ne söyleyeceği, nasıl tavır takınacağı merak ediliyorsa, Türkiye'nin alacağı tavır, olayların seyrini etkiliyorsa, öncelikle bu durumu iyi anlamalı, bunun sorumluluğuyla hareket etmeliyiz. Bu konular hariçten gazel okuyarak, desteksiz atarak, fantezi yaparak değerlendirilemez. Milletlerin kaderini, halkların geleceğini, insanların yaşamını ilgilendiren konularda büyük bir hassasiyet göstermek, meselenin her yönünü ele almak gerekiyor. Büyük devletlere yakışan, nasıl kenarda durup seyretmek değilse, kenarda laf üretmek de değildir. Biz gelişmeleri 24 saat çok yakından ve tüm boyutlarıyla izliyoruz. Gereken temasları sağlıyor, gereken adımları da atıyoruz. Diplomasi sadece medya karşısına çıkıp konuşmakla, söylem üretmekle yapılmaz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti böyle bir durumda yapılması gereken neyse hepsini değerlendirir, gereğini yapar ve yapmaktadır. Biz ne ilkesel duruşumuzdan taviz veririz, ne kardeş halkların haykırışlarına kulak tıkarız. Ne de Türkiye'nin çıkarlarına zarar veririz. Böyle hassas ve önemli bir konunun iç politika polemiği haline dönüştürülmesi son derece yanlıştır, ülkemizin milli çıkarlarına zarar verir.
Şunu da ifade etmek durumundayım: Değerli arkadaşlarım, Libya'da bana tevdi edilen ödül ne ödülüdür, niçin verilmiştir? Filistin meselesine duyarlılığımız, o konudaki çabalarımız, Filistin halkı için çırpınışımız için tevdi edilmiştir. Bu ödül, bir yönetimin değil, Orta Doğu halklarının Türkiye sevdasının bir tezahürüdür. Nitekim bugün Ortadoğu'nun neresine giderseniz gidin, kardeş halklar Türkiye'nin politikalarını gönülden desteklemekte, bağrına basmaktadır. Libya'da şahsımız nezdinde Türkiye'ye verilen ödül, Filistin davasına yaptığımız katkılar sebebiyle halkların sevgisinin bir sonucu olarak verilmiştir. Ben Kasım ayında Libya'da ödül alırken bir konuşma yaptım ve orada bulunanlara şunları açık açık ifade ettim: Ne konuştum, bu ödülü alırken ne dedi, bunun değerlendirmesini yapmayıp kalkıp da bu ödülü geri ver, bu ödülü geri ver. Bunu diyenler veyahut da bununla hangi maksada hizmet ettiklerini acaba bu kişiler düşünüyor mu? Böyle bir dertleri yok. Bakın sözlerimin bir kısmını burada tekrar etmek istiyorum, oradaki konuşmanın bazı başlıklarını, paragraflarını sizinle paylaşmak istiyorum ve bunu o gün konuşuyorum. Savaşlar, çatışmalar, afetler, zulümler gizli kalmadığı gibi, insan hakları, evrensel değerler, demokratik haklar da artık gizli kalmıyor. Yerele sıkışmıyor. Bize düşen; tarihimizden, medeniyetimizden, inançlarımızdan aldığımız ilhamla evrensel insan haklarını herkesten, her ülkeden önce bizim kendimizin hayata geçirmesidir. Bu noktada kendimizi öz eleştiriye tabi tutmayı hayati derecede önemli görüyorum. İslam coğrafyasının yoksullukla, terörle, ayrımcılıkla, insan hakları ihlalleriyle anılıyor olması, aynı şekilde inançlarımıza yönelik açık bir haksızlıktır. Bu sorunları gidermek, hepimize düşen ahlaki ve siyasi bir görevdir. Bu gerçekleri görüp üzerine cesaretle ve kararlılıkla gitmek zorundayız. Yer yüzündeki her türlü haksızlığa, her türlü hukuksuzluğa karşı onurlu bir duruş sergilerken, gerektiğinde kendimizi ve çevremizi de sorgulama olgunluğunu göstermek durumundayız. Ben bu sözleri, bu düşüncelerimi bulunduğum her platformda samimiyetle dile getirdiğim gibi, Libya'da ödül alırken de samimiyetle dile getirdim.
Biz Libya'daki vatandaşlarımızın tahliyesi için gece-gündüz uğraşırken, özellikle diplomatik kanallardan vatandaşlarımızı buraya getirmek için görüşmeler yaparken, vatandaşlarımızın oradaki güvenliğini en üst seviyede gözetirken birilerinin çıkıp Hükümeti sıkıştırma gayretine girmesi, açıklama gibi, ödül gibi küçük meselelere takılması, sorumsuzca olduğu kadar açık söylüyorum, tehlikelidir. Libya'da durum bu kadar hassasken buradan siyasi rant elde etme çabalarına girişmek en hafif tabiriyle fırsatçılıktır, sorumsuzluktur, seviyesizliktir. Libya'da olaylar vuku bulur bulmaz birilerinin işi gücü bırakıp ödül meselesine takılması, bu kadar küçük hesapların içine girmesi dikkat çekicidir. Bu küçük hesapları da ben milletimin hakemliğine havale ediyorum.
Değerli kardeşlerim, Libya'daki olaylarla ilgili olarak bizi ve tüm bölgeyi ciddi şekilde kaygılandıran haberler alıyoruz. Tunus'un, Mısır'ın tersine Libya'da göstericilere yönelik sert tedbirlere başvurulduğu, ölü sayısının yüzlerce kişiye ulaştığı yönünde bilgiler geliyor. Bütün bunların ötesinde az önce söyledim, Libya'da bizim 25 binin üzerinde vatandaşımız var. Şu ana kadar Libya'dan sürekli olarak uçaklarla oradaki vatandaşlarımızı Türkiye'ye geri getirmenin çabası içerisindeyiz. Şu anda binin üzerinde vatandaşımızı tahliye ettik. Gerek tarifeli uçaklar, gerek tahliye uçaklarıyla, hatta hatta bir de Libya uçağıyla bu tahliyeleri temin ediyoruz. Bugün aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerimizin İskenderun Gemisi, İstanbul Büyükşehir Belediyemizin İDO'dan 2 tane deniz otobüsü, bunlar da bölgeye inşallah öğleden sonra ulaşacaklar. Onların yanında bütün tedbirleri aldık, hücum botlar, firkateynler, onlar da birlikte bütün alternatifleri düşünerek bu adımları atıyoruz. Çünkü orada bizim bir vatandaşımızın burnunun kanaması ve Allah göstermesin, beklenmeyen bir durumun olması, herhalde bu çığırtkanları çok daha farklı bir hale getirir. Biz bunları düşünerek bu adımı atıyoruz. Mısır'da da aynı hassasiyeti gösterdik, fakat Mısır'daki sayı hem çok azdı, hem onları süratle tahliye edebildik. Ama burada ilk andan itibaren ben Kaddafi'yle iki kez görüşmem oldu oradaki vatandaşlarımızın tahliyesine yönelik ve uçakları gönderin dedi. Ve biz uçakları gönderdik, ama maalesef uçaklarımıza tabii kulede kimse olmadığı için inişe yönelik izin verilmedi. Hatta hatta yedek havaalanı olarak düşündüğümüz Tripoli'ye de iniş yapmak istedik, o da mümkün olmadı ve uçaklarımızı mecburen o gece sabah 6 geri çekmek durumunda kaldık ve uçaklarımız geri döndü. Ve yedekte bekleyen uçaklarımız vardı, onlara zaten slot vermedik. Bu kadar hassasiyetle bunlar devam ettiriliyor. Aynı şekilde işte denizden de şu anda İskenderun Gemisi ve iki tane deniz otobüsü İstanbul Büyükşehir Belediyesinden, onlar da bugün orada olacak. Yani denizden çok daha büyük sayıda tahliyeyi yapabilelim istiyoruz. Gıda noktasında, su, ilaç vesaire, bütün bunlar noktasında ilişkilerimiz devam ediyor. Bazı şeyler tabii çok farklı bilinir-bilinmez konuşuluyor ve buna yönelik de şu ana kadar sıkıntılar yok değil, var tabii. Nasıl bir tablo içerisinde olduğumuz belli. Ama buna rağmen gıda noktasında tamamıyla aç, susuz diye böyle bir şey de yok. Kendilerine normal şartlarda değil, ama anormal şartlarda ulaşması gereken gıda ulaşıyor, bunu da söylemek durumundayım. Ben bizzat Bingazi Havaalanında olan vatandaşlarımızdan bir tanesiyle direkt kendim görüştüm. Ve oradaki vatandaşların durumunu bizzat kendisinden öğrendim. Ve biz şu anda oradaki yatırımcı firmalarımızın ilgilileriyle de bu süreci yakından takip ediyoruz. Başbakan Yardımcımız Sayın Cemil Çiçek'in başkanlığında Dışişleri Bakanımız, Ulaştırma Bakanımız, Genelkurmay Başkanlığı, Afet İşleri Genel Müdürlüğü, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Denizcilik Müsteşarlığı, Kızılay, Türk Hava Yolları, İstanbul Büyükşehir Belediyemiz, ilgili tüm kuruluşlarımız şu anda teyakkuz halinde. Ve tahliye çalışmalarını yürütüyorlar. Vatandaşlarımızın yerlerini, toplandıkları ve bekledikleri mekanları tespit ettik. Bugün şu anda yine uçaklarımız oraya hareket etmiş durumda ve her an yeni yeni bazı uçaklarımızı gerekirse oraya hareket edecek durumda bekletiyoruz. Libya ile gerekli diplomatik görüşmelerimizi sürdürüyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bütün bunlarla ilgili olarak tabii işin içerisinde olmadan böyle tahrik mekanizmalarını çalıştırmayı da bizler çok çok sıkıntılı olarak buluyoruz. Bingazi'de 600 civarında vatandaşımızı tahliye etme çalışmalarımız sürüyor. Ve az önce ifade ettiğim İDO'ya ait 1200 yolcu kapasiteli 2 feribotumuz dün 16 civarında hareket ettiler ve Libya'ya onlar inşallah bugün yine aynı saatlerde varmak üzere. Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın söylediğim firkateynleri aynı şekilde bu İskenderun Gemisi ve feribotlarımıza refakat ediyor. Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanlığımız iş adamlarımızla işçilerimizle yakınlarıyla sürekli irtibat halinde. Ve bütün bunlarla beraber değerli arkadaşlarım, şu anda önceliğimiz Libya'daki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tahliyesidir. Bu vatandaşlarımızı sağlıklı bir şekilde tahliye edebilmek bizim için en önemli, en öncelikli görevdir.
Libya otoritelerine, Libya'daki muhaliflere de, ülkelerindeki yabancıların can güvenliğinin sağlanması konusunda azami ölçüde hassas olmaları gerektiğini bizler hatırlatmak istiyoruz. Bunu tekrar söylemek istiyorum. Demokratik taleplerini dile getirenlere karşı insaf dışı müdahalelerin yapılması şiddet sarmalını büyütür diyorum. Burada hassas olmak, ülkenin bütünlüğü açısından tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır diyorum. Ve şiddetin daha büyük ve gelişerek, artarak, Libya'nın geneline yayılması tehlikesi bizim endişemizdir. Libya, bizim için dost olmanın ötesinde kardeş bir ülkedir. Kardeş bir ülkede halkların bu şekilde kendi içinde kardeşin kardeşi öldürmesi, kan dökmesi bizim en büyük ızdırabımızdır. Buna Batılı farklı bakabilir, ama biz çok daha farklı bakıyoruz. Onun için de halkların demokratik ve özgürlükler noktasındaki taleplerini göz ardı etme yanlışına düşülmemesi gerekir. Libya yönetiminin böyle bir yanlışın içerisinde olmaması gerekir, bunu başından itibaren hep söyledik, söylüyoruz. Çünkü biz Libya'da akan kanı kendi vücudumuzun bir parçasından akan kan olarak görürüz. İnsanların hayatını kaybetmesinden, yaralanmasından büyük üzüntü duyarız. Şunu açıkça ifade etmek durumundayım: Libya'da bulunan Türklerin hayatları ve hakları, kardeş Libya halkına emanettir. Yönetimin veya göstericilerin bu hassasiyetimizi çok iyi anlamalarını, azami özen göstermelerini bekliyoruz.
Bakın değerli arkadaşlarım, biz Tunus ve Mısır'daki olaylar sırasında bir rol yapmak, şov yapmak, buradan bir rant elde etmek için değil, tamamen insani kaygılarla, tamamen ilkelerimizle hareket ettik. Tunus'ta, Mısır'da bir yandan oradaki kardeşlerimizin güvenliği için kaygılanırken, o ülkelerin iç barışı, huzuru için kaygılanırken, bir yandan da taleplere kulak verilmesini tavsiye ettik. Ne kimsenin iç işlerine karıştık, ne de bazı ülkelerin yaptığı gibi susmayı, tepkisiz kalmayı, günü kurtaran açıklamalar yapmayı tercih ettik. Bugün Libya için, Bahreyn için, Yemen, Fas, Ürdün, Cezayir, İran ve Irak için de aynı şeyi söylüyor, buradaki olaylara da aynı nazarla bakıyoruz. Bu ülkelerin hiçbirindeki olaylar diğerlerine benzemiyor. Bu ülkelerin olayları tıpa tıp birbirinin aynı gibi görüp tamamen burada yanlış içerisinde dönerek tahrik edici açıklamalar yapan ülkeler, bilesiniz ki ön yargılarıyla, ön kabulleriyle buna yaklaşıyorlar. Biz ülkelerin iç hesaplarıyla, siyasi mücadeleleriyle, etnik veya mezhepsel çekişmeleriyle ilgili değiliz. Biz insanla ilgiliyiz, canla, hayatla, haklarla ilgiliyiz.
Zira bir ülkeye bakıyorsunuz adeta kabile savaşlarından kaynaklanan bir yapı orada mevcut, bir anlayış mevcut. Bir diğerine bakıyorsunuz, içerideki çıkar çatışmaları. Bir diğerine bakıyorsunuz özgürlüklerle ilgili, bir diğerine bakıyorsunuz haklarla ilgili, bir diğerine bakıyorsunuz dünyadaki demokratik gelişmelerle ilgili; böyle farklı farklı bir yapının olduğunu görüyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun hayatların son bulmasına, hakların esirgenmesine, özgürlüklerin ortadan kaldırılmasına karşıyız. Bizim duyarlılığımız, tamamen insani hassasiyetlerdendir. Biz işte o nedenle ilkeli bir duruş sergiliyor, ülkelere, halklara ve halkların dinine, mezhebine bakmadan evrensel değerleri savunuyoruz. Bütün bu coğrafyadaki halkları biz kendimize kardeş olarak görüyor, kardeşlik hukukunun gereğini yerine getiriyoruz. Bir tek kişinin dahi artık burnu kanamasın. Devletler; milletlerine, kendi halklarına düşman nazarıyla, tehdit nazarıyla bakmasın. Ertelenemez değişim talepleri sağlıklı şekilde gerçekleşsin istiyoruz. Halkının taleplerine, arzularına kulak tıkayan, halkının inançlarına, beklentilerine duyarsız kalan, kendi halkını düşman, kendi halkını tehdit gibi gören hiçbir yönetimin uzun süreli ayakta kalması mümkün değildir. Hele halkına bu noktada şiddet uygulayan, gayri insani yöntemlerle talepleri bastırmak isteyen hiçbir yönetim istikametini koruyamaz, istikrarı sağlayamaz. Biz bölgede hem istikrar, barış, huzur, güvenlik istiyoruz, hem de insani hakların, özgürlüklerin, demokratik taleplerin karşılanması gerektiğini savunuyoruz. Çünkü istikrar, bastırmakla, susturmakla, sindirmekle değil, adaletle, hoşgörüyle, refahla sağlanabilir. Biz 8 yıldır bunu söylüyoruz. Bundan sonra da hakkı, hukuku, evrensel değerleri, demokrasiyi savunmaya devam edeceğiz.
Tekrar ediyorum değerli arkadaşlarım; önceliğimiz, vatandaşlarımızın da bu coğrafyadaki halkların güvenliğini bu şekilde anlaması, bu şekilde bilmesidir. Bu güvenliği tesis etmek için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Yine tekrar ediyorum, bu olaylar, gelişmeler üzerinden siyasi rant elde etme çabası, Hükümeti yıpratma çabası vatandaşlarımızın güvenliğini tehlikeye atacağı kadar, bir fırsatçılığı, bir yangından mal kaçırma gayretinin tezahürüdür. Ama biz yangından mal kaçırma gayreti içerisinde olmayacağız, biz oradan can kaçırma gayreti içindeyiz. İnsanımızın güvenliğini ve kardeş halkların esenliğini ilgilendiren böyle hassas bir konuda ortak bir ulusal duruş ortaya koymalıyız. Ve ülkemizin, milletimizin menfaatlerini tek ses olarak savunmalıyız. Düşünün, burada bile tek ses olamıyoruz ya, bu nasıl bir yaklaşım tarzı, bu nasıl bir anlayıştır. Hemen bunu bile acaba nasıl fırsata dönüştürebilirim. Bakıyorsunuz bütün muhalefetin mantığı bu. CHP'ye bakıyorsun bu, MHP'ye bakıyorsun bu, diğerlerine bakıyorsun bu. Yani muhalefeti böyle bir fikri yapı içindeyken yandaş ve candaş medyasına bakıyorsun o da aynı. Sorumlu davranmak diye bir şey söz konusu değil. Büyük bir ülkenin muhalefeti, büyük bir ülkenin medyası ve aydınları gibi kendilerini davranmaya davet ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, artık bu konuyu şöyle bir kenara koyuyorum. Çünkü bundan sonra da bu alanda konuşacağımız çok şeyler olacak. Süreci yakın ve sıcak olarak tüm arkadaşlarımla, birimlerimizle takip ediyoruz ve bununla ilgili girişimlerimiz aynı şekilde devam ediyor. Temennimiz odur ki, biran önce, Tunus'ta da nitekim Dışişleri Bakanımızı Tunus'a gönderdir, Tunus'a gittiler. İktidarıyla, muhalefetiyle her kesimiyle görüşmeler yaptılar. Aynı şekilde Mısır'daki gelişmelerle birlikte oralarla da irtibatlarımızı devam ettireceğiz. Bütün mesele, bölgede biran önce inşallah beklenen, halkların arzu ettiği yapının teessüs etmesidir.
Değerli konuklar, değerli milletvekili arkadaşlarım; bildiğiniz gibi 10 yıl önce, 21 Şubat 2001'de bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonrasında patlak veren ekonomik kriz Türkiye'nin yaşadığı en büyük ve en derin kriz olarak tarih sayfalarımızda yer aldı. Ve düşünebiliyor musunuz, bir Cumhurbaşkanı Anayasa kitabını, kitapçığını demiyorum bak, kitabını aldı o günün iktidarının suratına fırlattı. Başbakan demiyorum, çünkü koalisyon hükümeti vardı. Şimdi MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli, Mersin'de halka hitap ediyor.Ve aynen şu ifadeleri kullanıyor: "Alnımız açık, başarı da öpülmek üzere, ensemiz de açık başarısızlığımızda tokat atılması için. Bir defa denenmek istiyoruz, iktidara talibiz". Yine Mersin'de Mut ilçesinde 2001 ekonomik krizinin 10. yıl dönümünden tam 1 gün önce de şunları söylüyor: "Milletimizin bir özelliği vardır, o da şudur: Eğer birisi bir iş başarmışsa onu alnından öper, takdir eder. Ama birisinin bir hatası olmuşsa, onun da ensesine bir tokat atar" Öncelikle Sayın Bahçeli'yi, aziz milletimizin bu engin ferasetini, bu hakemliğini, bu olgunluğunu teslim ettikleri için tebrik ediyorum. Gerçekten de bu millet, kendisine hizmet edeni alnından öpmüş, yüklediği emaneti yere düşürenleri de asla affetmemiş, seçim sandığında MHP Liderinin deyimiyle ensesine tokadı vurmuştur. Ancak MHP Lideri bir defa denenmek istiyoruz derken, 2001 yılında DSP ve ANAP'la iktidar ortağıyken ülkeye ödettiği bedeli, ardından da 3 Kasım 2002 seçimlerinde ensesine yediği tokadı belli ki hatırlamıyor, hatırlamak istemiyor. Ben aziz milletimizin şu hususu iyi hatırlamalarını ve her an hatırlarında tutmalarını özellikle rica ediyorum: Türkiye'de demokrasiye ne zaman müdahale edilmişse, demokratik haklar ne zaman geriye gitmişse, sivil siyaset üzerinde ne zaman baskı kurulmuşsa, o zaman ekonomi çok ağır darbeler almıştır. Siyaset dışı kurumların siyasete müdahalesi kadar, çetelerin, karanlık güç odaklarının hukuk dışı örgütlenmelerin siyaseti dizayn çabaları da aynı şekilde ekonomiyi olumsuz etkilemiş, faturayı da en ağır şekilde millete, çalışana, esnafa, çiftçiye, yoksula, işçiye, iş adamına, sanayiciye yüklemiştir. 1960 müdahalesi ve sonrasındaki ekonomik duruma bakın, bu tabloyu görürsünüz. 1971'den sonra yaşananlara bakın, bu tabloyu görürsünüz. 1980 müdahalesi ve sonrası ekonomik duruma bakın, bu tabloyu görürsünüz. İşte 1997 yılında sivil siyasete yönelik müdahale, tarihimizin en büyük ekonomik krizi olarak baş göstermiş, 21 Şubat 2001'de de adeta patlayarak arkasında çok büyük enkaz bırakmıştır.
Bizim AK PARTi olarak 8 yıl boyunca altını kalın çizgilerle çizerek ifade ettiğimiz bir gerçek var değerli arkadaşlarım: Biz o bırakılan pisliği şu anda temizledik, temizliyoruz. Ama dönemin iktidar ortakları şimdi bundan rahatsız oluyor, niye rahatsız oluyorsunuz ya? Evet, siz bu ülkeye böyle bir pislik bıraktınız. Bizi bozguna uğrattınız. Finans sektöründe bizi yıkımla karşı karşıya bıraktınız. Bankaları fona devrettiniz. 21 banka fona devredildi. Bunun bedelini kim ödedi? Benim halkım ödedi. Biraz sonra geleceğim. Gecelik faizlerdeki patlamalar akıl almaz seviyelere çıktı. Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak şeylerle bizi karşı karşıya bıraktınız. Demokratikleşme diye bir şey kalmadı bu ülkede. Özgürlükler diye bir şey kalmadı bu ülkede. İçeride, dışarıda istikrar adına hiç bir şey kalmadı, güven adına bir şey kalmadı. Güçlü bir ekonominin, sağlıklı bir ekonominin en önemli şartı olan güven ve istikrar kayboldu, gitti bu ülkeden. Demokrasiden taviz vererek güçlü bir ekonomi olamazsınız. Dış politikada pasif kalarak büyüyemezsiniz. Dış politika anlayışınızı, iç politikadaki anlayışınızı tamamıyla dışarıdan birileri şekillendiriyorsa, ben güçlü bir ülkeyim diyemezsiniz. Nitekim bize o dönemde bunu yaşattılar. Biz özellikle 1999-2002 arasında bunu çok açık net yaşadık. İçeride istikrarı güven ortamını, birlik ve beraberliği, kardeşliği, dayanışmayı sağlayamadan kalkınamazsınız. Şimdi 8 yıl boyunca ekonomide sağladığımız tarihi başarıların altında işte bu gerçek yatıyor. Biz güveni sağladık, istikrarı sağladık ve Türkiye'nin demokrasiyle, aktif dış politikasıyla büyüyeceğine ve bunu at başı götüreceğimize karar verdik ve bunu gerçekleştirdik. Ve ekonominin bunlarla doğrudan ilgili olduğuna inandığımız içindir ki, tüm bu alanları 8 yıl boyunca at başı götürdük. 8 yıl boyunca Türkiye'nin ekonomide elde ettiği başarıları bir tesadüf olarak görenler bunu iddia edenler çıktı hatırlayın öyle demediler mi? Bu bir tesadüf dediler. Bu tutmaz dediler. Ama ardı ardına bunlar gelmeye başlayınca bu sefer Başbakan haklıymış demeye başladılar, iktidar haklıymış demeye başladılar. 8 yıl boyunca ekonomideki iyileşmeyi geçici görenler, her an kriz çıkacağını iddia edenler, hatta kriz için tarih verecek kadar ileriye gidenler çıktı. 8 yıl boyunca ekonomideki rekor seviyede başarıları uluslararası konjonktüre bağlayanlar oldu. Bunların tamamının yanlış olduğunu, yanlış olacağını, teğet geçeceğini söylediğimizde de dalga geçenler oldu. Ne oldu, sonunda ne oldu? Sonunda dünya, bütün kredi kuruluşları, hepsi Türkiye'nin başarısını konuşmaya başladı. 8 yıl boyunca Türkiye ekonomide elde ettiği istikrarlı büyüme ve ilerlemeyle, küresel finans krizi karşısındaki sapasağlam duruşuyla tüm bu iddiaları boşa çıkarmış, demokraside büyüdüğünü, aktif dış politikayla, istikrar ve güvenle kalkındığını hem kendi milletine, hem de dünyaya ispat etmiştir.
Bakınız değerli kardeşlerim, bir Anayasa kitapçığının fırlatılmasıyla 675 bin lira olan dolar kuru, burası çok önemli, birkaç gün içinde 1 milyon 470 bin liraya ulaştı. 2001 krizi öncesinde yüzde 39 seviyesinde olan enflasyon, kriz sonrasında yüzde 68.5'a yükseldi. Bu anlattıklarım uzun değil, son 10 yılı anlatıyorum. 10 yılın değerlendirmesini, şu çatı altında sizlerin şahsında, televizyonların ekranları başında bizi izleyen vatandaşlarımızla birlikte yapmak istiyorum. Devlet iç borçlanma senedinin faiz oranı yüzde 36,2'den yüzde 100'e çıktı. Gecelik faiz oranları yüzde 7500'e kadar fırladı. Bunlardan kimlerin neler kazandığını herhalde benim halkım biliyor. İşte o kaymak takım. Ana muhalefetin şu anda paslaştığı tipler, onlar kazandı. Merkez Bankasının döviz rezervi 26 milyar dolardan 16 milyar dolara düştü. Devalüasyonun hemen öncesinde Merkez Bankasından 5.4 milyar dolar düşük kurdan çekim yapıldı. Ülkenin Milli Bankası, milletin hazinesi adeta birilerine, işte o malum çevrelere peşkeş çekildi. Kim vardı iktidarda? AK PARTi o zaman yoktu bile. Kim vardı? MHP vardı. Kim vardı? DSP vardı. Kim vardı? ANAP vardı. Bu millet bunlara tokat atmayacak da kime tokat atacak? Benim milletim de gereğini yaptı. 21 banka fona devredildi, fona devredilen bankaların millete maliyeti o zaman 46 milyardı değerli kardeşlerim. Dikkatinizi çekiyorum, 2000- 2001 krizi nedeniyle Ziraat Bankasının, Halk Bankasının, Emlak Bankasının, TMSF ve Merkez Bankasının zararlarını karşılamak amacıyla yüksek faizlerle senet ihracı yaptılar. Bu ihraçlardan kaynaklanan ana para ve faizleri kim ödedi? Biz ödedik, biz. Ey Sayın Bahçeli, sen yaptın biz ödedik. En son ödemeyi de ne zaman yaptık? 2010 yılında yaptık. Bunları gör be, bunları nasıl görmezden gelirsin. Ondan sonra sıkılmadan çıkıyorsunuz, burunlarından lime lime getireceğiz. Sizin burnunuzdan kim lime lime getirecek diye merak ediyordum, Allah'tan millet getirdi. Çünkü, enseye tokattan öte demokratik tokadı demokrasi terbiyesi almış olanlar çok daha önemserler. Ve işte benim milletim bu dersi en güzel şekliyle verdi, ama hala bunlar akıllanmadılar. Bazen bakıyorsunuz, külhanbeyi edebiyatıyla konuşuyorlar. Ama biz o edebiyatı kullanmayız. O edebiyatın içinde büyüdük aslında. Ama yok, konuşmayız. Çünkü bizim aldığımız terbiye buna müsaade etmez. Enflasyon hesabıyla bugüne taşıdığınızda o rakamları değerli kardeşlerim, fona devredilen bankaları söylüyorum; sadece bu senetlerin ihracının bakın senetlerin ihracını söylüyorum, Türkiye'ye maliyeti ne biliyor musunuz; 382 milyar lira. Şu rakamı görüyor musunuz? Yani eski rakamla 382 katrilyon lira. Şimdi onlar olmamış olsaydı, onlar yaşanmamış olsaydı, Türkiye'nin ekonomi noktasında ne durumda olduğunu tasavvur edin. Ayrıntısına girmiyorum. Sizler de, bizler de, aziz milletimiz de o günleri daha dün gibi hatırlıyor. Ama hatırlamayanların da hatırlaması için veyahut da o günü yaşamayanların bilmesi için bunları söylüyorum, söylemeye de mecburuz. Çünkü gelece farklı yürümemiz lazım. İşsizliğin nasıl yükseldiğini, esnafın nasıl sokaklara döküldüğünü, kepenklerin nasıl kapandığını, ki biz iktidara geldiğimizde bile 400 bine aşkın kepenk kapanmıştı. Çarkların nasıl durduğunu, fabrika bacalarının nasıl söndüğünü herkes çok iyi hatırlıyor. 2008 yıl sonunda biz AK PARTi iktidarı olarak son 100 yılın en büyük küresel finans krizini gördük ve yaşadık. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, Japonya gibi büyük ekonomiler çok büyük sıkıntılar yaşarken, ağır bedeller öderken Türkiye bu küresel krizi hamdolsun başarıyla atlattı. Krizi en az etkiyle aşan ülkeler arasında yer aldık. Ne dolar kuru fırladı, ne faizler yükseldi, ne de tek bir banka fona devredildi; gücümüz burada işte, bunu görün, hakkı teslim edin. Ama işte bir Ana Muhalefet Genel Başkanı ki çıkar da aile sigortası olayında konuşurken işte biz geldiğimizde her aileye 600 lira vereceğiz, 1200 lira vereceğiz gibi kuru sıkı atarsa bu ülke ayağa kalkar mı? Öyle bir hale gelirsin ki, alın teri sahibinin ücretini dahi ödeyemezsin. Ya sen SSK'da Genel Müdürlük yaptın. Senden önceki Genel Müdür artı değer devrederken, senin Genel Müdürlüğün döneminin tamamı hep açık verdi ya, hep zararla kapattın ya. Bir Genel Müdürlüğü idare edemeyen, nasıl olacak da bu Türkiye'yi idare edecek, soruyorum sizlere, nasıl olacak? Ondan sonra çıkıyor şuraya şunu dağıtıyor, buraya bunu dağıtıyor, oraya onu dağıtıyor. Dürüst ol dürüst. Ama biz hep şunu söyledik: Ne aldanan olacağız dedik, ne aldatan olacağız. Çünkü aldatmak suretiyle gelen oyu biz şanımıza, şerefimize yakıştırmayız. Biz doğruyu anlatacağız, dürüst olacağız. Öyle ki 2002 yılı sonunda 28 milyar dolar olarak devraldığımız, kimden aldık bunu? Milliyetçiyim MHP'nin içinde bulunduğu koalisyon Hükümetinden. 28 milyar dolar Merkez Bankamızın döviz rezervi. Değerli arkadaşlarım, şimdi altın hariç nereye çıktı biliyor musunuz? 82 milyar dolara çıktı. Buna biz eğer altını da ilave edecek olursak söyleyeyim size, 89'u filan bulur, 90'ı bulur. Şu anda rezervimiz burada. Bu neyin ifadesidir biliyor musunuz? Bu bir ekonomik gücün ifadesidir, buraya ulaştık. MHP-DSP-ANAP Hükümeti gitti IMF'den 30 milyar dolar borç aldı. 23,5 milyar dolarla da bize devretti.
Sevgili kardeşlerim, onlar borçlandı biz kalktık bunu 5,5 milyar dolara düşürdük. 5,5 mu, yanlış mı söyledim, 5,5 doğru. 5,5 milyar dolara düşürdük. Ya siz borçlandınız biz ödedik. Ya ondan sonra kalkıyorsunuz sıkılmadan, utanmadan diyorsun ki fitil fitil getireceğim, neyi fitil fitil getireceksin? Senin borçlarını ödeyenleri mi? Yani o dönem yolsuzluklarla namı maruftu. Ama bu dönem için eğer bunlar aynen devam etse ne biz bu borçları ödeyebilirdik, ne biz Merkez Bankasının döviz rezervini buralara çıkartabilirdik, ne biz Cumhuriyet tarihinde 6100 kilometre duble yol yapılmışken, şu 7 yıla kalkıp da 13600 kilometre duble yolu sığdıramazdık. Kalkıp 160 bin derslik yapamazdık, ülkemizin dört bir yanını hava alanlarıyla donatamazdın. Benim vatandaşım artık 1'e 3 arttı arkadaşlar. Daha çok uçağa binen halkımın sayısı 1'e 3 artmış vaziyette. Bu noktaya geldiysek halkımın refah düzeyinin nereye yükseldiğinin ifadesi bu, buralara geldik. Böyle bakıyorsun, geçen gün de bir dostumla konuşuyorum, aynen şunu söyledi: Ben diyor Sincan'dan Bakanlıklara eskiden diyor çıktığım zaman 15 dakika gelirdim diyor. Ama şimdi diyor 45 dakikada geliyorum diyor. Hayırdır niçin dedim filan, dedi ki Başbakanım dedi artık dedi araç sayısı dedi ciddi sayıda yükseldi, önüne gelen dedi artık araç almış dedi. Evet, aynen böyle. Satılan araca bakıyorsun, durum çok farklı. Artık her ailede hamdolsun bu sayı artıyor. Ama yine de ben tavsiye ederim toplu taşım araçlarını vatandaşlarım tercih etsin, hafta sonlarında tatillerini kendi özel araçlarıyla yapsınlar. Bu hem keseye kazandırır, kasaya kazandırır, hem de ülke ekonomisine kazandırırken hafta sonlarına çok daha fazla para ayırmış olurlar. Biz ise küresel krizde IMF'ten tek kuruş bile almadık. Bize devredilen o borcu az önce ifade ettiğim gibi 5.5 milyar dolara çektik. Ekonomi kısa bir daralma döneminin ardından rekor seviyede büyümeye başladı. Enflasyon, faizler, tarihinin en düşük seviyelerini gördü. Tüm dünyada işsizlik arttı. Küresel kriz sürecinde bizde de arttı. Ancak aylık 2-2,5 puanlık büyük düşüşlerle işsizliği en son yüzde 11'e çektik. Yani göreve geldiğimiz 2002 Kasım'ın da değerli arkadaşlarım, 10.7 olan işsizliğe şu anda yaklaşıyoruz. Kaldı ki bakın bu son açıklanan rakam mevsimsel işsizliği kapsamıyor. Şimdi ona geliyoruz, şimdi 3 ay, 4 ay sonra bu rakamın çok daha süratle azaldığını göreceksiniz bu oranın. Niye? Çünkü artık biliyorsunuz mevsimlik işçi alımları başlayacak, bu da başladığı anda işsizlik çok daha farklı bir şekilde inşallah azalmaya başlayacak. Küresel kriz öncesi seviyelere çok yaklaştık.
Şimdi Sayın Bahçeli çıkıyor, bizi bir kez daha deneyin diyor. Sayın Bahçeli, bu millet size 1999'da bir şans tanıdı, bir imkan verdi, sizi denedi. Ama siz bu millete hiç düşünemediği, unutamayacağı çok ağır bir fatura ödettiniz. Tarihin en büyük bedelini bu millete yüklediniz. Üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına rağmen de hala bugün bile Türkiye tarihinin o en büyük ekonomik krizinin hesabının vermediniz. Milletin karşısına çıkıp bunun muhasebesini yapmadınız. Doğrudur, hafızayı beşer nisyan ile maluldür. Ancak bu millet 10 yıl önce 21 Şubat'ta başlayan o büyük krizi, o acı manzarayı, o ağır faturayı unutmamıştır, unutması da mümkün değildir, en azından ben unutmadım, arkadaşlarım unutmadı, bu salon unutmadı. AK PARTi olarak bunu milletimize unutturmayacağız, onun için de gazetelere o tam sayfa ilanları veriyoruz ki 10 yıl önce neydik, şimdi neyiz. Ve bir farkın iktidarını halkımız görsün istiyoruz. Çünkü yıllar yılı, on yıllarca bu ülkede hep unuttura unuttura bazıları geldi, ne yazık ki iktidarların ensesine değil milletin ensesinde boza pişirdiler. Ama biz buna müsaade etmedik, etmeyeceğiz.
Bakın değerli arkadaşlarım, AK PARTi iktidarı 8 yıl boyunca sadece o büyük krizin etkilerini silmek için mücadele etmemiş, aynı zamanda bir daha bu ülkede böyle krizler yaşanmasın diye de cesur bir mücadele vermiştir. Bugün Türkiye son 100 yılın en büyük küresel ekonomik krizi karşısında dimdik sapasağlam ayakta duruyorsa kendi imkanlarıyla, kendi kaynaklarıyla krizi aşıyorsa bu 8 yıl boyunca yaptığımız cesur reformların bir neticesidir.
Şu noktanın altını özellikle çiziyorum: Bugün biz çetelerle, hukuk dışı örgütlenmelerle mücadele ediyorsak, bu ülkede demokrasiye bir daha müdahale edilmesin diye çaba sarf ediyorsak, işte bu aynı zamanda bu ülkede bir daha ekonomik krizlerin yaşanmaması içindir. Biz milli birlik ve kardeşlik projesi derken, içeride huzuru, içeride güveni, istikrarı pekiştirerek bu ülkede ekonomik krizlerin bir daha yaşanmamasını istediğimiz için bu adımları atıyoruz. Dikkatinizi çekiyorum, biz milli birlik ve kardeşlik projesi derken ne yazık ki muhalefete bakıyorsun, o bu dilden anlamıyor ve onlar hala terör örgütlerine zemin hazırlayacak adımları atıyorlar, onların şakşakçılığını yapıyorlar. Ne demek ya, bak burada milli birlik kavramı geçiyor, burada kardeşlik kavramı geçiyor. Ben buna nasıl katkı da bulunabilirim, ben bu sürecin içerisinde nasıl sizinle birlikte yürürüm demiyor. Ya gel beraber olalım, beraber el ele verelim omuz omuza verelim. Teröre karşı bu ülkede milli birliğimizi, beraberliğimizi sağlayalım demiyor bu muhalefet, demiyor. Bizim bu işin başını çekmek gibi bir derdimiz yok. Bizim derdimiz bağcıyla değil, gel üzümü beraber yiyelim diyoruz ya, gel. Bunu CHP'ye de söylüyoruz, MHP'ye de söylüyoruz, BDP'ye de söylüyoruz, gel diyoruz ya. Onun için CHP'ye gönül veren kardeşlerime söylüyorum, MHP'ye gönül veren kardeşlerime söylüyorum, BDP'ye gönül veren kardeşlerime söylüyorum, Parlamento dışındaki partilerin mensubu olan kardeşlerime söylüyorum; bizim bütün bu adımlarımız bu ülkenin milli bekası içindir. Gelin bunu beraber yapalım, beraber bu adımı atalım, bir olalım diyoruz, beraber olalım diyoruz, iri olalım, diyoruz, diri olalım diyoruz yaptığımız bu.
Değerli arkadaşlarım, bu ülkede dikkat ediniz CHP ne zaman iktidar ortağı olmuşsa, ne zaman iktidarın bir ucundan tutmuşsa, ülkede ekonomik kriz yaşanmış, ülkenin ekonomik dengeleri altüst olmuş, hemen kuyruklar, kara borsa, yolsuzluk, yoksulluk ülkenin üzerine karabasan gibi çökmüştür. Bu ülke aynı şekilde MHP'nin iktidar olduğu dönemi de görmüş, ülke tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşamıştır.
Demokratikleşme diye bir gayreti olmayanların bu ülkeye yaşatacakları manzara aynı manzara olacaktır. Mafya'dan, çetelerden rahatsızlık duymayanların, bizim çetelerle mücadelemiz önünde set oluşturanların Türkiye ekonomisine yaşatacakları tablo inanın aynı o geçmişteki tablo olacaktır. Diyor ya, nerede Ergenekon gösterin üye olacağım diyor. Yahu illegal örgütün, illegal örgütlenmenin adresi olduğunu kim öğretti bu Sayın Kılıçdaroğlu'na, böyle bir şey var mı? Yani düşünebiliyor musunuz. Ama ben yine de bir adres verdim kendisine, biliyorsunuz. Danıştay 2. Dairesine git orada görürsün dedim. Daha da geçtim, daha da iyi bildiği bir adres söyledim; Dersim'e git, Dersim'deki kardeşlerim sana bunun adresini söyler dedim.
Değerli kardeşlerim, yargının sorunlarıyla, yargının işleyişiyle, yargıdaki siyasallaşma ile ilgilenmeyenler, bunu kendine dert edinmeyenler, yargıdaki reformları desteklemeyenler, ekonomide geçmişi aratmayacaklar, eğer ellerine fırsat geçte 60'larda, 70'lerde, 90'larda, işte 21 Şubat 2001'de yaşattıkları manzarayı Türkiye'ye yine yaşatacaklardır. CHP de, MHP de bizim ekonomi politikalarımızı eleştirmeden önce lütfen çıksınlar kendileri bu ülkeye ekonomik olarak ne verdiler, bu ülkenin neresinde taş üstüne taş koydular, buyursunlar bunu izah etsinler. Ben biliyorsunuz Cuma günü Genişletilmiş İl Başkanları Toplantımda da söyledim, daha önce de söyledim; Sayın Kılıçdaroğlu, İstanbul'a Büyükşehir Belediye Başkan adayı olduğu zaman da biliyorsunuz bol miktarda bir şeyler dağıtacağını söyledi ve bol keseden attı. Şu kadar vereceğim, bu kadar vereceğim, şunu yapacağım, bunu yapacağım. Diyorum ki ne kadar güzel, o zaman adaydın. Şimdi Genel Başkan oldun. Peki, bak 3 tane büyükşehir belediye başkanlığı sizde; Antalya sizde, Mersin sizde, İzmir sizde. Hadi gel Antalya'da, Mersin'de, İzmir'de bu dediklerini uygulamaya koy. Gel, Genel Başkansın, o belediyelerde bunu yapın. Güzel bir şey değil mi bu? Güzel bir şey. Bu güzel şeyi oralarda uygula, dürüstlüğünü, samimiyetini görelim. Ve benim oralarda yaşayan vatandaşım da bu güzellikleri görsün ya, yap. Yapamaz, çünkü İstanbul'a aday olduğu zaman bekardı. Bekara karı boşamak kolaydır, yapar. Ama şimdi evlendi, siyasi evlilik öyle kolay değil. Geldin yaptın bu siyasi evliliği, hadi bakalım şimdi yap işte, 3 tane büyükşehir. Bak illeri konuşmuyorum, büyükşehirleri konuşuyorum. Hadi gel, yap bunları. CHP de, MHP de, bizi eleştirmeden önce, iğneyi bize batırmadan önce kendi özeleştirilerini yapsınlar. Çuvaldızı kendilerine batırsınlar, geçmişte millete yaşattıklarının hesabını versinler. Eğer vicdanları el veriyorsa buyursunlar ondan sonra da bizi eleştirsinler.
Değerli kardeşlerim, tabii CHP zihniyetinin değişmesi gerçekten kolay değil. İşte bakınız normal şartlarda çok çok ciddiyetsiz bazı cevaplar zaman zaman Ana Muhalefetin Lideri veriyor. Tabii, verdiği bu cevapları biz kaale almıyoruz. Çünkü biliyoruz ki siyasi acemiliği var, ama bunları zaman içinde aşacak. Temenni ederiz ki inşallah 12 Haziran'dan önce bunu aşar. Çünkü birçok şeyleri de kılavuzları kendisine yanlış veriyor. Benim 2012'de siyaseti bırakacağımı söylemişler kendisine. Halbuki ben 2012'de siyaseti bırakacağımı söylemedim. Siyasetin içinde doğanlar siyaseti bırakmazlar, siyasete devam ederler. Ama siyasette nerede olman önemli. İlla milletvekili olmak, illa bakan olmak, başbakan olmak, genel başkan olmak; böyle bir şey yok. Lokomotif olacağın gibi vagon da olursun. Bütün mesele orada gelirsin katkını ortaya koyarsın. Ben şunu söyledim: Bizim tüzüğümüzün içinde 3 kez arka arkaya milletvekili olan 4. kez ara vermek durumundadır. Onun için de 2011 benim milletvekili adaylığımda son adaylığımdır dedim. Bugün de aynı şeyi söylüyorum. Son adaylığımdan sonra da ha ben aynı şekilde Partimde hizmete, bana nerede ne görev vereceklerse aynı şekilde devam ederim, aynı şekilde devam ederim. Çünkü önemli olan ülkeme hizmettir. Kalkıp bana Partimin içerisinde sen şurada şu görevi yap derler, orada da yaparım. Git Anadolu'da konferanslar ver derler, giderim Anadolu'yu il il dolaşırım, biz bunun içinden geldik, bu tezgahın içinden geldik. Biz bunlar gibi gelmedik. Bunlar yukarıdan inme paraşütle geldiler. Biliyorsunuz işte bir CD harekatıyla geldi Parti'ye Genel Başkan oldu, olay bu. Ama bizim gelişimiz böyle değil. Biz merdivenleri teker teker çıka çıka geldik. İşin farklı boyutu var. Bu inceliği o bakımdan anlamayabilirler. Aynı şekilde biz buna yine devam edeceğiz, ama böyle devam edeceğiz, onların anladığı gibi değil.
Değerli arkadaşlarım, bunlar on yıllar boyunca var olanı değil, görmek istediklerini gördüler. Kahramanmaraş olaylarına baktılar, orada sadece sinema filmi gördüler. Bunlar Çorum olaylarına baktılar, orada sadece Sünnilik gördüler. Gazi Mahallesi olaylarına baktılar, orada sadece Alevilik gördüler. Taksim'deki kanlı 1 Mayıs olaylarına baktılar, izdiham gördüler. Bunlar Abdi İpekçi cinayetine, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Muammer Aksoy suikastlarına baktılar orada sadece dış mihrak gördüler. Bunlar Danıştay saldırısına baktılar türban gördüler. Başörtüsüne baktılar gerici gördüler. Milletin inançlarına baktılar irtica gördüler. Kürt meselesine baktılar silah gördüler. Doğu, Güneydoğu meselesine baktılar et, balık gördüler, bunlar faili meçhullere baktılar hiçbir şey göremediler. Bunlar halka baktıklarında bidon kafa gördüler, göbeğini kaşıyan adam gördüler, yüzde 60 aptal gördüler. İşte şimdi de Sivas'a baktılar, göre göre Devlet Bakanımız Hayati Yazıcı'yı gördüler. Hata bizde ki ellerine adres tutuşturduk. Oy vereceği sandığı bulamayanlar, bizim verdiğimiz adresleri, Taksim'i, Sivas'ı, Dersim'i nerede bulacaklar. Zaten on yıllardır bunlar görmeleri gerekeni görselerdi Türkiye inanın bugün çok farklı yerlerde olurdu. O deliller karartılmasaydı, o suikastların, faili meçhullerin, provokasyonların üzerine cesaretle gidilseydi, millete farklı adresler, farklı odaklar, mihraklar gösterilmeseydi, Türkiye'nin yakın tarihinde böyle karanlık delikler, böyle kara lekeler olmazdı. Ama bugün Türkiye bunları tartışıyor, Türkiye bugün gerekeni yapıyor, Türkiye geçmişi aydınlatmak, gelecekte böyle kirli tahriklere mahal vermemek için cesaretle çetelerle mücadele ediyor. Bu ülkenin Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı terör örgütüne üye olmak istediğini açık açık beyan etse de, biz terör örgütleriyle, çetelerle, karanlık güç odaklarıyla mücadele etmeye devam edecek, geçmişteki o karanlık provokasyonlara cesaretle karşısına dikilecek ve onlarla yüzleşeceğiz.
Değerli arkadaşlarım, tabii ana muhalefet partisinin de, diğerlerinin de bakıp da göremedikleri ya da görüp de algılayamadıkları başka şeyler de var. 8 yıldır Türkiye'nin nasıl geliştiğini, dönüştüğünü, değiştiğini göremediler. Ekonomideki büyümeyi, 13 bin 600 kilometre bölünmüş yolu, 160 bin dersliği, 80 yeni üniversiteyi, hızlı treni, 480 bin konutu, sağlıkta, tarımda, enerjideki dönüşümü göremediler. Şehirlerin nasıl dönüştüğünü, şehirlerimizden nasıl umut fışkırdığını hissedemediler. Şimdi seçimin hemen öncesinde seçime 110 gün kala sandık ufukta görününce bunlar da yoksulları, emeklileri, gençleri, işsizleri nihayet görmeye başladılar ya da görür gibi yapmaya başladılar. 22 Temmuz akşamı sandık kapandığı andan itibaren görmedikleri, görmezden geldikleri meseleleri nihayet hatırlamaya başladılar. Ama hala göremedikleri bir şey var. Bakınız az önce söyledim, yine söylüyorum; aile sigortası olayının biz farklı bir uygulamasını gerçekçi olarak yapıyoruz. Bakın genel sağlık sigortasıyla bir adım attık. Bu ailenin sırtındaki büyük bir yükü aldı. Özürlülerle ilgili evde bakımlarına yönelik ciddi bir adım attık. Biz işi tam manasıyla faydalı bir şekilde yaparız, olması gereken bir şekilde yaparız. Yani adalet anlayışını da ne yapmayacağız? Ortadan kaldırmayacağız. Bunlara dikkat, biz bunlarla da kalmadık. Ne yaptık? Bütün üniversite öğrencilerine bugüne kadar yapılmayın yaptık. Bizden öncekiler 45 lira verirken, biz şu anda üniversite öğrencisine 240 lira burs veriyoruz ve yanında da 150 lira Kredi Yurtlarda kalıyorsa beslenme yardımı veriyoruz, 390 lira. Bakın bütün bunlar adeta bir sigorta kapsamı içerisinde olabilecek şeyler. Mesele destek değil mi? İşte biz bu desteği çok farklı şekillerde zaten halkımıza veriyoruz. Ama bunlar bir proje adı altında bunu böyle açıklıyor. Ama bu ne getirir, ne götürür bunu düşünmüyor. Ne diyor? Hesabımızı kitabımızı yaptık diyerek bunu açıklıyor, olay bu. Önce kaynak Kemal dedi biliyorsunuz. Ya böyle bir basit yaklaşımlar olabilir mi ya, bunlar çok çirkin ya. Ekonomide tahsil hayatımızda böyle bir şey görmedik ya. Yani ekonominin babası olanlarının hiçbirisi kalkıp da kaynak Smith demedi, kaynak Keynes demedi ya, böyle bir şey yok. Adamlar bilgilerini verdi, neyi nasıl yapacağını ortaya koydu. Büyük proje dedikleri, hesabımızı-kitabımızı yaptık dedikleri bir projeyi bile açıklarken yalan yanlış rakamlarla, yanlış hesaplamalarla, dört işlem hatalarıyla açıklıyorlar. Kullandıkları hemen tüm veriler ve hesap yöntemleri hatalı olduğu kadar, daha da vahimi Türkiye'de zaten var olan, şu an uygulanan projeleri AK PARTi'nin başlattığı ve başarıyla uyguladığı yardımları görmüyor, bizim projelerimizi kendi yeni projeleri gibi açıklama yoluna gidiyorlar. Şimdi yakında tabii seçim beyannamemizi açıkladığımız zaman biliyorsunuz ben dedim ki bakın biz size şimdi 12 yılı kapsayan bir beyanname hazırlıyoruz. Bizimki Cumhuriyetimizin 100. yılında Türkiye'nin geleceği konumu hazırlayan bir beyanname olacak. Hemen çıktı, bunlar dediler ki biz bunu zaten açıkladık. Ne zaman nerede açıkladıysalar, içeriğinde ne var-ne yok, bilmediğimiz şeyler. Şimdi 2023'ü konuşuyorlar. Fakat söylediğimiz aynen çıktı işte. Dedik bak bunlar şimdi bunu da sahiplenirler.
Değerli arkadaşlar, bakınız şunu çok iyi bileceğiz: Lafla peynir gemisi yürümüyor. Biz yaptıklarımızı konuşacağız, yapacaklarımızı da yaptıklarımızı oraya kesinlikle işte biz bunu yaptık, yapacaklarımızın bu teminatıdır diyeceğiz. Bir yandan önemli bir proje açıkladıklarını ifade ediyorlar. Bir yandan da verilerde, hesaplamalarda çok ciddi yanlışlar sergiliyorlar. Seçimin hemen öncesinde alelacele açıklanan bu sözde proje, tekrar söylüyorum; bir umut simsarlığıdır, popülizmdir, halkın duygularını, yoksulluğu aleni şekilde istismardır. Ben CHP Genel Başkanına açık açık çağrıda bulundum, buradan bir kez daha bulunuyorum, az önce de söyledim; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayıyken yoksullara maaş bağlayacağınızı ifade ettiniz. Buyurun, tekrar söylüyorum; 3 büyükşehir belediyesi sizde, CHP Genel Başkanı olarak çık, bu projeyi o illerimizde uygula. Eğer samimiyseniz, eğer sözünüz senetse, buyurun belediyelerinizde bu işi yapın diyorum. Her mikrofon uzatıldığında siz ne sorarsanız sorun, benim adım Kemal, ben söz verirsem tutarım diyorsun. O zaman bu sözünü de tut diyorum. Ne sorarsanız sorun ilgili ilgisiz, ben yürekli adamım diyorsun, tamam kabul ediyoruz. Yüreksiz olman mümkün değil zaten. Siz yürekli adamsınız, siz sözünüzü tutarsınız, öyleyse hodri meydan, buyurun. İstanbul'a adayken verdiğiniz sözleri tutun. Benim ülkem, benim milletim işte ne çektiyse bu popülist zihniyetten çekti. Bak Mersin yerinde, Antalya yerinde, İzmir yerinde, git bunları orada uygula. Ufukta sandık görülünce bol keseden atıp tutanlar, seçim sonrasında bugüne kadar hep mahcup oldular.
Değerli kardeşlerim, doğru, şimdi Eskişehir de onlara katıldı, hadi dördüncüsü de o. Katılmadı mı, öyle mi, vaz mı geçti? Anlaşamadılar. Genel Başkanlık mı istedi?
Değerli kardeşlerim, benim vatandaşım, benim işçi kardeşim SSK hastanelerinin eski dönemlerini iyi bilir. Beyefendinin Genel Müdürlüğü dönemindeki durumunu iyi bilir. O zaman bir SSK'lı olarak o hastanelerin kuyruklarında ben de çok çile çektim. Muayenehanesine gitmek için önce SSK hastanesinde doktor beye gideceksin, doktor bey size hemen kartını uzatacak, muayenehanesine bekleyecek, o dönemleri yaşadık. Ve alırdık oraya giderdik, ondan sonra da malum gerisini sizler de yaşadınız zaten biliyorsunuz. Fakat enteresan olan şey şu tabii: 1991'de 128 bin lira kar eden, yani 128 milyar kar eden SSK, 1992 sonunda 2 milyon 556 bin lira, eski rakam değil bugünkü rakamı söylüyorum. 1998 sonunda ise 447 milyon lira açık verdi. Yani 447 trilyon. CHP Genel Başkanı, SSK Genel Müdürüyken SSK hastanelerinin durumu neydi, bugün ne? Benim vatandaşım, benim işçi kardeşim SSK hastanelerinin o eski halini hatırlayacaktır. Sabah 5'ten itibaren hastane önlerinde nasıl kuyruklarda beklediğimizi, nasıl kuyruklar oluştuğunu hatırlıyorsunuz değil mi? SSK hastanelerinin önünde nasıl çileler çekildiğini, hayatların nasıl karardığını, vatandaş muayene olabilse bile ilacını almakta nasıl zorluk çektiğini bizzat yaşadık. Ben de yaşadım, siz de yaşadınız. Bunların döneminde 37,5 milyon SSK'lı toplam 370 hastaneden hizmet alıyordu, bugün toplam 2 bin 522 hastaneden hizmet alıyor. Sayın Genel Başkan, sen neyi konuşuyorsun ya. Bak ben rakamlarla konuşuyorum ve bütün listeyi önüne koyarız. Yani istediği hastaneye kamu-özel fark etmez, benim artık SSK'lı vatandaşım da, emekli vatandaşım da, BAĞKUR'lusu da istediği yere gidiyor. SSK'lı için sadece SSK hastanelerinde 32 bin yatak vardı. Bir hastanede yataklar bomboşken, SSK hastanelerinde yatış için aylar sonrasına gün veriliyordu. Bugün SSK'lılar diğer sigortalılarla birlikte 150 bin yatak sayısından istifade ediyorlar. 7 yıl boyunca SSK hastanesi çilesini bu vatandaşa çektirenler, bugün çıkıp da bol keseden dağıtmadan önce o günlerin hesabını versinler ya. Adeta koğuşlarda yatar gibi, 6, 8, 10 kişilik koğuşlarda hastalar yatırılıyor, odada tuvalet yok, banyo yok. Koridorda bir tane tuvalet, sağlam girsen hasta çıkarsın, böyle bir yapıda bizim insanımıza işkence yapılıyor. Şimdi hamdolsun 1 kişilik, 2 kişilik, 3 kişilik odalar ve bu odalarda tuvalet var, banyo var, böyle bir döneme geldik. Hadi bakalım ya, dürüst ol, samimi ol, bunları nasıl inkar edeceksin ya. Benim vatandaşım bunları yaşıyor, benim vatandaşım artık SSK'da, eczanede kuyruğa girmiyor, ilacın bir kısmını alıp bir kısmını almadan dönmüyor. İstediği eczaneye gidiyor ilaçlarının tamamını alıyor, şimdi buraya geldik.
Biz bu boş vaatlerin, bu umut simsarlığının takipçisi olacağız değerli arkadaşlarım. Yalan yanlış rakamlarla, çarpıtmalarla, dört işlem hatalarıyla büyük bir ciddiyetsizlik içinde ortaya konan sözüm ona projelerin maskesini düşüreceğiz. Milletin geçmişte olduğu gibi kandırılmasına, popülist vaatlerle zihninin bulandırılmasına müsaade etmeyeceğiz. Şunu herkes bilsin ki; siyasette popülizm dönemi, siyasette bol keseden savurma, Kaf Dağı'nın ardındakini vaat etme dönemi AK PARTi'yle birlikte bir daha açılmamak üzere kapanmıştır.
Seçime 110 gün kala biz yaptıklarımızla, eserlerimizle konuşacak. Şimdiye kadar olduğu gibi yapabileceklerimizin sözünü verecek, sözünü verdiğimizi de Allah'ın izniyle birer birer bugüne kadar nasıl yaptıysak gene yapacağız.
Bir kez daha Allah yolunuzu, yolumuzu açık etsin diyorum. Meclis çalışmalarında her birinize başarılar diliyorum. Tüm misafirlerimizle birlikte Grubumuzu sevgiyle, saygıyla selamlıyor, hepinizi Allah'a emanet ediyorum.
[[Kategori:Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmaları|AKP 2011 02 22]]
ry6wcox2p0bb265agu9pjbcjzveu3ap
Devlet Bahçeli'nin 5 Eylül 1999 tarihli TBMM grup toplantısında yaptığı konuşma
0
17293
174531
141708
2026-09-22T06:30:43Z
Sabri76
3647
174531
wikitext
text/x-wiki
{{eser başlığı
| önceki =
| sonraki =
| başlık =Devlet Bahçeli'nin 5 Eylül 1999 tarihli TBMM grup toplantısında yaptığı konuşma
| bölüm =
| eser sahibi =Devlet Bahçeli
| çevirmen =
| notlar =Kaynak: [http://www.mhp.org.tr/gbk.php?content=2917&cat=20 MHP resmi sitesi]
}}
Saygıdeğer milletvekilleri,
Değerli Arkadaşlarım;
Sayın Basın Mensupları
Konuşmama başlarken hepinizi en iyi dileklerimle selamlıyorum.
Sözlerimin başında artık aramızda olmayan değerli arkadaşımız, Kütahya milletvekili Kadir Görmez’i ve geçtiğimiz gün aramızdan ayrılan Anavatan Partisi Bolu Milletvekili Avni Akyol’u rahmetle anıyorum.
Uzun ve yorucu ama verimli geçen bir yasama faaliyeti sonrasında kısa bir tatil yapan Meclisimiz yeni yasama dönemine başlamış bulunmaktadır. Ülke ve millet olarak artık son aylarına geldiğimiz yüzyılın en zor, en meşakkatli dönemlerinden birini yaşadığımızı söylemek yanlış olmayacaktır.
Uzun yıllardır devam eden siyasi ve ekonomik istikrarsızlık sonucu iyice bozulan idari, ekonomik ve sosyal dengeleri düzeltmek için çırpınırken, milletçe yüreğimizi yaralayan, hepimizi derin acılara boğan deprem afetini yaşadık. Etkili olduğu alanın genişliği ve niteliği bakımından Dünyanın sayılı doğal afetlerinden biri olan bir deprem felaketiyle karşı karşıya kaldık. Hayatını kaybeden binlerce vatandaşımız, yaralanan ve sakat kalan on binlerce insanımız, bir anda bütün dünyası değişen evsiz-barksız yüzbinlerce kardeşimiz bu afetin bize getirdiği ağır bilançonun şüphesiz en büyük bölümünü oluşturmaktadır.
Allah’a şükürler olsun ki, büyük Türk milleti, bu ağır yükü hep beraber omuzlamak, afete maruz kalan kardeşlerini yeniden hayata bağlamak ve ayakta kalmalarına yardımcı olmak için bir an bile tereddüt göstermeksizin harekete geçti. Tarihte eşi-benzeri az görülen bu asil tavır ile birlikte, felaketin boyutlarının büyüklüğüne rağmen, milletimizin bu sıkıntıları bertaraf edeceğine olan inancımız arttı.
Hükümetimiz de, deprem afetinin hemen sonrasında vatandaşlarımızın kayıplarının telafi edileceğini ifade ettiği gibi, şu anda bunu bilfiil uygulamaya koymuş bulunmaktadır. İnsanlarımızın yeniden hayata sarılmaları, yaşantılarını normalleştirebilmeleri için bütün çabalar gösterilmekte, bütün imkanlar seferber edilmektedir. Bilindiği üzere, Düzce’de ilk etapta yapılan prefabrik konutlar hemen hak sahiplerine dağıtılmış, insanlarımızda bir moral, geleceklerine ilişkin umut belirmiştir. Depremzede vatandaşlarımızın geçici iskan problemlerinin giderilmesi için gerekli prefabrik konut, çadır ve kira yardımı talepleri geniş bir kanaat yoklamasıyla tespit edilmiş, bu tespitler doğrultusunda süratle çalışmalara başlanılmıştır.
Geçen Cumartesi günü toplanan Merkez Yürütme Kurulumuzun açılış konuşmasında da ifade ettiğim gibi, İstanbul dahil, ülke nüfusunun %23’ünü oluşturan bir bölgede etkili olan depremin ekonomi üzerindeki yansımalarının olumsuz olacağı, geleceğe yönelik ekonomik planlamaları zorlayacağı açıktır. Malum olduğu üzere bölge ekonomisinin gayri safi milli hasıla içerisindeki payı %34.7, sanayi katma değeri içerisindeki payı %46.7’dir.
Bunlara rağmen, Hükümetimiz, Türk milletinin azim ve desteği ile ekonomiyi daha iyi bir yörüngeye doğru çekme kararlılığındadır. Şu anda, özellikle kamu yatırım ve harcamalarında deprem yaralarının sarılmasına öncelik verilmiş bulunmaktadır.
Bunun için de yıllık yatırım programı yeniden hazırlanmakta, kaynakların verimli bir şekilde kullanımı hedeflenmektedir.
Deprem sonrası afet yörelerine ilişkin kamu yönetimi tarafından sunulan bütün hizmetlerde tam bir şeffaflığı, kamuoyu denetimini öngörmekteyiz. Bu nedenle de ilk andan itibaren bütün yardım kampanyalarının ilgili kanun ve yönetmelikler çerçevesinde düzenlenmesini, vatandaşların yaptıkları yardımların akıbetini görebilmesinin tedbirlerini almış bulunuyoruz. Afet yörelerine ilişkin her türlü harcamalar kamuoyunun bilgisine ve denetimine açık olacaktır. Bu husustaki kararlılığımız sanırım bütün Türkiye tarafından da bilinmektedir.
Depremden çıkaracağımız çok önemli dersler bulunduğu sık sık ifade edilmektedir. Önemli olan bu duyarlılığın hem milletimiz hem de devletimiz tarafından korunmasıdır. Öncelikle, yanlış şehirleşmenin, sağlıksız konut yapımının mutlaka önlenmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Ülkemizin hemen her yöresinin depreme şu veya bu şekilde maruz kalabileceği ihtimali gözden uzak tutulmamalıdır.
Hükümetimiz bu açıdan imar ve inşaat mevzuatını süratle elden geçirerek yeni düzenlemeler yapmaktadır. Önümüzdeki günlerde bunlar meclisin gündemine gelecektir.
Yerel yönetimlerimiz de bu konularda çok duyarlı davranmalı, vatandaşlarımızda konut alırken kaliteyi önemseyen bir tüketici bilinci gelişmelidir. Diğer bir ders ise artık ülkemizde kent bilgi sistemine önem verilmesi gerekliliğidir. Şayet, yerel yöneticilerimiz kent bilgi sistemlerini sıhhatli bir şekilde kurmuş olsalardı, inanıyorum ki, hasar tespiti, kriz organizasyonu çok daha hızlı ve sağlıklı işleyecek; afete maruz vatandaşlarımıza yardımlar daha iyi bir şekilde ulaşacaktı. Burada, yerel yönetimlerimizin, özellikle MHP’li Belediye Başkanlarımızın illerinde, ilçelerinde, beldelerinde vakit kaybetmeksizin sağlıklı bir kent bilgi sistemi oluşturmalarını istiyorum.
Yine, idari ve sosyal yardımlaşma-dayanışma sistemimizi gözden geçirmemizin zaruri olduğunu görmekteyiz. Kara gün dostu olarak bildiğimiz ve milletimizin öz kaynaklarıyla, dinamizmiyle 122 yıldır var olan Kızılay’ın hizmetlerinde ortaya çıkan kalitesizlik ve yetersizlikler vatandaşlarımızda haklı bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Ne var ki, burada iki şeyi birbirinden ayırmak lazımdır. Tarihi ve önemli bir geçmişe sahip olan Kızılay gibi bir müesseseye her zaman ihtiyacımız vardır ve yıpratılmamalıdır. Burada, tartışılması gereken; bu önemli müessesenin kötü yönetildiğidir, hizmetindeki aksaklıklardır, insanımıza ve çağımıza yakışmayan malzeme kullanılmasıdır. Aksi takdirde, toplumumuzda sosyal yardımlaşmanın ve dayanışmanın köklü bir eserini farkında olmaksızın ortadan kaldırırız.
Görüldüğü gibi, tek tek bireylerden yerel yönetimlere, yerel yönetimlerden devlete, üniversitelere ve medyaya bu tür afet dönemlerinde çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Felaketlerden sonra cadı avına çıkar gibi, suçlu arayan bir toplum olmaktan, duyarlı, sorumlu ve kollektif hafızası güçlü bir toplum yapısına sahip olmamız gerekmektedir.
Saygıdeğer milletvekilleri,
Değerli arkadaşlarım;
İçinde yer almakta olduğumuz 57. Hükümetin hangi şartlarda kurulmuş olduğunu tüm milletimizi gayet iyi bilmektedir. Sıkıntılı, sancılı ve verimsiz geçen, milletin arzu, beklenti ve ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalan ve saygıdeğerliğini de önemli ölçüde zedeleyen 20. Dönem, 18 Nisan seçimleriyle sona ermiş, yeni bir dönem başlamıştır. 57. Hükümet yalnızca bir önceki yasama döneminden devraldığı sıkıntılarla değil, ekonomik ve sosyal şartların da ağırlaştığı bir konjonktürde göreve başlamıştır. Uzlaşmanın sağladığı geniş taban Hükümet için çok olumlu bir zemin doğurmakla birlikte, aynı ölçüde beklenti düzeyini de en yüksek noktalara taşımıştır.
Hatta öyle ki, tek parti iktidarında bile zor görülen bir düzeyde ciddi beklenti alanı oluşmuştur. Bu beklentileri, hem imkanlar, hem ülke ve millet öncelikleri doğrultusunda cevaplamak Hükümetimiz için büyük önem taşımakla birlikte, daha önce de çeşitli vesilelerle vurguladığım gibi, üç partili bir hükümet olmamızdan ve şartların ağırlığından ötürü tam olarak karşılamak mümkün değildir.
Bilindiği üzere bir ülkede huzurun, istikrarın ve gelişmenin kaynağında, demokrasi kültürünün ve siyasetin uzlaşma yeteneğinin de pekişip yerleşmiş olması yatar. Türkiye’nin yıllar yılı çektiği acılar, sıkıntılar iyi bir şekilde incelenir ve nedenleri ortaya konulmak istenirse görülür ki, demokrasi tarihimizde ve özellikle siyasi kültürümüzde uzlaşma zeminlerine hiç önem verilmemiştir. Bir tarafın ‘ak’ dediğinin diğer tarafça illâ ‘kara’ olarak ifade edilmesi, muarız olmanın gereği gibi algılanmış ve uygulanmıştır.
Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak her şeyden önce insanlarımızın önünü açmak, ufkunu genişletmek, demokrasi, barış ve kardeşlik ortamı içerisinde yaşamalarını, üretmelerini, gelişmelerini sağlamak istiyoruz. Bunlar da asla kısır tartışmalarla, birbirimizin fikir, düşünce ve hayırlı çalışma arzularını boğmakla gerçekleşmez.
Görev ve sorumluluklarının ağırlığını hiç bir an göz ardı etmeyen Partimiz, sadece günü kurtarma anlamına gelen, ucuz, popülist söylemlere ve politikalara tevessül etmeyecek, bundan sonra da hummalı bir şekilde, Türkiye’yi yeni yüzyıla, temel yapısal değişim sürecini tamamlamış, sosyal ve ekonomik gelişme sürecini oturtmuş olarak taşıma azim ve kararlılığını sergileyecektir. Milletimizin hafızası, daha kuruluş haftasında çatırdamaya başlayan koalisyon hükümetleri örnekleriyle doludur. Ne yazık ki, uzlaşma ve hizmet yerine kavgayı, ayak oyunlarını, çıkar hesaplarını ön planda tutan bu Hükümetler döneminden, Türk Milletinin istikbaline çok kötü bir siyasal ahlak mirası ile birlikte büyüyen, devleşen problemler devredilmiştir. Belki o Hükümetler, kendi seçmenlerince ve tabanlarınca onaylanacak, “bireysel tatminleri” önemli ölçüde gerçekleştirecek iş ve icraatları sergileyebilmişlerdir. Ama, şundan emin olunmalıdır ki, milli bünyeyi rahatlatamamışlardır. Şayet milli bünyeyi rahatlatıp, seçmeni memnun etselerdi, 18 Nisan’da Türk Milleti bunu, gereği gibi ifade ederdi.
Muhterem Arkadaşlarım,
Bir hususu aklınızdan hiç çıkartmamanızı istiyorum. İstikrar ve huzur, bir açıdan hürriyete çok benzer. Aynı hürriyet gibi, istikrarın ve huzurun kıymeti yokluğunda, eksikliğinde çok iyi anlaşılır ve hissedilir. Türk siyasetinin yaşadığı açmazlar uzun soluklu bir şekilde değerlendirildiğinde bu gerçek çok daha iyi anlaşılacaktır.
Belli odaklar şu ana kadar ortaya koyduğumuz tavırdan dolayı bizi eleştiriyorlar. Hem toplumu, hem de bizi yönlendirmeye uğraşıyorlar. Bunlardan bir kısmı, bu görevlerini ilginç ve düşündürücü bir şekilde “MHP’den çok MHP’li” gözükme pahasına yerine getirmeye çalışmaktadır. Ancak, bu odakların insafla ve gerçeklerle bağdaşmayan iddia ve isnatları, inanıyorum ki kadirşinas Türk Milleti tarafından da rağbet görmüyor. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, eleştirilere en fazla açık, tahammüllü parti, Milliyetçi Hareket Partisi’dir. Ancak, siyaseti, sadece eleştirmek, sadece karalamak, hatta çamur atmak olarak algılayanların eleştirileri ile hak bildiğimiz yoldan dönmek gibi bir acizliğe girmemiz de beklenmemelidir.
Yine hatırlayacaksınız, Hükümetin kuruluş çalışmaları esnasında MHP’nin devlette kadrolaşacağı, bürokrasiyi alt üst edeceği, sürgünlerin yaşanacağı gibi karalama ve sindirme gayretleri sarfediliyordu. Hükümetin üç buçuk ayını geride bıraktığımız şu günlerde ise hemen her bakanlıkta bir takım yükselmeler ve görev değişiklikleri vuku bulmasına rağmen, özellikle MHP’li bakanlıklarda yapılan atamalar büyüteç altına alınmakta; sanki bu atamalar yapılırken ehliyet, liyakat ölçüleri göz ardı ediliyormuşçasına bir hava oluşturulmak istenmektedir.
MHP’nin kamu yönetiminde yaptığı atama sayısı, atadığı kişilerin nitelikleri, mesleki ehliyet ve liyakat ölçüleri, atama gerekçeleri tamamıyla kamuoyuna açıktır. 57. Hükümet Döneminde kamu yönetiminde üst düzey sorumlulukları yüklenen kişilerden özellikle MHP’li Bakanlarca göreve getirilenlerin hepsi de alanlarında uzman olan, tecrübeli, bilgili bürokratlardır. Pek çoğu daha önce de önemli idari görevler üstlenmiş kimselerdir.
Belli odakların ve kişilerin, kendilerini icazet ve meşruiyet makamı olarak görerek, kendileri dışında kalanları hor görme saplantıları, en fazla demokrasiyi ve Cumhuriyet Rejimi’ni zedeler. Bu odaklara ve kişilere, ideolojik olmaktan da öte patolojik tavırlarını değiştirmelerini, kendilerine çeki-düzen vermelerini tavsiye ediyoruz. Diğer taraftan da bazı çevreler MHP tabanını ajite etmek amacıyla Hükümet içerisinde MHP’nin etkisiz kaldığını ileri sürmekte, partimizin tabanını akılları sıra parti yönetimine karşı kışkırtmaya çalışmaktadır. Doğrusu, ifrat-tefrit arasında gidilip-gelinmektedir. Her iki uçta yer alanların da bilmeleri gereken bir gerçek var ki, o da MHP’nin hiç bir şekilde kamu yönetiminde “yağma sistemine” izin vermeyeceğidir. Kamu yönetiminde görev alma ve görevde yükselmelerin çok objektif kriterlere dayanması gerektiği, kamusal imkanların siyasal veya kişisel çıkar aracı olmaktan çıkarılması zarureti üzerinde hep hassasiyetle durduğumuz konulardır. MHP’de 57. Hükümet içerisinde bu sorumluluğunun idrakiyle hareket etmekte; ne kimseyi keyfi bir şekilde görevinden etmekte, ne de ehliyetsiz-liyakatsız kişileri yükseltmektedir. Bundan sonra da aynı esaslara sadık kalacak ve gerekli görüldüğü takdirde de görev değişikliği yapmaktan kaçınmayacaktır.
Kıymetli arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
Son günlerde en fazla tartışılan konulardan bir diğeri ise “Af Yasası”dır. Bilindiği gibi, af konusu kamuoyu gündemine MHP tarafından getirilmemiştir. Ancak, bu konu öyle netameli bir meseledir ki, gündeme geldiği zaman da konuyu kamuoyunu üzmeyecek, örselemeyecek bir yöne çekmek Hükümetlere düşen bir görevdir. MHP olarak, Hükümet içerisinde bu vazifemizi en iyi şekilde yapmaya çalıştık.
En başından itibaren yapılması gerekenin, af gibi gerçek mânâda çözüm sayılamayacak bir takım çalışmalar ortaya koymak yerine, tutarlı bir yargı reformu gerçekleştirmek olduğunun da altını çizdik. Son günlerde yaşadığımız cezaevleri olayları ise meseleye yaklaşımımızdaki haklılığımızı bir kez daha ortaya koymuş bulunmaktadır.
Ne suçluyu gereği gibi yargılayabiliyoruz, ne de gereği gibi ceza ve infaz sistemini işletebiliyoruz, ne de ıslah edip topluma kazandırabiliyoruz.
İnsanlarımızı hukukun üstünlüğüne, hukuk karşısında eşit olduğuna inandıracak, yargının verdiği karar karşısında saygı duyacak ve yüreğinin bir köşesinde haksızlığa, uğradığına dair en ufak bir şüphe bırakmayacak, verilen cezaların infazını muntazam olarak gerçekleştirecek, suçluyu hayatının sonuna kadar ‘suçlu’ olarak yaşatmayıp, ıslah ederek topluma kazandıracak bir hukuk düzeni, yargılama ve infaz sistemi oluşturmak için daha fazla gecikmemek gerekmektedir.
Yine af yasası tartışmaları çerçevesinde partimize fatura edilmeye çalışılan “çetelerin affı” meselesine temas etmek istiyorum. MHP karşısındaki klasik önyargılı tavrın yeni bir uzantısı olan bu yakıştırma çabası, bizleri sadece üzmektedir. MHP, değil çetelerin ve canilerin af edilmesini, bunlarla organize bir şekilde mücadele edilmesini savunmaktadır. Bu vesileyle bir noktanın altını çizmeden edemeyeceğim. Türkiye’de suçlular, suçlar ve af konusunda herkesin tutarlı ve ahlaki bir yaklaşım içinde olması şarttır. Çetelerin amansız düşmanı olup bölücü teröristlerin hamisi rolüne soyunmanın en hafif tabirle çifte standartçı ve gayri ahlaki bir yaklaşım olacağı açıktır.
Bölücü terör örgütünün çözülme sürecine girmesi, insan kaynakları açısından sıkıntıya düşmesi ve lojistik desteklerini önemli ölçüde kaybetmesi üzerine girdiği ‘barıştan yanaymış gibi görünme’ taktiği beyhudedir. Eğer, gerçekten pişman olmuşlarsa, Türkiye’de barış ve kardeşliği arzuluyorlarsa silahlarını bırakıp, kayıtsız-şartsız adalete teslim olmak zorundadırlar.
Eline silah alan, cinayetler işleyen, ülkenin ekonomik ve stratejik çıkarlarını zedeleyenlerin, fikir suçlusu veya siyasi suçlu gibi anılmaları ise ancak gafletin bir göstergesidir. Canilere ve teröristlere müşfik olmak gibi bir tavır sergilememiz mümkün değildir. Medyamız da terör örgütü başının yaptığı açıklamaları, Türk Milleti’nin ve devletinin muhatabı olarak algılanmasına yol açacak bir şekilde nakletmemek için daha dikkatli ve duyarlı olmalıdır.
Muhterem Dava Arkadaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,
İnsanoğlu’nun 20. Yüzyılı tamamlayıp yeni bir yüzyıla adım atacağı önümüzdeki aylar içinde ülke olarak nerede durduğumuzu, neler yapmamız gerektiğini çok iyi tespit etmemiz gerekiyor. Bu konjonktürde, insanımızın, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu sorunlar bellidir ve önemlidir. Ama bunları küçümsemek gibi, gereğinden fazla büyütmek de doğru değildir.
Gerçi 17 Ağustos’da yaşadığımız büyük deprem felaketi, ister istemez moralimizi bozmuş, zaten çarpık olan ekonomik dengeleri alt üst etmiştir. Önümüzde 17 Ağustos öncesine oranla çok daha ağır bir sosyo-ekonomik tablo bulunmaktadır. Bu da yetmiyormuş gibi, toplumsal gerilimlerden ve siyasi istikrarsızlıktan medet uman kişiler ve çevreler bulunmaktadır.
Türkiye, hâlâ laik-antilaik kıskacının içinde sıkışıp kalabilmektedir. 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi’nden bu yana zaman zaman alevlenip, zaman zaman sönen başörtüsü meselesi önemini korumaktadır. Ve hatta meselenin kangrenleşmesinin mimarları olanlar kendileri dışındaki kesimleri sorumlu ve suçlu göstermek için özel çaba gösterebilmektedir.
Bu toplumsal yarayı farklı gerekçelerden yola çıkarak kaşıyanlar ne derse desinler, bizler ülkemiz ve milletimiz için makûl, ahlâkî ve doğru olanın arayışı içinde olacağız. Sabırlı ama kararlı olmaya devam edeceğiz. Bütün meseleler er ya da geç çözüme kavuşacaktır.
Ama bir sorunu çözerken bir başkasına yol açmadan ve kırmadan, dökmeden çözmek önemlidir. Başörtüsü meselesine de aynı şekilde bakmak gerekir. Bu meseleyi, yeni toplumsal gerilimleri, laik-antilaik çatışmasını beslemeden bitirmek önem arz etmektedir. Çözümlerin genel kabûlü ve kalıcılığı bakımından böyle bir yöntem ve uslûp zorunludur. Aynı yaklaşım, demokratikleşme tartışmaları ile anayasal reformlar açısından da geçerlidir. Türkiye çok partili hayata adım attığı günden itibaren demokrasiyi tartışmakta, sürekli ve farklı demokratikleşme talepleri gündeme gelmektedir.
Milliyetçi Hareket Partisi’nin bu konuyla ilgili yaklaşımı, çeşitli vesilelerle daha önce de ifade ettiğim gibi, “Türk insanı yurttaşı olmaktan her zaman onur ve gurur duyacağı güçlü bir demokrasiye ve hukuk devletine layıktır.” anlayışından ilham almakta; bu anlayışı temel hareket noktası kabul etmektedir.
Türkiye’de demokratikleşme alanında kayda değer bir mesafe katedilemeyişinin sebeplerini iyi teşhis etmek önem taşımaktadır. Biz, bu konu da demokrasi karşıtı çevreler kadar, demokrasi yandaşı gözüken bazı çevrelerin de sorumlu olduğuna inanıyoruz. İnsan hakları ve demokrasi kavramlarını sakız yapıp, kavramların ve değerlerin saygınlığına gölge düşürenlerin, demokratikleşme çabalarını zayıflattığını düşünmekteyiz. Gerçekten de bu değer ve kavramlara en büyük zararı, onları cumhuriyet düşmanlığıyla, bölücülükle ve teröristlerle özdeşleştirenlerin, sağduyu sahibi çoğunluğun böyle algılamasına sebep olanların verdiğine şüphe yoktur. Demokrasi, insan hakları, ülke birliği ve dirliği alanında gerçekçi ve samimi oldukları ölçüde Türkiye’nin işi kolaylaşmış olacaktır.
Sayın Cumhurbaşkanımızın TBMM’nin yeni yasama döneminin açılışında yaptığı konuşmada Türk siyasi sisteminin ciddi bir reforma ihtiyacı olduğu ifade edilmiş ve bu çerçevede çeşitli önerilere yer verilmiştir. Bu konuşma ile birlikte siyasi reform ve anayasa tartışmaları tekrar gündemin ilk sıralarına oturmuştur.
Hatırlanacağı üzere, Milliyetçi Hareket Partisi uzun bir süredir Türkiye’de Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sistemi tartışmalarına son verilmesi için gerekli adımların atılmasını önermektedir.
Özellikle de ilk yazılı Anayasamız olan 1876 Kanun-i Esasi’den bu yana tartışılan anayasa meselesinin Türk siyasetinin ağırlıklı bir gündem maddesi olmaktan çıkarılması gerektiğini vurgulamaktadır. Buna Türkiye’de kolayca ve sık sık yapılan meşruluk tartışmalarına son verebilmek, ülke yönetimine ilişkin temel kurallarda güçlü bir konsensüsün varlığını temin edebilmek açısından çok önem atfetmektedir.
Partimiz, ülkemizin 21. Yüzyıla, üzerinde geniş mutabakatın sağlandığı güçlü bir toplumsal uzlaşma belgesi hüviyeti taşıyan anayasal bir yapıyla girilmesini arzulamaktadır. Siyasi partilerimizin, sivil toplum kuruluşlarımızın ve aydınlarımızın görüş ve önerilerinin bir yansıması olacak anayasa değişikliği paketini iki bin yılının başlarında hayata geçirmek mümkündür. Geçen yasama döneminde bazı değişiklikler yapılan Siyasi Partiler Kanunu ile seçim sistemi de bu çerçevede yeniden ele alınmalı, temel normları oturmuş bir siyasi hayatın yeni demokratik ve etik geleneklere sahip olması için de gerekli duyarlılıklar ortaya konmalıdır.
İşte, Milliyetçi Hareket Partisi meseleye böyle bir bakış açısından yaklaşmaktadır. Dolayısıyla, siyasi reform tartışmalarının Cumhurbaşkanı seçimine indirgenmesini, konunun genel çerçeveden soyutlanarak ele alınmasını yanlış bulmaktadır. Çünkü, Cumhurbaşkanını halk seçsin deyip yetkilerinin artmasına karşı çıkmak, siyasi rejimlerin kendi kurumsal yapıları ve dengeleri açısından mümkün değildir. Aynı şekilde, Cumhurbaşkanının yetkilerini arttırıp, meclisin seçmesini önermek de hatalıdır ve parlamenter rejimin tabiatına aykırıdır. Biraz önce de ifade ettiğim gibi, bu meselelerin aceleye getirilmemesi ve genel anayasal değişiklik çerçevesi içinde düşünülüp ele alınması şarttır.
Kıymetli Arkadaşlarım,
Huzurlarınızda sonuç olarak şunu ifade etmek istiyorum. Bize göre, Türkiye, 21. yüzyıla, bir taraftan siyasi ve ekonomik istikrarını temin etmiş, diğer taraftan da demokrasisini geliştirip daha saygın, etkin ve güçlü bir devlet inşa etmiş olarak girmelidir. Ülkemizin yeni yüzyılın zorlu şartlarında yalpalamadan yol alması ancak bu şekilde mümkündür.
Siyasi sistemin yapısı ve işleyişine ilişkin düzenlemelerin yanında, ülkemizin acil ihtiyaç duyduğu temel yasal değişiklikler de bellidir. Buna göre, öncelikle ele alınması gereken bu konuları başlıklar halinde şöyle özetlemek mümkündür. Deprem ülkesi olan Türkiye’de imar, denetim ve ihale mevzuatındaki yetersizlikler ile boşlukların süratle giderilmesi, güçlü bir sivil savunma ve yardımlaşma ağının oluşturulması zorunludur. Bunların dışında yargı ve adalet sisteminin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması, yerel yönetimlerin yetki ve gelirlerini yeniden düzenlenmesi, tarım ve sağlık reformlarının hayata geçirilmesi önem taşımaktadır.
Tabii ki bütün bunları başarmak kolay değildir. Ama çok zor da değildir. Yeni meclisimiz ve hükümetimiz bunu başaracak güçtedir. Yeter ki, neyi nasıl yapmak istediğimizi bilelim, partiler ve kişiler olarak kendi tarihi sorumluluklarımızı çok iyi kavrayalım ve görevlerimizi böyle bir sorumluluk ahlâkı içinde yerine getirmeye çalışalım.
Eğer, Türkiye hepimizin ise, ülke sorunlarına ve gelişmelere önce Türkiye penceresinden daha sonra kendi pencerelerimizden bakmasını bilmek lazımdır. İşte, bu bakış, Türk milliyetçiliğinin geçmişten bugüne siyasi felsefesinin mirengi noktasını en iyi özetleyen ifadelerden biridir. Gelecekte de bu bakış açısı önemini koruyacak, bizlere ilham ve cesaret vermeye devam edecektir.
Bu duygu ve düşüncelerle yeni yasama döneminin ilk grup toplantısı açılış konuşmasına son verirken, yüksek heyetinizi bir kez daha saygı ve sevgiyle selamlıyor, bu yasama döneminin aziz milletimiz ve demokrasimiz açısından başarılara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.
[[Kategori:Devlet Bahçeli'nin konuşmaları]]
p0nsw7ye5ppmkwistugtdavlneelom4
Devlet Bahçeli'nin 6 Aralık 1999 tarihli TBMM grup konuşması
0
17302
174530
141717
2026-09-22T06:28:14Z
Sabri76
3647
174530
wikitext
text/x-wiki
{{eser başlığı
| önceki =
| sonraki =
| başlık =Devlet Bahçeli'nin 6 Aralık 1999 tarihli TBMM grup konuşması
| bölüm =
| eser sahibi =Devlet Bahçeli
| çevirmen =
| notlar =Kaynak: [http://www.mhp.org.tr/gbk.php?content=2919&cat=20 MHP resmi sitesi]
}}
Muhterem Dava Arkadaşlarım,
Basınımızın Değerli Temsilcileri,
Sözlerime hepinizi sevgi ve saygıyla selamlayarak başlıyorum. Önümüzdeki Perşembe günü başlayacak olan Mübarek Ramazan Ayının, barış, huzur ve dayanışmaya vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyor, Türk-İslam Aleminin Ramazanlarını tebrik ediyorum.
Türkiye olarak, hem iç hem de dış politika alanında kritik bir süreçte, önemli bir dönemeçte bulunuyoruz.
Bilindiği gibi, tamamlamakta olduğumuz 1999 yılı, 1998 yılından, daralma ve durgunluk sürecine giren ve faiz kıskacında sıkışmaya başlayan bir ekonomik miras devralmıştır.
Benzeri durum, Türk siyasetimizin yapısı ve işleyişi açısından da geçerlidir. İnsanımız, huzur, istikrar ile seviyeli siyasetin mumla arandığı, darbe tartışmalarının yapıldığı ve karamsarlık psikolojisinin yaygınlaştığı bir siyasi iklimde yaşamak zorunda kalmıştır.
18 Nisan seçimlerinin ardından şekillenen yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi ve 57. Hükümet, bir taraftan böyle bir politik ve ekonomik mirası dönüştürme, bir taraftan da ülkemizi yeni yüzyıla hazırlama gibi ağır bir yük ve sorumluluk altına girmiştir.
Bugün irili ufaklı birçok sorunumuz vardır ve önemini korumaktadır. Ama birçok sorunumuza da neşter vurulmuş, siyasi ve ekonomik istikrar büyük ölçüde tesis edilmiştir. Bunlar yapılırken, çok yönlü ve büyük sosyal ve ekonomik sıkıntılara yol açan iki büyük deprem felaketinin arkasına sığınma kolaycılığına da kaçılmamıştır.
Türkiye, günümüzde, geçmişte yaşanan tartışmalardan ve sıkıntılardan büyük ölçüde uzaktır. Ülkemizde bugün, demokratikleşme, Avrupa Birliği’ne tam üyelik, enflasyonun % 25’lere inip inmeyeceği, on binlerce konutun bir yıl içinde tamamlanıp tamamlanamayacağı ve 21. Yüzyıl tartışmaları yapılmaktadır.
Bu süreçte, seçim öncesi ve sonrasında ortaya koyduğu ilkeli, tutarlı ve sağduyulu yaklaşımlarıyla Milliyetçi Hareket Partisi şüphesiz büyük bir paya sahiptir.
Fakat bütün bunların yanında, geçmişe saplanıp kalan, sürekli farklı şeyler söylemeyi fazilet örneği olarak takdim etmeye çalışanlar da vardır. Yapılan işleri küçümseyen ya da ve görmemezlikten gelenler de göze çarpmaktadır. Yine siyasi geleceklerini büyük ölçüde partimize yönelik eleştirilere ve manevralara endekslemiş olan ilke ve samimiyet fukaraları da bulunmaktadır.
Bizler, bu tür zihniyete sahip olanlarla gereksiz tartışmalara girerek zamanımızı boşa harcayacak değiliz. Onlar zaten ergeç tarih ve millet önünde gerekli dersleri alacaklardır. Burada kamuoyunun yanıltılmaması için bir noktaya özellikle temas etmek istiyorum.
2-2,5 ay gibi kısa süre içinde 26 binin üzerinde prefabrik konutun, ihalesinin yapılıp inşa edilmiş olması çok önemli bir başarıdır. Kısa zaman dilimi ve konut sayısının çokluğu dikkate alındığında bazı eksikliklerin ve hataların olması kaçınılmazdır. Ama ortaya iyi niyetin ve fedakarca çalışmanın ürünü olan bir hizmet çıkmıştır. Bunu takdir etmesini beceremeyenler en azından susmasını bilmelidirler.
Bazı çevreler tarafından da prefabrik konutların estetik yönlerinin bulunmadığı ya da edebe aykırı oldukları telaffuz edilmeye çalışılmaktadır. Eğer bu düşmanca bir tavır değil ise, bilgisizliğin ve ideolojik körlüğün çarpıcı bir örneğidir. İşin en başından beri çok iyi bilindiği gibi, prefabrik evler depremzede vatandaşlarımızın acil barınma ihtiyacını geçici olarak karşılamak amacıyla inşa edilen bir konut türüdür. Bunun için de estetik endişeler değil, çabukluk esastır. Edebe aykırılığı ise, sadece eleştirmiş olmak için eleştirmekten başka anlamlara da gelmektedir. Gecekondularda, bir göz evlerde yaşayan insanlarımızı da töhmet altında bırakan bu ifadelerin sahiplerini insafa ve edebe davet ediyorum.
Deprem felaketine maruz kalan geçici iskândan sonraki aşamada bölgelerde kalıcı konutların inşa edilmesi, sosyal ve ekonomik hayatın normale dönmesinin sağlanması gerekmektedir. İnşallah kış ayları atlatıldıktan sonra bu süreç de hızlanacak ve depremzede vatandaşlarımız yaşanabilir çağdaş bir konuta ve kentsel ortama kavuşacaktır.
Kıymetli Milletvekilleri,
Sayın Basın Mensupları,
Hepimiz, iç ve dış politikamızın birbiriyle hiç bu kadar yoğun etkileşim içinde olmadığı bir süreçte bulunuyor, adeta tarihi gelişmelere tanıklık ediyoruz. Ama aynı zamanda da, Türkiye’nin modernleşme ve batılılaşma süreciyle hercümerç olmaya başladığı 19. Yüzyıldan bu yana göze çarpan bazı siyasi hastalıkların tekrar nüksettiği bir konjonktürde bulunuyoruz.
Çünkü kritik dönemler ya da kritik kararlar arefesi bu tür hastalıkların ve komplekslerin ortaya çıkışına vesile olan uygun zeminlerdir.
İçinde bulunduğumuz günlerde, dünyanın birçok bölgesi ve kenti, ülkemizin geleceğini doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren toplantılara ve gelişmelere sahne olmaktadır. Kısacası, Çeçenistan’da yaşanan vahşetin ve yardım çığlıklarının ayyuka çıkmasından Kıbrıs’ın ve dolayısıyla Türkiye’nin kaderinin masaya yatırılmasına kadar birçok hadise cereyan etmektedir. Yine, bölücü ve yıkıcı terör örgütünün başının durumuyla gölgelenen Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinin gündeme geleceği Helsinki Zirvesi 10 Aralık’ta toplanacaktır.
İşte böyle bir konjonktürde, Batı karşısında duyulan kompleks ve hayranlık karışımı duyguların belirlediği müşterek bir lisanın bazı medya mensuplarına ve siyasetçilere hakim olduğu görülmektedir. Dünyada ender rastlanacak olan bu zihniyete göre, taviz vermek gerçekçi ve doğru; haklı davalarımızın arkasında dik durmak ise hayalcilikten ibarettir ve yanlıştır.
Kıbrıs sorununda Türk tarafı, hem tarihsel olarak hem de aktüel duruş olarak haklıdır. Buna rağmen, her zaman taviz vermesi, geri adım atması gereken tarafın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Türkiye’nin olması istenmektedir. Bu ve benzeri yaklaşımlar sıkça seslendirildiği için de toplumumuzun zihni bulandırılmaktadır.
Bütün bunlar son zamanlarda “milli çıkar”, “ülkenin alî menfaatleri” gibi gerekçeleri de kullanmaya başlamışlardır. Bu ve benzeri kavram ve değerleri tabii olarak temel referans kabul eden milliyetçiliğe her türlü eleştiriyi yöneltenler, şimdi, görünürde de olsa milliyetçiliği çağrıştıran bir söyleme başvurmaktan çekinmemektedirler. Ülkemizin ana davalarında hangi gerekçeyle olursa olsun karşı tarafın avukatlığına soyunanların değil milli çıkarları koruması, vatansever olması bile tartışmaya açıktır.
Sayın Rauf Denktaş’ın New York’ta devam eden dolaylı görüşmelerde savunduğu tez, büyük Türk Milleti’nin de benimsediği tezdir. Sorunun ele alınışında ve çözümünde, Kıbrıs’taki iki toplumlu ve iki devletli gerçeğin göz ardı edilmemesi gerekmektedir.
Diğer önemli husus ise, dünyanın bazı bölgelerinde zoraki bir ayrıştırma ve parçalanma politikasının, bazı bölgelerde ise ısrarla birleştirme politikalarının takip ediliyor olmasıdır. Yine, Batı Dünyası tam çeyrek asırdır Kuzey Kıbrıs’ı tanımama politikasında ısrar etmekte ve geri adım atmamaktadır.
Bütün bu gerçekler ortada dururken, Türkiye’nin tutumunun sürekli bir şekilde eleştirilmesi ve ülkemizin dışlanmaya çalışılması, bizler açısından kabul edilemez bir durumdur. Türk milleti ve devleti, adil ve kalıcı bir barıştan ve dostluktan yanadır. Uluslararası meseleler de, tavizlerin ülkemizden beklenmesi yerine, konunun diğer taraflarından da beklenmesinin asgari bir hakkaniyet kuralı olduğuna inanmaktadır. Bunun için, Sayın Rauf Denktaş’ın Newyork görüşmeleri sırasında ve öncesinde sergilediği tavır, hem onurlu hem de doğru bir tavırdır.
Sonuç olarak, uluslararası işbirliği, barış ve dayanışma gerçek manada inşa edilemediği sürece, küreselleşmenin bir ayağının her zaman eksik kalacağı unutulmamalıdır.
Muhterem Arkadaşlarım,
Değerli Basın Mensupları,
Terör örgütünün Batı Avrupa’daki destekçileri ile onların ülkemizdeki gönüllü yandaşlarının terör örgütü ve başı karşısındaki yaklaşımları da Kıbrıs sorununa bakış açılarıyla büyük bir benzerlik arzetmektedir. Ve hatta, ülkemizdeki bazı çevreler, düne kadar Türkiye aleyhine karar almakla ünlü olan Avrupa Parlamentosu’ndan daha geriye düşmüşlerdir. Avrupa Parlamentosu bile, terör örgütünün başıyla Türkiye’nin tam üyeliği meselesini birbirine karıştırmaktan kaçınmıştır.
Geçen hafta yapılan grup toplantımızda da ifade ettiğimiz gibi, bizler Avrupa Birliği’yle ilişkilerimizde karşılıklı anlayış, saygı ve işbirliğinin belirleyici olmasını savunuyoruz. Avrupa Birliği ve üye devletler, toprak bütünlüğümüze ve insanlarımızın yaşama hakkına kasteden bir terör örgütü karşısında ülkemizden yana açıkça tavır almak mecburiyetindedir.
İnsan hakları ile terörizm arasındaki çizgiyi net olarak çizemeyen bir Avrupa, herşeyden önce kendi savundukları değerlere ve tarihlerine ters düşecek; uluslararası saygınlığı büyük bir yara alacaktır.
Unutulmamalı ki, herhangi bir ülke, vatandaşlarının can güvenliğini ve geleceğini hiçbir gerekçeyle feda etmeyi göze alamaz.
Aynı şekilde, vatandaşının devlete olan güvenini sarsacak, terörizmi cesaretlendirip ödüllendirecek bir yaklaşımı benimseyemez. Böyle bir tarihi yanlışa sebep olmasını da hiç kimse Türkiye’den bekleyemez.
Bizim, Milliyetçi Hareket Partisi olarak konuya bakışımız ve tavrımız açıktır. Türk adaleti, caniye gerekli olan cezayı vermiştir ve bundan sonra da yasalar neyi emrediyorsa onların yapılması gerekmektedir.
Bizleri kendileriyle karıştıranlar, “MHP’de idam sancısı var” diyenler yanılıyorlar. Her temel ve milli mesele de olduğu gibi, terör örgütü ve onun başı konusunda da dün ne düşünüyorsak bugün de aynı şeyi düşünüyoruz. Bizler aynı zamanda, terörizmi yenen ve cezalandıran bir Türkiye’nin bu kararlı tavrıyla sadece kendi vatandaşı nezdinde değil, uluslararası arenada da saygınlığını ve gücünü arttıracağına inanıyoruz.
Avrupa Birliği’nin de yanlışta ısrar ederek terörist başının cezalandırılmasıyla adaylık sürecini birbirine karıştıracağını zannetmiyoruz. Birlik yöneticilerinin, Helsinki Zirvesi’nde terörizm ile insan haklarının hiçbir şekilde bağdaşmadığını ortaya koyacak, Türkiye’nin kararlılığına destek olacak bir tavır sergileyeceklerine inanmak istiyoruz.
Kıymetli Dava Arkadaşlarım,
Saygıdeğer Basın Mensupları,
Son olarak, Türkiye’nin kilit sorunlarından biri olan Yüksek Öğretim ve YÖK konusunda gelinen noktayla ilgili görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Yüksek öğretim sistemimizde uzun süredir yaşanan sıkıntıların, aksayan yönlerin varlığı hemen hemen herkes tarafından bilinmektedir. Özellikle son yıllarda üniversitelerimiz ciddi bir tartışma ve eleştiri odağı haline getirilmiştir.
Üniversite giriş sınav sisteminden eğitimin kalitesine, başörtüsü dramından yönetim karmaşasına kadar birçok alanda önemli sıkıntılar ortaya çıkmıştır. Yüksek Öğretim dünyasının genel yönetiminden ve koordinasyonundan birinci derecede sorumlu olan YÖK’ün bizatihi kendisi sorunların kaynağı haline gelmiştir. Bütün bunlara ilave olarak, ciddi yolsuzluk iddiaları gündemde yer etmeye başlamıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, kamuoyunda oluşan duyarlılığı ve üniversitelerin içinden yükselen feryatları gözönüne alarak, meselenin enine boyuna tartışılıp araştırılmasını sağlamak amacıyla araştırma önergelerini kabul etmiş ve bir komisyon kurulmasına karar vermiştir.
Bunun karşısında, Sayın Cumhurbaşkanımız, tartışmaların ve sorunların odağında yer alan zatı tekrar YÖK Başkanı olarak atamakta bir beis görmemiştir. Sayın Cumhurbaşkanı, Anayasamızın kendisine verdiği yetkiyi kullanmış, ancak kamuoyunun ve meclisin duyarlılıklarını gözardı etmiştir. Huzurlarınızda Sayın Cumhurbaşkanının öğrencilerden öğretim üyelerine kadar bütün üniversite camiasının önemli bir çoğunluğunun ve kamuoyunun beklentilerine ters düşen bu tasarrufunu yadırgadığımızı ifade etmek istiyorum.
Türk üniversite sistemini yozlaştıran, çağdaş üniversite kavramının gerisine götüren, ancak otoriter baskıcı rejimlerde görülebilecek şaibeli ve karanlık bir yönetim yapısı oluşturan bir zihniyetin yol açtığı temel hak ve özgürlük ihlallerine karşı sessiz kalmamızı hiç kimse bizden beklememelidir. Eğitim ve öğrenim hakkı gibi bu hak ve özgürlüklerin ihlallerine karşı tavırsız kalanlar veya geri ve köhnemiş baskıcı yönetime dolaylı destek sunanların başka konularda insan hakları üzerine sergiledikleri tavırların samimiyeti de inandırıcı olmaktan uzaktır.
Türkiye’nin geleceğini karartmak isteyenlere, Türk Milleti’nin değerlerine ve Türkçe’ye dostça bakmayanlara, gerekçeleri ne olursa olsun düşünce ve bilimin özgürce gelişmesine engel olmak isteyenlere karşı, milletimizin haklarını ve çocuklarımızın geleceğini savunmak zorundayız. Unutmamalıyız ki, 21. Yüzyıla girerken Türkiye’yi geleceğe taşıyacak dinamizm ancak çağdaş bilim zihniyetine sahip üniversiteler tarafından yaratılabilir.
Milliyetçi Hareket Partisi, bu mesele karşısındaki duyarlılığını devam ettirecek, kamuoyunun ve üniversite camiasının huzura kavuşması için elinden gelen bütün gayreti sarfedecektir
Meselenin bir başka ilginç ve üzücü yanı, sözde insan hakları ve demokrasi sevgilerini terörist başını koruyup kollamaya kadar vardıranların, üniversite camiasının sorunları ve çözümü konusunu görmezlikten gelmeleridir. Öğretim üye ve elemanları İle öğrencilerimizin yaşadığı sorunlara sağlıklı, tutarlı ve demokratik bir bakış açısıyla yaklaşmaktan şiddetle kaçındıkları dikkat çekmektedir. İnsan hakları ve demokrasiye ilişkin tavırların giderek kategorik ve marazi bir yaklaşıma dönüştüğünü görmek, bizler açısından ibret vericidir.
Evet maalesef, Türkiye’de bir grup entellektüelin ve gazetecinin zihniyet dünyası böyledir. Sadece partimize değil, ülkemize, milletimize ve demokrasiye bakışları da çifte standartlarla yoğrulmuştur.
İşte bu ve benzeri sebeplerle işimiz zor, görevimiz ağırdır. Ama ne olursa olsun, Türkiye bütün bunları aşacak, demokrasisini, milli birliğini ve hukuk devletini birlikte geliştirme başarısını göstererek yoluna devam edecektir. Allah’ın izniyle ülkemiz gelecek çeyrek asır içinde lider ülke olarak dünya sahnesindeki güzide yerini alacak; tarihine ve milletine yakışır bir şekilde varlığını sürdürecektir. Bütün ön yargılara ve husumetlere rağmen bu atılımın ve dirilişin lokomotifi de Türk Milliyetçileri ve Milliyetçi Hareket Partisi olacaktır.
Bu duygu ve düşüncelerle konuşmamı tamamlarken, hepinizi bir kez daha saygı ve sevgiyle selâmlıyorum.
[[Kategori:Devlet Bahçeli'nin konuşmaları]]
l65ijinlzwn4ugigynrr9dtsclq5g2i
Devlet Bahçeli'nin 29 Şubat 2000 tarihli TBMM grup toplantısında yaptığı konuşma
0
17305
174540
141720
2026-09-22T06:52:56Z
Sabri76
3647
174540
wikitext
text/x-wiki
{{eser başlığı
| önceki =
| sonraki =
| başlık =Devlet Bahçeli'nin 29 Şubat 2000 tarihli TBMM grup toplantısında yaptığı konuşma
| bölüm =
| eser sahibi =Devlet Bahçeli
| çevirmen =
| notlar =Kaynak: [http://www.mhp.org.tr/gbk.php?content=351&cat=19 MHP resmi sitesi]
}}
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Basınımızın Kıymetli Temsilcileri,
Saygıdeğer Misafirler,
Grup Toplantımızın açış konuşmasını yapmak üzere huzurlarınıza gelmiş bulunuyorum. Sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Geçtiğimiz Cumartesi günü Körfez Belediyesi'nin Toplu Konut İdaresi Başkanlığı'nın destekleriyle inşa etmekte olduğu ve depremzede vatandaşlarımıza tahsis edilecek 5000 konutluk İlimtepe Konutları'nın 120 konutluk ilk etabının anahtar teslim törenine katılmak üzere Körfez ilçemizdeydim. Öncelikle, deprem afetinde ailelerini ve yakınlarını kaybedenlere verilecek olan bu konutların ortaya çıkmasında büyük emek ve gayretleri olan değerli belediye başkanımız Sayın Erhan Yenilmez'i burada, huzurlarınızda kutluyorum.
Bilindiği üzere 17 Ağustos 1999 günü 9 ili kapsayan 7.4 büyüklüğündeki deprem ile 12 Kasım 1999 tarihinde meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki depremle birlikte binlerce insanımız hayatını kaybederken, onbinlerce insanımızda evini, işyerini kaybetmişti.
Bu ziyaretim sırasında yetkililer ve halkla yaptığımız temaslar, aradan geçen yaklaşık 6 aylık süre içerisinde devlet ve millet dayanışmasıyla hayatın normale dönmeye başladığını ve Hükümetimizin aldığı sosyal ve ekonomik önlemler neticesinde yaraların hızla sarıldığını ortaya koymaktadır.
O günlerden bu güne kuşbakışı bir değerlendirme yaptığımız zaman, Allah'a şükür ki, deprem öncesinde başlayıp, sonrasında da devam eden ekonomik kriz ortamına, ağır kış şartlarına ve felaketlerin büyüklüğüne rağmen önemli bir mesafe katedilmiş bulunmaktadır. Kısa sayılabilecek zaman içerisinde bu denli önemli mesafe alınmasında yüce milletimizin her zaman olduğu gibi, bu ağır felaket karşısında da yekvücut olma başarısının büyük payı bulunmaktadır. Hali hazırda, Hükümet olarak planlandığı şekliyle bütün depremzede vatandaşlarımızın geçici barınma problemlerini çözümlemiş bulunmaktayız. Söz verildiği gibi, 36 bin prefabrik konut 1999 yılı Kasım ayının sonunda tamamlanarak, hak sahiplerine teslim edilmiştir. Düzce depremi sonrasında planlanan 10477 prefabrik konuttan 6407'si de tamamlanmış durumdadır. Diğerlerinin yapımı ise sürmektedir.
Alınan ekonomik tedbirlerle deprem afetlerinin açtığı derin yaralarının sarılması için gerekli finansman sağlanmış, bu noktada gerek depremzede kardeşlerimize ve gerekse tüm topluma, büyük bir şeffaflık içerisinde yapılan harcamalar konusunda bilgi aktarılması yoluna gidilmiştir.
Bölge insanının depremin getirdiği problemlerden en az düzeyde etkilenmesi için ne gerekiyorsa yapılmaktadır. Ağır kış şartlarında vatandaşlarımızın mağduriyetlerinin artmaması için kira yardımı, çadırkentler ve prefabrike konutlar dışında tatil beldelerinde ve kamu tesislerinde konaklama imkanları da tanınmıştır.
Şu anda, depreme maruz kalan yerleşim yerlerindeki ticaret ve sanayi işletmeleri büyük ölçüde faaliyetlerine başlamış bulunmaktadır. Hükümetimizin bölge için getirdiği vergi, yatırım muafiyetleri ve indirimleri bu canlanmada önemli derecede etkili olmuştur. Bölge, inanıyorum ki, pek yakın bir zamanda yine eski ekonomik gücüne ve istihdam potansiyeline ulaşacaktır.
Öte yandan, deprem bölgesinde hasar tesbit çalışmaları hızla tamamlanmış, vatandaşlarımızın bir an önce kalıcı konutlarına yerleşebilmeleri için yer tesbiti ve zemin etüd çalışmalarına gidilmiştir. Şu anda, yıkılan bazı yerleşim yerlerinde tekrar şehirlerin canlandırılmasının sakıncalı olacağına dair görüşler de dikkate alınarak, şehirlerin daha risksiz alanlara doğru kaydırılması hesapları yapılmakta, bu yapılırken de şehirlerin ulaştığı iktisadi potansiyelin göz ardı edilmemesi için azami çaba sarfedilmektedir.
İnşallah, 2000 yılının sonuna kadar bütün hak sahibi depremzede vatandaşlarımızı kalıcı konutlarına yerleştirerek, hayatlarını huzur içerisinde sürdürmelerinin mutluluğunu hep birlikte paylaşacağız.
Ancak, burada belirtmekte yarar gördüğüm bir önemli nokta vardır ki, o da, vatandaşlarımızın depremzedelere ilk günlerde gösterdiği yakın ilgi ve hassasiyetin aynı ölçüde devam ettirmeleri gerektiğidir. Zira, afete maruz kalan bölgede yaşayan insanlarımızın maddi ve manevi manada bizlerin ilgisine ihtiyaçları sürmektedir. Hepimizin de gayet iyi bildiği gibi, acılar ancak paylaşıldıkça azalır. Önümüzdeki mübarek Kurban Bayramını da vesile kılarak tüm milletimizin ve camiamızın depremzede kardeşlerimizle yeniden kucaklaşmasının yararlı olacağına inanıyorum.
Değerli milletvekilleri,
Saygıdeğer basın mensupları,
Konuşmamın bu bölümünde ülke gündemini uzunca bir süredir meşgul eden Anayasa değişikliği tartışmalarına temas etmek istiyorum.
Ülkemizde, Anayasa tartışmalarının uzunca bir süredir yapıldığı malûmlarınızdır. Bu tartışmaların geçmişi, ilk yazılı Anayasa tecrübemiz olan 1876 Kanun-i Esasi'ye kadar gitmektedir. Türkiye, o zamandan bu yana çeşitli vesilelerle yapılan Anayasa değişikliklerine ve tartışmalarına sahne olmaktadır.
Modern siyasi kurumların ve kuralların ortaya çıkışından itibaren geçen 5 çeyrek asırlık dönemde, 5 kez Anayasa yapılmış, birçok kez de ciddi boyutlara varan Anayasa değişiklikleri gerçekleştirilmiştir. Bu tablo, aynı zamanda ülkemizdeki siyasi gelişme ve istikrarsızlık düzeyinin bir göstergesidir. Diğer bir deyişle, siyasi hayatımızda ortaya çıkan krizler ile Anayasal geleneğimiz arasında büyük paralellikler bulunmaktadır.
Anayasa yapma ve değiştirme bakımından yaşanan bütün tecrübelere rağmen, bugün ulaştığımız boyut tatminkâr olmaktan uzaktır. En başta, temel siyasi kurum ve kurallar konusunda güçlü bir mutabakat ortaya çıkmamaktadır. Böyle bir siyasi zeminden mahrum bulunan Türk siyasetinin her türlü anayasa tartışmasını sürekli olarak sıfırdan başlaması da kaçınılmaz olmaktadır. Bu da, sonuç almayı zorlaştırmakta, siyasetin yeni sosyal ve ekonomik politikalar geliştirmesini, dış politikaya daha fazla zaman ve enerji harcamasını güçleştirmektedir.
Tabii, bütün bunların tarihi ve zihni bir boyuta da sahip olan çok çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Ana sebepleri, demokratikleşmeyle ilgili samimi ve tutarlı olmayan farklı siyaset yaklaşımlarından siyaset sınıfının çözüm ve uzlaşma üretmekte zorlanmasına, bürokratik yönetim geleneğinin ağırlığından sosyal ve ekonomik alanda yaşanılan krizlere kadar birçok başlık altında toplamak mümkündür.
Ancak, hem ülke olarak üzerinde titrememiz gereken hassasiyetlerimizin varlığı, hem de anayasa yapmanın ve değiştirmenin gerektirdiği titizlik, daha demokratik ve daha uzlaşmaya dayalı bir Anayasaya kavuşmamıza engel değildir. 1982 Anayasa'sında, kabulünden itibaren yapılan değişiklikler, bu açıdan küçümsenemeyecek adımları ifade etmektedir.
Meclisimizin geçtiğimiz yıl içinde başardığı değişiklikler de, hem uzlaşma düzeyi, hem de muhtevası bakımından çok önemlidir. Bütün bunlar, yeni ortaya çıkan ihtiyaçlar ve önemli sorunlar karşısında yapılmış olsa da, son tahlilde ülkemizin ve demokrasimizin geleceği bakımından yararlı olmuştur.
Ülkemiz, son birkaç aydır Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gündeme gelmesiyle birlikte, yeni bir Anayasa tartışması sürecini daha yaşamaya başlamıştır.
Cumhurbaşkanlığı görev süresine ilişkin olarak gelinen noktayı ifade eden "5+5 formülü" üzerinde bugün geniş bir konsensusun şekillendiği göze çarpmaktadır. Bunun yanında, Anayasa'nın, milletvekillerinin özlük haklarını düzenleyen 86. Maddesi ile siyasi partilerin uyacakları esasları düzenleyen 69. Maddesiyle ilgili değişiklik önerileri de gündeme gelmiş bulunmaktadır.
Siyasi partiler arasında Cumhurbaşkanının seçim yöntemine ilişkin tartışmaların varlığı, yeni değişiklik önerileriyle ilgili bazı eleştirilerin ve tereddütlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Fakat, gelinen son noktayı, partiler arası bir pazarlığın ürünü ya da milletvekillerimize verilen rüşvet şeklinde değerlendirmek hem üzücüdür hem de düşündürücüdür.
Üzücüdür; çünkü, yüce meclisin mensuplarının bu şekilde töhmet altında bırakılması doğru değildir. Meclisimizin kendi özlük haklarına ilişkin bir düzenlemeyle, ülkenin kaderini yakından ilgilendiren bir Anayasal değişikliği birbirine karıştıracağını düşünmek büyük bir haksızlıktır. Aynı zamanda yanlıştır; çünkü, özlük haklarıyla ilgili değişikliklerin anayasal bir çerçeveye kavuşturulması bir zorunluluk haline gelmiş bulunmaktadır.
Siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin konu ise, zaten çok önceden beri akademik ve siyasi platformlarda tartışılmaktadır. Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak, siyasi partilerin kapatılmasının esas değil, istisna olması gerektiğini savunan bir partiyiz. Demokrasilerin kurumlaşmasında, siyasi geleneklerin yerleşmesinde, siyasi partilerin sürekliliğinin önemi çok büyüktür. Türkiye'de askeri darbeler sonrasında ya da Anayasa Mahkemesi kararıyla partilerin sık sık kapatılması, siyasi geleneklerin oluşumunu ve yerleşmesini engellemektedir.
Tabii ki, hiçbir demokratik hukuk devletinde, herhangi bir kişi veya kuruluş gibi, siyasi partiler de suç işleme ayrıcalığına sahip değildir. Herkes gibi, her kurum ve kuruluş da, Anayasal ve yasal çerçeveler içinde var olmak ve faaliyetlerini sürdürmek zorundadır.
Burada önemli olan, suç işleyen ile tüzel kişilik arasındaki ayrımı da paralelliği de doğru ve sağlıklı bir şekilde kurmaktır. Herhangi bir siyasi parti mensubunun ya da yöneticisinin suç işlemesi durumunda, prensip olarak partinin değil, suç işleyenlerin cezalandırılması gerekir. Suç işleme fiilinin süreklilik arz etmesi ve parti yönetiminin buna çanak tutması durumunda, tüzel kişilik ile suç arasında özdeşlik bulunması halinde, parti faaliyetlerinin yasaklanması hukuk devletinin bir gereğidir.
Bunun için diyoruz ki, suçluların cezalandırılması esas, parti tüzel kişiliğinin cezalandırılması ise istisna olmalıdır. Hem demokrasinin hem de hukuk devletinin gereğinin bu olduğuna şüphe yoktur.
Anayasa değişikliklerinin zor bir süreci ifade ettiği göz önüne alınarak, Anayasa değişiklik paketinin daha da geliştirilmesi mümkündür. Meclisimizin bünyesinde bulunan Uyum Komisyonunun bugüne kadar yaptığı çalışmalar belli bir noktaya gelmiş bulunmaktadır. Her siyasi partinin üzerinde mutabık olduğu öneriler demetini birlikte görüşerek, kapsamlı bir Anayasa değişikliğini gerçekleştirebiliriz. Huzurlarınızda bütün siyasi partilerimize böyle bir çağrıda bulunmayı tarihi bir görev addediyorum.
Değerli Arkadaşlarım,
Saygıdeğer Basın Mensupları,
Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı terör sorununu aşmada ortaya koyduğumuz kararlı tutum terörden beslenen çevrelerde, hesaplarını terör üzerine kurmuş bulunan iç ve dış mihraklarda büyük rahatsızlık yaratmıştır. Bunlar arasında uluslararası uyuşturucu mafyasından, onların yerli ortaklarına silah kaçakçılığından, Türkiye üzerinde kirli emeller besleyen, ülkemizi bölmek isteyen karanlık niyetlilere kadar bir dizi fesat unsuru bulunmaktadır. Bu çevrelerin kullandığı veya onlarla irtibatlı olan elemanlar, bugün boş durmamakta, teröre karşı alınan tedbirlerin etkisi karşısında yeni taktiklerle varlıklarını devam ettirecek, kanlı ve karanlık emellere hizmet edecek her türlü imkânı yaratmak istemektedirler.
Şunu açıkça tesbit etmek durumundayız ki, terörü besleyerek ülkemizin başına bela edenler, Türkiye'nin kalkınmasını hızla tamamlayarak bölgesel bir güç haline yükselmesini, milletlerin ancak birkaç yüzyılda yakalayabileceği bir ortamdan yararlanmasını engellemeye çalışmaktadırlar. Bu unsurlar, Türkiye'nin bölgesel bir güç oldukça; önüne açılan Balkanlardan Kafkasya'ya, oradan bütün Avrasya'yı kuşatan ekonomik, kültürel ve siyasi işbirliği alanında etkinlik kazanacağını ve sadece bölgesel bir güç olmayıp küresel bir güce dönüşeceğini hesaplayıp, Türkiye'nin önünü kesmeye çalışmaktadırlar.
Terörü besleyenlerin ulaşmak istedikleri amaçlar bellidir.
1. Terör olayları ile içeride güveni sarsmak, toplumdaki kardeşlik kültürünü parçalayarak kültürel ve etnik temellerden çatışmalara dayalı bir parçalanma siyaseti oluşturmak;
2. Yaratılacak bunalımın siyasi alandan toplumsal alana, oradan ekonomik yapıyı felç edecek boyutlara getirip ekonomik büyüme ve toplumsal gelişmeyi frenleyecek bir noktaya taşımak;
3. Türkiye'nin sorun çözme kabiliyetini yok ederek, biriken sorunların altından kalkamayan bir ülke haline getirmek;
4. Ülkemizin bölgesel ve küresel gelişmelerden ilgisini kesip doğrudan doğruya iç dinamizmini, yine iç sorunlarla boğuşarak tüketmesini sağlamak;
5. Bütün bunların neticesi olarak içe yönelmiş, sorun çözemedikçe siyaseten içine kapanan halkla devlet arasında ihtilaflar yaratan, bunu önlemek için de bir baskı rejiminin şartlarını oluşturmaya yönelmek.
Görüldüğü gibi, bu amaçları hedefleyenler, Türkiye'nin toplumsal ve ekonomik kalkınmasını durdurup zayıflatmak, demokratikleşme sürecini engellemek ve böylece güçsüz ve takatsiz bırakılmış bir Türkiye'yi parçalamaya yönelmek, eğer onu beceremezlerse hiç olmazsa etkisiz, kendi sorunları içinde boğulmuş bir ülke haline getirmek istemektedirler.
Muhterem Dava Arkadaşlarım,
Değerli Basın Mensupları,
Terör olayı karşısında terörist unsurlarının faaliyetlerine her aşamada destek veren bazı batılı ülkelerin tutumlarını anlamak çok zor değildir. Onların bizimle aynı ittifak ve ortaklık zeminlerinde bulunması bu durumun anlaşılmasını zorlaştırmamalıdır. Onlar Balkanlardan Kafkaslara, bütün Ortadoğu ve Avrasya'ya uzanan bu büyük uygarlık alanının dirilişinin yolunun Türkiye'den geçtiğini bildikleri için, bu bölgelerde yeniden güçlü, istikrarlı, dayanıklı siyasal yapıların kurulmasını mümkün kılacak, bu bölgeyi harekete geçirecek olan Türkiye'nin önünü kesmeye çalışmaktadırlar.
Bizler, bütün bunları bilerek, dikkate alarak çalışmak mecburiyetindeyiz. Türkiye'yi geri bırakmaya, geri kalmışlığa mahkûm etmeye çalışanlara karşı kendi hedeflerimize ulaşmak için ısrarlı bir şekilde, kendi doğru siyasetlerimizi savunmak ve uygulamak zorundayız. Bu siyasetler, bir gelişme stratejisinin üç önemli aşamasını dengeli bir şekilde ele alarak pratiğe geçirmeyi şart koşmaktadır.
Bunlardan birincisi, ekonomik istikrarı sağlayacak tedbirlerde başarılı olmak ve bu istikrarın hızlı büyümeyi motife edecek bir şekilde sağlam temellere dayanmasını sağlamaktır. Bu hususta uygulamaya koyduğumuz istikrar tedbirlerinin olumlu neticelerini üçüncü aydan sonra çok net bir şekilde görülebileceğini ifade etmek istiyorum. Onun için istikrar programından taviz vermeden bunun bir yıllık hedefleri tutturmasını sağlamak en acil görevlerimizden birisidir.
Gelişme stratejisinin ikinci önemli unsuru Türk Dünyası ve bölgesel ittifaklarla sağlıklı ilişkiler geliştirmek, bu konuda somut adımlar atarken, Avrupa Birliği'ne katılma sürecinde, Batıyla olan ilişkilerimizde bölgesel gelişme politikalarıyla tutarlılığı esas almaktır.
Üçüncüsü ise, Türkiye'nin demokratikleşmesini biran önce tamamlayacak şekilde, çalışmalara hız kazandırmaktır. Burada, bu demokratikleşme meselesinin diğer bütün süreçlerin üzerinde bir etkisi olduğunu dikkate alarak, biraz daha ayrıntıya gitmek istiyorum.
Türkiye'nin dünyada yalnız bırakılmasını sağlamaya çalışan unsurlar, ülkemizi istikrarsızlaştırıp, siyaseten içine kapalı bir hale getirmede başarılı oldukları takdirde amaçlarına ulaşmakta epeyce mesafe almış olurlar. Bunun için, hem Türkiye üzerinde planlanan yıkıcı politikaları etkisiz hale getirmek, hem de, Türkiye'yi kendi doğrultusunda yönlendirmek için demokratikleşme meselesi önem kazanmaktadır. Bu aşamada, terörle ve terör örgütüyle ilişkisini kesmemiş, terör karşısında tavır takınamamış, hatta işbirlikçisi görüntüsü taşıyan unsurların ortaya çıkarak illegaliteyi sahneye taşıma çabaları karşısında yapmamız gereken en etkili uygulama, Türkiye'nin siyasi yapısını demokratikleştirmek, hukuk devletini güçlendirmek olmalıdır.
Terörle flört ederek kanlı cinayetler işleyen canilere karşı tavır takınmamış unsurlar bu tutumlarıyla iki şeyi ifade etmiş olmaktadırlar. Bunlardan ilki, bu unsurların demokratik değerlere karşı terörün aracı olarak mevcudiyetlerini korumak istediklerini dolaylı olarak itiraf etmeleri; ikincisi ise, siyasi istikrarsızlığı besleyecek bir ortam yaratarak ülkedeki demokratikleşme çabalarının durdurulması ve hatta demokratik kazanımlardan bile geriye dönülmesini sağlayacak bir arayış içerisinde olmalarıdır.
Bu durum tamamen Türkiye'nin demokratikleşmeyi başarıp istikrarlı bir ekonomik ve toplumsal gelişme sürecine girmesini önleyecek ve küresel süreçte yer almasını istemeyenlerin arzuladığı bir neticedir. Türkiye'nin ekonomik kalkınmasının da toplumsal barışının da ancak demokratik gelişmeyle mümkün olduğunu bilenler, Türkiye'nin durdurulması için bu yolu kapamak istemektedirler.
Değerli Arkadaşlarım,
Kıymetli Basın Mensupları,
Demokrasi, açık toplum, açık siyasi kurumlar, şeffaf ilişkiler rejimidir. Bu ilkeleri benimsemeden, hukuk devleti kavramına sahip çıkmadan, terörü reddetmeden, düşünce, inanç ve örgütlenme özgürlüklerini kurumlaştırmadan demokratikleşmede mesafe almak zordur. Bu noktada Türkiye'nin önüne, demokratikleşme projelerinin üzerine etnik ayrımcılığı çıkarmak, demokrasinin hak ve özgürlükler rejimi olarak, bireysel ve toplumsal çerçevelerini bunlarla değiştirmeye çalışmak önümüzdeki en büyük tuzaktır.
Huzurlarınızda bütünüyle Türkiye'nin yeniden büyük bir gelişme dönemini başlatacak, Türk toplumunun dinamizmini harekete geçirecek köklü bir toplumsal uzlaşma ve demokratikleşme perspektifine ihtiyaç olduğunu ifade etmek istiyorum. Türkiye'nin böyle bir atılımı gerçekleştirmek için ilk adımı demokratik bir Anayasa'yla etnisite ve mezhep ayrımcılığını dışlayan, vatandaşlık esasında eşitliği temel alıp hak ve özgürlükleri garanti altına alan yeni bir Anayasal çerçeve oluşturma ihtiyacı vardır. Şüphesiz demokratikleşme sadece Anayasa değişikliği ile olacak bir süreç değildir. Fakat, böyle bir duyarlılıkla düzenlenecek Anayasal altyapı, diğer kurumsal değişikliklerin de temel çerçevesini oluşturarak, toplumda bireyden aileye, aileden siyasi toplumsal kurumlara, oradan bütün toplumsal sisteme yayılacak demokratik değerlerin beslendiği bir zemin olabilir. Böyle bir zemin, Türkiye'nin kendi gücünün, potansiyelinin açığa çıkmasına imkân sağlayarak Türkiye'yi başarıya götürecek gelişmelerin siyasi ve ahlâki temelini hazırlar.
Sonuç olarak, Türk devletinin ve milletinin varlığına kasdetmiş, tarihte eşine az rastlanır cinayetler işlemiş bir terör örgütüyle ve onun uzantılarıyla dirsek teması içinde olanlara, teröre bilerek ya da bilmeyerek arka çıkanlara insanlık suçuna ortak olmamaları hususunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Türkiye ile ilişkilerini bölücü-yıkıcı örgütün propagandalarıyla paralellik arzeden bir anlayışla dizayn etmeye çalışan ülkeler ile kuruluşların da tarihi bir yanlışın mimarları olmaktan özenle kaçınmaları gerekir.
Unutulmamalıdır ki, Türkiye, her zaman için terörle başedebilecek güçtedir. Terörizmin insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçlardan biri olduğuna inanmaktadır. Hangi amaçla ve yolla olursa olsun terörizmin onaylanmasını, desteklenmesini gayri ahlâki ve gayri insani bulmaktadır. Bu vesileyle, bütün devletleri ve kuruluşları, bu konuda Türkiye'ye karşı daha açık, daha samimi ve daha tutarlı olmaya davet ediyorum.
Değerli dava arkadaşlarım,
Saygıdeğer milletvekilleri,
Sözlerime burada son verirken hepinizi en içten duygularımla selamlıyor, saygılar sunuyorum.
[[Kategori:Devlet Bahçeli'nin konuşmaları]]
b2qq310azde1ryt47702nniow32gm8d
Rauf Denktaş'ın 15 Temmuz 1999'da TBMM'de yaptığı konuşma
0
17778
174537
141848
2026-09-22T06:51:09Z
Sabri76
3647
174537
wikitext
text/x-wiki
{{eser başlığı
| önceki =
| sonraki =
| başlık =Rauf Denktaş'ın 15 Temmuz 1999'da TBMM'de yaptığı konuşma
| bölüm =
| eser sahibi =Rauf Denktaş
| çevirmen =
| notlar =Kaynak: [http://www.belgenet.com/kibris/denktas_150799.html]
}}
Teşekkür ederim efendim, çok sağ olunuz.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Yüce Türk Ulusunun iradesinin temsil edildiği yer olan Yüce Meclisinizde, millî davamız Kıbrıs meselesi hakkında, sizlere hitap etme fırsatını bana vermiş olduğunuz için, şahsım ve halkım adına sizlere en içten duygularla teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)
Kıbrıs davasının teşhisi yapılmadan, sözde dost ülkelerin yıllardır yapmış oldukları girişimler tek bir sonuç vermiştir; bu da, ortaklık cumhuriyetini, iyice hazırlanıp planlayarak yıkmış olan Miloseviç'in metotlarıyla, kurucu ortak Kıbrıs Türkünün haklarını yok edip, Kıbrıs'ı evvela bir Rum cumhuriyetine dönüştürüp ENOSİS'e sıçrama tahtası yapmak için harekete geçmiş olan Kıbrıs Rum liderliğini, meşru Kıbrıs hükümeti addetmek suretiyle, Rum liderini ve halkını, meşru Kıbrıs hükümeti oldukları yönünde inandırmak olmuştur. Bu inanç, otuz altı yıldır, Kıbrıs meselesinin hallini önleyen aşılmaz bir engel haline gelmiştir. Kurucu ortak Kıbrıs Türklerinin kahramanca mukavemetine ve haklarını korumak için yıllarca çekmiş olduğu zahmetlere ve yapmış oldukları fedakârlıklara rağmen, bu yanlış tutum, maalesef, bugüne kadar devam etmiş ve böylelikle, meşru Kıbrıs Cumhuriyeti dedikleri Rum idaresinin Türklere yapmış olduğu tüm baskılara, insanlık dışı davranışlara, haksızlığa ve jenosit teşebbüslerine bilerek veya bilmeyerek ortak olmuşlardır.
Kıbrıs meselesinin içinden geçmiş olduğu tüm safhaları, büyük Türk Ulusu bizimle birlikte yaşamıştır. O günlerde bizimle birlikte ağladınız, bizimle birlikte coştunuz, bizimle birlikte kahroldunuz. Bir Rum papazın, bir halka, uluslararası anlaşmaları ayaklar altına alarak "anayasa ölmüştür, gömülmüştür" diyerek reva gördüğü haksızlığa dünyanın nasıl tahammül ettiğine birlikte şaştık, birlikte üzüldük. Bugün, o günler arkada kalmıştır. Şanlı Türk Barış Harekâtının 25 inci yılını idrak etmek üzereyiz; 25 yıldır Ada'da sulh vardır, sükûnet vardır.
Kosova'ya barış götüren, Kosova'da coşkuyla karşılanan Mehmetçik, 25 yıl önce, Kosova'da NATO'nun bir buçuk ayda büyük zayiat verdirerek yapmış olduğu harekâtı, yüzde 100 bir başarıyla üç dört günde yapmış, Kıbrıs Türkünü zulümden ve yok edilmekten kurtarmıştır.(Alkışlar) Adaya, Yunanistan'ın yerleşmesi önlenmiş, jeopolitik açıdan Anavatanın hayatî çıkarları olan Kıbrıs'ın, Girit misali bir Yunan adasına dönüşmesine engel olunmuştur.
Sayın Ecevit Hükümetinin, Barış Harekâtı için almış olduğu kararı onaylayan bu Yüce Meclis olmuştur. Şimdi, Barış Harekâtının 25 inci yılında Yüce Meclisinizi, coşku ve saygıyla tekrar selamlıyorum. (Alkışlar)
Cumhuriyet hükümetleri, her zaman Kıbrıs meselesinin heba olmaması için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Bu onurlu sonucu, Yüce Meclisinizin, Kıbrıs meselesi deyince partilerüstü şahlanışında, partilerüstü bir yaklaşımla ve oybirliğiyle aldığınız millî kararlara borçluyuz. Size, yürekten teşekkür ediyorum.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri;
Bugün, Kıbrıs meselesinin süratle halledilmediğinden şikâyetçi olanlar, "Kıbrıs meselesinin halli" çok uzadı diyerek derhal halli için bize baskı yapanlar bir gerçeği göz ardı etmektedirler; meseleye doğru bir teşhis koymamışlardır. Yıllardır, ben, bunu talep etmekteyim, Güvenlik Konseyinden, Genel Sekreterden, bize gelen tüm diplomatlardan ısrarla talep etmekteyim: Kıbrıs meselesine doğru teşhis koyunuz ki, yazacağınız reçetenin yararı olsun; Kıbrıs meselesine teşhis koyunuz ki, otuz altı yıldır bize yapılan haksızlığa son verilmiş olsun; adaletsizlik, haksızlık, kanunsuzluk, eşitsizlik üzerine, barış, uzlaşma bina edilemez diyorum.
Kıbrıs meselesi nedir? Klerides'e göre, Kıbrıs meselesi, Rumlar için, 1960 anlaşmalarını ortadan kaldırarak, 1960 ortaklık cumhuriyetini Rum cumhuriyetine dönüştürmek siyaset ve kanlı eylemlerinden kaynaklanan bir meseledir. Kendi generalleri Yorgo Karayannis'in dediği gibi, 1960 Ağustosunda Makarios, cumhuriyetin kuruluşunu imzaladığı ay, EOKA'cı İçişleri Bakanına talimat vermiş "Rumları silahla ve savaşa hazırla" demiştir. Karayannis'e göre, üç yıl içerisinde Makarios, kâfi derecede silahlandığının bilinci içerisinde, savaş emrini vermiştir. Bu dönemde, Klerides, vurucu teşkilatın ikinci başkanıdır.
Yine Klerides'e göre, Kıbrıs Türklerinin siyaseti, 1960 anlaşmalarında elde ettikleri hakları korumak, ortaklık cumhuriyetini idame ettirmekti; bu, doğru bir teşhistir. Türk tarafı, barışa dönüş için daima esnek davranmıştır; ancak, biz, esnekliği, hiçbir zaman, eşit egemenliğimizden ve Anavatan Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki haklarından vazgeçme olarak algılamadık. Rum-Yunan ikilisinin otuz altı yıldır bizden beklediği taviz ise, bunlardan vazgeçmemizi öngörmektedir. Bizim esnekliğimizi zaaf addeden Rum-Yunan ikilisi, hukuku çiğneyerek, kan akıtarak elde ettiği sahte bir unvan altında, dünyayı kandırmayı bizimle uzlaşmaya tercih etmiştir. Bu nedenledir ki, uzlaşmaya varılamadı; çünkü, Kıbrıs'ın Miloseviç'i Makarios'u ve ondan sonra gelenleri, ellerindeki masum insanların kanlarına rağmen, meşru hükümet olarak tanımak gafletinde bulunan hükümetler, bunu yapmakla, Makarios'a "sakın, olduğun mertebeden, meşru Kıbrıs hükümeti mertebesinden, bu unvan ne kadar sahte, geçersiz ve yasadışı olsa da inme; biz, seni meşru hükümet yapıncaya kadar direteceğiz" mesajını vermiş olduklarını fark edemediler; hâlâ bu gerçeği idrak etmemekte direnmektedirler.
Rumlar, amaçlarının Kıbrıs Türkünü ortadan kaldırmak olduğunu saklamıyorlar. Bütün bu vahşet ve şiddeti, aynı zamanda, Türkiye'yi bölgeden uzaklaştırmak için yaptıklarını ifşa ediyorlar. Bütün bunları, yabancıların dikkatine getiriyoruz; kale almıyorlar. Kıbrıs Cumhuriyetinin kurucularından ve egemenliğin kaynağından biri olan, siyasî eşitliği uluslararası anlaşmalarla perçinleşmiş Kıbrıs Türkünün haklarını gasp eden Makarios'u baş tacı yaptılar. Böylelikle, bilerek veya bilmeyerek, bizi, bir Rum cumhuriyetinde azınlık durumuna indirgemek için ellerinden geleni yapmış oldular.
Kıbrıs Türkleri olarak, bu meşru addedilen sahte Kıbrıs hükümetine boyun eğmediğimiz için, bizi ve özellikle beni uzlaşmaz ilan ettiler. Bunu yapmakla, dünyanın suçlaması karşısında adaletsizliğe boyun eğeceğimizi, halkımızın can ve kan pahasına koruduğu eşit egemenlikten, Türkiye'nin garantisinden taviz vereceğimizi sandılar; temsil ettiğimiz Yüce Ulusun, haksızlık karşısında direnmeyi millî onur addettiğini hesaba katmadılar; millî namus ve şeref için, hürriyet için "ya istiklal ya ölüm" diyen bir milletin çocukları olduğumuzu düşünemediler. (Alkışlar)
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; biz, Kıbrıs'ta Türk olmanın diyetini ödemekteyiz, ödemeye devam edeceğiz, boyun eğmeyeceğiz. Hakka inandık, adalete inandık; milletimize, Anadolu'nun kahraman insanına, siz kardeşlerimize güvendik ve hakkı koruma azmiyle yolumuza devam ettik; baş eğmedik. Baş eğmekle, zulüm karşısında gerilemekle meydana gelecek anlaşmalar ancak yeni felaketlerin başlangıcı olur. Biz, halkımıza böyle bir sonucu yapar bir anlaşmayı layık görmedik. Bizi her defasında hükümetleriniz ve Meclisiniz desteklemiştir, bunun mutluluğunu ve gururunu yaşamaktayım.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Barış Harekâtından sonra da, Anavatan Türkiye, uzlaşma yollarını açık tutmak için elinden gelen her şeyi yapmış ve bizleri de o yönde irşat etmiştir. Bütün samimiyetimizle bu yönde yapmış olduğumuz her girişim Rumlar tarafından reddedilmiştir; çünkü, onlar için meşru Kıbrıs hükümeti unvanını muhafaza etmek başta gelen millî görevdir.
1971'de Klerides'in şu beyanatına bakalım: "Çözümsüzlük, bizim için en iyi çözümdür. Bugün, neysek yarın da oyuz, gelecek yıl da oyuz, her yıl o olacağız. Yüzde yüz Rumlardan oluşan bir idareyi dünyaya meşru Kıbrıs Hükümeti olarak tanıttık, içimizde vetosuyla bir cumhurbaşkanı muavini yoktur, üç Türk bakan yoktur, biz, meşru hükümet olarak tanınmaktayız. O halde, Türkleri ne diye içimize alalım; onlar Ada'nın yüzde 3'üne sıkıştırılmış vaziyette ekonomik açıdan perişan durumdadırlar; ya bize boyun eğecekler veyahut da Ada'dan çıkıp gideceklerdir; siyaset budur." Geriye gidersek, Makarios'un görüşü de bu doğrultudadır. O da "ya boyun eğerler ve azınlık statüsünü kabul ederler ya da giderler" demişti. Akridas Planını okumuş olanlar da göreceklerdir ki, bu jenosit planının öngördüğü de budur. Bugün, Klerides'in konuya bakışında zerre kadar bir değişiklik yoktur; ona göre, mesele bir işgal meselesidir. Dolayısıyla, Kıbrıs meselesi halledilsin diyen dış dünyanın neden bu gerçeği görmediğini anlamak zordur. Biz, göremediklerini zannetmiyoruz, bizim direnemeyeceğimizi zannederek, Türkiye'nin müdahalede bulunamayacağı hesabını yaparak kazanacak sandıkları ata oynamak istediler, yola yanlış çıktılar. Maalesef, yanlış yolun kendilerini uzlaşmaya değil, Kıbrıs Türklerini yok etmeye doğru götürmekte olduğunu gördükleri halde, bu yanlış yoldan dönmeyi ve Rum tarafına "siz hangi hakla bütün Kıbrıs'ın hükümeti olduğunuzu iddia ediyorsunuz" sorusunu sormayı akla getiremiyorlar; yok edilmekten kurtulduk, boyun eğmiyoruz diye bizi suçlamayı yeğliyorlar.
Bugün, bizi görüşme masasına davet edecekleri yönünde haberler dolaşmaktadır. Hangi görüşme masasına diye soruyoruz, yapılan açıklamaları inceliyoruz. Bütün bu girişimler, sanki arada hiçbir şey olmamış, sanki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Halkı adına bazı kararlar alınmamış ve bu kararlar Türk hükümetleri tarafından kabul edilmemiş, benimsenmemiş, desteklenmemiş, sanki Türk hükümetleri, karşılaştığı diplomatlara ve ilgili ülkelere durumu tekrar ve tekrar anlatmamış gibi bir davranışla, bizi toplumlararası görüşmeler masasına davet etmektedirler. Toplumlararası görüşmeler yıllardır sürmüştür; masada dirsek çürüttük, masada günlerimizi, aylarımızı, yıllarımızı, gecelerimizi ve gündüzlerimizi heba ettik; barış olsun diye, uzlaşma olsun diye uğraştık; hak yerini bulsun diye çaba harcadık; ancak, Klerides'in cumhurbaşkanlığına seçildiği ilk günden itibaren "Türk tarafıyla görüşecek bir konu yoktur. Kıbrıs meselesi, 1974'te başlayan işgal meselesidir; Rum göçmenlerin insan hakları meselesidir, göçmenler yerlerine gitmelidir" siyasetiyle karşımıza çıkılmıştır.
Avrupa Birliğinin, Yunanistan'ın şantajına boyun eğerek aldığı karara göre, müracaat, Kıbrıs adına, geçerli, yasal bir müracaattı. Türk tarafının, bu, sözde güzel teşebbüse karşı çıkışını anlamak istemiyorlar. Kıbrıs meselesi, Avrupa Birliğine girme meselesi haline getirilmiş; ortada Kıbrıs'ın tümünü şamil, meşru, müşterek bir hükümet kurma sorunu bir yana itilmiştir. "Avrupa Birliğine girmem" diyen Türk tarafı, uzlaşmazlık ve bağnazlıkla suçlanıyor. Biz "Avrupa Birliğine Türkiye'siz girmeyiz, anlaşmalar bunu amirdir; bu, tek yanlı ve yasal olmayan müracaatın altında sinsi bir Yunan siyaseti yatmaktadır" dedikçe, suçlama devam etmektedir. Rumlar için öncelik, bizimle uzlaşma değildir, hiçbir zaman bizi yeniden eşit şartlarda içlerine almayı düşünmediler. Onlar için öncelik "sahte Kıbrıs hükümeti" unvanı altında Kıbrıs'a sahip olmaktır. Avrupa Birliği yolu, bu yönde atılmış hesaplı bir adımdır.
Rumlar açısından Avrupa Birliğinin önemi aşikârdır. Kıbrıs olarak, Türkiye ve Yunanistan'ın müştereken üye olmadıkları bir birliğe "Kıbrıs Cumhuriyeti" diye bilinen 1960 ortaklık cumhuriyetinin girmesi, 1960 anlaşmalarıyla yasaklanmıştır. ENOSİS ve taksim kanundışı edildiği gibi, dolaylı yoldan ENOSİS'e gidilmemesi için de bu tedbir alınmış ve taraflar buna rıza göstermiştir. Ada'nın Rumlaşmasını ve ENOSİS'i engelleyen bu anlaşmaların dışına çıkmak, bu anlaşmaları ortadan kaldırmak ve Kıbrıs Türklerinin ortaklık haklarını yok etmek için başlattıkları kanlı mücadele sonunda, tek başlarına, sadece unvan olarak sahip oldukları "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında Avrupa Birliğine, üyeliği başardıkları takdirde, 1960 anlaşmalarıyla Kıbrıs Türklerine verilmiş olan haklar, bu hakların ötesinde, kurtarılmış olan haklar ve Türkiye'ye verilmiş olan haklar ortadan kalkacak, kaldırılacak hesabı içerisindedirler.
Bu yanlış hesapta, maalesef, Avrupa, kendilerini desteklemekte ve Türkiye'nin, Kıbrıs'ın Avrupa Birliğine girmesi konusunda veto hakkı olmadığını söyleyebilmektedirler. Türkiye'nin "Kıbrıs, Avrupa Birliğine üye olamaz; Türkiye ve Yunanistan'ın birlikte üye olmadıkları bir kuruluşa giremez" şeklindeki yasal ve siyasî itirazlarını anlamak istemiyorlar. Kıbrıs meselesinin, 1959-1960'ta, Türk-Yunan dengesi üzerine kurulduğunu ve bu nedenle bu maddenin hayatî anlamı olduğunu görmek ve anlamak istemiyorlar. Bizden istedikleri, bu konuyu masaya getirmemek ve tüm Kıbrıs adına yapıldığını sandıkları Rum müracaatını benimsemektir. Bunu reddediyoruz, bu oyuna gelmeyeceğiz diyoruz; Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki haklarına dokunamazsınız noktasında diretiyoruz. (Alkışlar) Türkiye "Avrupa Birliğine üye olacak bir Kıbrıs Cumhuriyeti yoktur; Kıbrıs'ı tümüyle temsil eden bir hükümet yoktur, müracaatı yapan Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti değil, sadece Rum Cumhuriyetidir, güneydeki insanlardır, Türkleri bu müracaat kapsamaz" diyor; ama, kimse bunu da anlamak istemiyor. Biz bu konuda sonuna kadar ısrarlı olacağız.
Avrupa Birliği üyesi ülkelere soruyoruz: Kıbrıs Cumhuriyeti dediğiniz Rum idaresini niye üye olarak aranıza almaya kalkışıyorsunuz?
Kıbrıs'ta otuz altı yıldır durum şudur: Hak ve adalet için, insan hakları için, uluslararası anlaşmaların kutsiyeti için mücadele eden Türk insanını siz cezalandırmaktasınız, hatta, onları Ada'dan yok etmek isteyen insanları hükümet addederek, bunlara "silahlanabilirsin, egemenliğini kuzeye, Türklerin üzerine de yayabilirsin" mesajını vermektesiniz ve Kıbrıs meselesini bir o kadar daha tahrik etmektesiniz. Bunu yapma hakkını nereden buluyorsunuz? Bu soruyu sorduğumuzda "ne yapalım, herkes böyle diyor" diyorlar. Herkes böyle diyor, kimse Kıbrıs meselesine yeniden bakmak, bir teşhis koymak ihtiyacını duymuyor. Herkesin dediği olacaksa, 21 inci Yüzyıl dünyasında, adalet, hak, hukuk, hukukun üstünlüğü, insan hakları ortadan kalkacak bir durumla karşı karşıya kalacağız demektir. 21 inci Yüzyılda öngörülen, dünyanın, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye ve insan haklarına dayalı bir dünya olacağı ümidini insanlık adına yitirmek istemiyoruz.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; biz, 1963 ve 1974'te olanları bugünkü durumun nedenleri olarak anlatmaya kalkıştığımızda, bize "geçmişte yaşamayınız, bugüne bakınız" derler. Yunanistan ve Rum tarafı, Kıbrıs meselesini 1974'te başlamış bir istila ve göçmenlerin evlerinden, yurtlarından olması meselesi olarak takdim ettiğinde, onlara hak veriyorlar ve sözde Kıbrıs cumhuriyeti hükümetinin davranışlarını, girişimlerini kabul ederek insan hakları mahkemesinde Türkiye aleyhine tek yanlı kararlar alabiliyorlar.
"Kıbrıs hükümeti" sahte unvanı altında Yunan-Rum tarafı, toplumlararası görüşmelerde varılan veya varılabilecek ne kadar parametre varsa hepsini ortadan kaldırıyor, buna kimse ses çıkarmıyor. Biz "Kıbrıs Rum idaresi meşru hükümet değildir, hükümetimiz değildir, bunu, kendilerine söyleyiniz" dediğimizde uzlaşmaz oluyoruz.
Bu şartlar altında, yıllardır bu haksız saldırılara karşı direndik ve neticede, ısrarım üzerine, 1997'de New York'ta ve Brion'da Rum tarafıyla yüz yüze iki görüşme yaptık. Bu görüşmeler esnasında, Avrupa Birliği, Kıbrıs Rum İdaresine tam yeşil ışık yakarak, Kıbrıs'ın aday bir ülke olarak yoluna devam edebileceği işaretini verince, Klerides cesaretlendi ve bizimle çok açık konuştu. Kendisine sorular yönelttim "masa başında yeni bir ortaklık cumhuriyeti kurmak teşebbüsündeyiz; dolayısıyla, düşmanlığa, ekonomik ambargolara, spor ambargolarına, her yerde önümüzü kesmeye, bizi jenositten kurtarmış olan Anavatanımızı işgalci olarak takdim etmeye, Yunanistan'a üsler vermeye, Yunanistan'dan paralı asker getirmeye, silaha günde 1 milyon dolar harcamaya ve tek yanlı olarak Avrupa Birliğine müracaata ne dersin; bunlar, yapmakta olduğumuz görüşmelerle nasıl bağdaşır" sorusunu sorduğumda, bana, açıkça, şunu söyledi: "Unutma, biz, toplumlararası görüşmelerdeyiz. İşaret ettiğin icraatlar hükümet icraatlarıdır. Toplumlararası görüşmeler devam ediyor diye hükümet icraatı durmaz, bunlar devam eder." Yani, biz, masada eşit toplum liderleri olarak konuşurken, Rumlar, Kıbrıs hükümeti adı altında, Kıbrıs'a sahip çıkma eylemine korkusuzca devam edebileceklerdir. Klerides'e, cevaben şunu söyledim: "Yani, hükümet olarak sen, bütün bunları, bizim de iyiliğimiz için hükümetimiz olarak mı yapıyorsun?" Bu soruma "bütün Kıbrıs için yapıyoruz; hakkımızdır, hükümet icraatıdır, karışamazsınız, bunlar devam edecektir" cevabını vermiştir. Tekrar sordum: "Yani, siz, bizim hükümetimiz misiniz? Bunu mu söylemek istiyorsun? O halde ben burada ne yapıyorum?" Yine, Avrupa Birliğinden aldığı cesaretle şu cevabı verdi: "Ben, sizin hükümetiniz olmadığımı biliyorum; ancak, bütün dünya bana Kıbrıs hükümeti olduğumu söylüyor. Benim dünyaya 'hayır, ben, Kıbrıs hükümeti değilim' dememi mi bekliyorsun!" Böylelikle, Klerides, Kıbrıs meselesinin neden halledilmediğini ve neden iki taraf arasında uzlaşma olamayacağını ortaya koymuş oldu. Bu nedenledir ki, ben, devamlı surette dünyaya sesleniyorum: Sizin, kendinizin ortaya koyduğu bu engeli kaldırmak görevi size düşmektedir; Rumlara "siz, Kıbrıs'ın hükümetisiniz, Türklerin hükümeti değilsiniz" demek görevi sizlerindir. Bu görevi yapmadıkça, Rum, asla bizimle bir uzlaşmaya gelmeyecektir. İsterse gelsin!
Klerides, Kıbrıs meselesinin halli için öngördüğü formülü de şu şekilde açıklamaktadır. Bunu dikkatle dinleyeceğinizden eminim; buna biz razı olabilir miyiz, siz razı olabilir misiniz: "Kıbrıs Cumhuriyetinin egemenliği tartışılmaz." Kendileri egemen cumhuriyetin meşru hükümetidirler. "Bu hükümetin toprak bütünlüğüne, bağımsızlığına, egemenliğine gölge düşürülmeyecektir." Görüşmeler bu önşartla yapılacaktır. Güvenlik Konseyinin bütün kararları bunu amirdir. Bu kararlar değişmedikçe, Klerides'ten, Yunanistan'dan Kıbrıs konusunda uzlaşma beklemek hayaldir. Bunlar değişmeyeceğine göre, bizim görevimiz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ayakta tutmak, yaşatmak, yüceltmek ve Anavatanla aramızdaki bağları daha da sıklaştırmak, daha da güçlü hale getirmektir. Klerides devam ediyor: "Mal, mülk değişimini müzakere etmeyeceğim." Bunu müzakere etmeyeceğine göre ne yapacak; -Avrupa yasalarına aykırıdır bu; insan hakları meselesidir- bütün göçmenler eski yerlerine gidecek. Türk göçmenler eski yerlerine dönmeyeceğine göre, Türk göçmenlerine gösterilen yol, denizdir, göçtür veya toplu mezardır. "Çokuluslu güç olmalıdır, garanti anlaşması değişmelidir." Yüce Meclisin, Şanlı Türk Ulusunun ve insaf sahibi dost ülkelerin, bu siyaseti, gereğince değerlendirmekte olduğundan eminim. Kıbrıs'a sahip çıkma siyaseti alabildiğince devam ediyor; Kıbrıs'ı Rumlara bırakmama siyaseti, alabildiğince, bizim millî görevimiz oluyor. (Alkışlar)
Avrupa Birliğinden gelen sesler ve alınan kararlar, maalesef, bu Rum yaklaşımını desteklemektedir. Türkiye'ye bu konuda söz hakkı tanımayan bu yaklaşımla, Kıbrıs'ı Yunanistan şantajına boyun eğmiş bir Avrupa Birliğine üye yaparak, Kıbrıs üzerindeki Türk haklarını ortadan kaldırma planı yürütülmektedir. Direnişimiz buna karşıdır; direnişimiz, Türkiye'yi, Kıbrıs ve bölgesinden uzaklaştırmak isteyenlere karşıdır. Bizim mücadelemiz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin güçlendirilerek varlığını sürdürmesi, Türk Ulusunun Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'de hak ve menfaatlarının korunmasıdır; bu yoldan dönmeyeceğiz. (Alkışlar)
Bizi uzlaşmazlıkla suçlayanlara, uzlaşmazlığın Rumlardan kaynaklandığını anlatmak zorundayız. Yukarıda izahını yaptığım siyaset, Kıbrıs'a sahip çıkma siyasetidir; Akridas planının, silahsız bir şekilde, Avrupa yoluyla yürütülmesidir. Rum göçmenlerin yerlerine dönüşünü insan hakları olarak tanımlayan Rum-Yunan ikilisi, bunun, Türk göçmenleri denize dökmek veya göç ettirmek anlamına geldiğinin idraki içindedir; çünkü, Türklerin güneye, zulüm çemberine dönmeyeceklerini çok iyi bilmektedirler; kısacası, jenosit hareketi devam etmektedir.
Baf'ta Yunanistan tahsisli hava üssü açılması, S-300 füzelerinin konuşlandırılması teşebbüsü, Rum tarafınca Türkiye'ye karşı açılan davalar, devam eden Rum-Yunan silahlanması, Kıbrıs Türk Halkına karşı, başta spor olmak üzere her alanda uygulanmakta olan ambargolar... Bu Rum-Yunan zihniyeti işte budur. Bunlara dur diyen yok. Rum, bunları yasal hak biliyor, "görüşmeler devam etse de bu haksızlıklara devam edilecektir" diyor ve ilgili hükümetler bizi masaya davet ediyor. Biz, uluslararası camiaya, Rum-Yunan tarafının bu husumet zihniyetinden vazgeçmesi gerektiğini söylüyoruz. Görüşme zemininin oluşmasını önleyen, Rumların bu husumet dolu tutumlarıdır. Bununla da kalmıyoruz, geleceğe dönük bakış açımızı ortaya koyuyoruz. Biz, Rum tarafıyla barış anlaşması yapılmasını ve kalıcı barışın sağlanmasını öneriyoruz; bu barışın Ada'daki iki devlet arasında yapılmasını söylüyoruz, kalıcı barışın yolunu gösteriyoruz; bu amaçla, konfederasyon önerimizi yapıyoruz; bölgesel barış ve istikrarın, eşitlik ve simetrinin nasıl sağlanabileceğinin gerçekçi bir çerçevesini çiziyoruz.
Bu öneri, otuz altı yıldır ayrı ayrı kendi kendilerini idare etmiş olan iki ulusal halk arasında ayrılığa, uzlaşma ve işbirliği köprülerinin kurulmasını öngören bir yaklaşımdır, gerçekçi bir yaklaşımdır; bunun gerisine düşmemiz mümkün değildir. İki devlet esasına dayalı bir anlaşma, Kıbrıs meselesinin hallinde tek yoldur. Rumlar, idarelerine Türk karışmasın diyerek ortaklığı bozmuşlardı, şimdi, güneydeki idarelerine biz karışmıyoruz, yeter ki, güneydeki Rum egemenliğini kuzeye taşıma sevdasından ve kuzeydeki cumhuriyetin üzerinde hak iddia etmekten vazgeçsinler.
İki devlet esası, Kıbrıs'ı Girit misali yutmak isteyenlerin iştahlarını kapatacak bir formüldür. Dünyayı otuz altı yıldır kandırdıkları gibi, yeni bir saldırıda, yeniden "bu bir iç meseledir" diyerek bizi açıkta bırakamayacakları, her iki tarafın haklarını koruyan, kalıcı bir formüldür; diplomatlara bunu söylüyoruz. Yüce Meclisinizin bu kürsüsünden, yine, gerçekleri haykırıyor ve diyorum ki, haksızlık üzerine, eşitsizlik üzerine, iki eşit taraf dediğiniz taraflardan bir tanesini meşru Kıbrıs hükümeti yaparak şımartmak suretiyle bir neticeye varmak mümkün değildir. Lütfen, Kıbrıs'a bakış açınızı değiştiriniz, gerçekleri görünüz.
Bir ortaklık ikiye bölünmüştür; ortaklardan bir tanesi hükümet, diğeri o hükümete tabi bir azınlık addedilemez. Temelde, 1960 anlaşmalarının kurmuş olduğu çerçevede, iki tarafın siyasî eşit egemenliği inkar edilemez bir gerçektir, elle tutulur, gözle görülür bir vakıadır. Bunlardan bir tanesi yasadışı cinayetlerle diğerini yok etmeye kalkıştı diye diğerinin bu hakları ortadan kalkmış olamaz. Türk Halkı bu hakları korumak için can ve kan vermiştir. Türkiye, Kıbrıs'ta bu haklar korunsun, Türk-Yunan dengesi bozulmasın, Yunanistan Ada'yı ilhak etmesin diye evlatlarını feda etmiş ve Kıbrıs meselesini, sadece uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan jeopolitik bir hadise olmanın ötesinde, millî bir namus ve şeref meselesi haline getirmiştir. (Alkışlar) Millî namus ve şeref uğruna can verenleri, burada, saygıyla, rahmetle anıyorum; gazilerimizi, Yüce Meclisinizin bu kürsüsünden saygıyla selamlıyorum; Allah, onlardan, milletimizden, hepinizden razı olsun diyorum. (Alkışlar)
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Klerides'le 1997 Ağustosunda yapmış olduğum görüşmeden hemen sonra, Klerides'in kendi basınına yaptığı bir açıklama vardır: "Biz, masaya taktik icabı oturuyoruz. Taktiğimiz, karşı tarafın 'hayır' dediğine 'evet' demektir. Böylelikle, karşı tarafı uzlaşmaz olarak gösteririz. Bu taktik çok başarılı olmuştur, devam edecektir" diyebilmiştir. Biz, masa başına taktik icabı değil, Rumlar, yaptıkları cinayetlerin neticesini görerek belki biraz pişmanlık duymuşlar, belki gerçekleri görmüşlerdir diye oturduk ve kendileriyle ciddî şekilde bir anlaşma yapmak için bütün gayreti sarf ettik, Türk Hükümetinin desteğine mazhar olduk; ancak, aldığımız cevap, hep "hayır" olmuştur. Nelere "hayır"; bizim "evet" dediklerimize "hayır"; biz nereye "evet" demişsek, cevapları "hayır" olmuştur, bizim "hayır" dediklerimize de "evet" demişlerdir ve Kıbrıs meselesi, bu şekilde, otuz altı yıldır devam etmektedir.
Bu şartlar altında, Klerides'e şunları söyledim: Toplumlararası görüşmeler, mademki "hükümet icraatı" dediğin icraatınızı durdurmayacaktır ve etkilemeyecektir; yani, biz masada konuşurken, siz, bizim masada konuştuklarımızı sıfırla çarpacak şekilde mahkemelere müracaat edebileceksiniz, düşmanlığa devam edebileceksiniz, Türk'ten bir kuzu alan Rum'u hapse atabileceksiniz, Magosa Limanına gelen bir geminin kaptanı Larnaka'ya geldiğinde hapsedebileceksiniz, dünyaya "Türkiye, Ada'yı işgal etti" yalanına devam edebileceksiniz ve tek yanlı AB müracaatınızı yürütebileceksiniz, o halde, bütün bunları, siz, güneydeki kendi cumhuriyetiniz için yapabilirsiniz. Bu yaptıklarınızın hiçbirinin bizi etkilemeyeceğini sana ve dünyaya göstermek için, bu andan itibaren toplumlararası görüşmeler yoktur, devletlerarası görüşmeler vardır. (Alkışlar) Devletimizi kabul edersen, o zaman seninle görüşürüm; her şeyi görüşürüm.
1997 Ağustosunda bu şekilde ayrıldık. Müteşekkirim ki, Türk hükümetleri bunu desteklediler ve 31 Ağustos 1998'de, konfederasyon önerimizle, pozisyonumuzu birlikte dünyaya duyurmuş olduk. Buna rağmendir ki, biz, şimdi, G-8'lerin dürtüsü ve Genel Sekreter kanalıyla, sözde önkoşulsuz, toplumlararası görüşmelere davet edilmekteyiz... Sanki bu dediklerim hiç olmamış gibi, sanki Kıbrıs Türkleri meşru Kıbrıs hükümetinin varlığını kabul etmişler gibi, biz, aynı format üzerine, aynı formülle, toplumlararası görüşmelere, yüz yüze görüşmelere davet ediliyoruz. Önkoşulsuz görüşme kisvesi altında, bize, sözde Kıbrıs hükümetinin varlığını tanımamızı, buna gölge düşürülmemesini önkoşul olarak dayatmaya devam ediyorlar.
Genel Sekretere mektup yazarak, beyanatlarımızla dünyaya duyurduğumuz siyasetimizi yeniden duyurduk. Böyle bir görüşmenin bizi hiçbir yere götürmeyeceğini anlattık ve "masada konfederasyon önerimizden başka bir öneri olmadığına göre, Rum tarafı konfederasyonu görüşmek istiyorsa; yani, iki devlet arasında bir anlaşma yapmaktan yana bir duruma gelmişse, o zaman görüşebilecek hususlar meydana çıkmış olur" dedik. Bunun ötesinde, biz, bunca yıldır, sadece Rumlara zaman kazandırıp, bu zamanı "meşru hükümet" unvanlarını dünyaya yaymak için fırsat vermekten öteye bir işe yaramamış olan toplumlararası görüşmelere katılmak niyetinde olmadığımızı duyurduk. Durum bu merkezde düğümlenmektedir.
Bu çizgi, millî çizgimizdir; Anavatanla birlikte karar verilmiş, onaylanmış bir çizgidir, bunun altına düşmemizi kimse beklememelidir. Siyaset yapacağız, uyumlu görüneceğiz diye, sonu gelmeyecek görüşmelere katılmanın yararı yoktur, zararı çoktur. Biz, mertçe, bütün dünyaya şunu söylüyoruz: Eski ortağımız Rum kanadı "meşru Kıbrıs hükümeti" adı altında güneyde bir Rum Cumhuriyeti kurmuştur. Hedefleri, bütün Kıbrıs'ta Rum Cumhuriyeti kurmaktı. Buna hakları yoktu; çünkü, Türk ortak ezilmemişti, boyun eğmemişti, teslim olmamıştı. Dolayısıyla, Rumlar, bütün Kıbrıs'ta meşru hükümet olmak, devlete sahip çıkmak mücadelesi için başlattıkları Miloşeviçvari bir savaşı, 1963'ten 1974'e kadar sürdürdükleri, 1974'te darbeyle zirveleştirdikleri savaşlar serisini kaybetmişlerdir. Kıbrıs'ın sahibiymişler gibi konuşma hakları hiçbir zaman yoktu. Bize karşı savaş açtılar, Miloşeviç'in Kosovalılara yaptıklarının beş beterini yaptılar diye böyle bir hakka sahip olmamışlardır.
Türklerden arınmış bir Rum idaresi istiyorlardı, bunu kazanmışlardır. Güneyde Türklerden arınmış Rum idaresi vardır; adına "Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti" deseler de, demeseler de, bu, Kıbrıs Rum Cumhuriyetidir. Bu cumhuriyetin, kuzeye egemenliğini yayma teşebbüsü, jenosit hareketinin devamından başka bir şey değildir; buna hakları yoktur; yasal olarak yoktur, ahlak açısından yoktur, fizikî açıdan yoktur.
Biz, toprağımızı, namus ve şerefimizi, hürriyetimizi, garantörümüz anavatanla birlikte korumaktayız. Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti unvanı altında dünyayı kandırmakta olanlar, bu cumhuriyetin esasını teşkil eden Türk ortağın varlığını, hak ve statüsünü ret ve inkâr etmişler, Türk ortağı yok etmek için yıllardır savaşmışlardır. Şimdi, bu savaşı, Avrupa Birliği yoluyla ve yalan yanlış, tek yanlı uluslararası organların kararlarıyla kazanmaya çalışmaktadırlar. Bunları desteklemek, Kıbrıs Türklerini yok etmek hakkını bunlara teslim etmek demektir; bunları desteklemek, Kıbrıs Türklerinin hak ve hürriyetlerini inkâr etmek, onları azınlık durumuna getirmek isteyenlere güç vermek demektir. Bunu, dış dünya, hangi adalete, hangi hukuka, hangi insafa dayanarak yapmaktadır? Bu soruyu devamlı surette gündemde tutmak her Türkün görevi olmalıdır.
Biz, dostlarımızın bize asker vermesini, silah vermesini, bizim için kan ve can vermesini istemiyoruz; biz, dostlarımızdan para da istemiyoruz; bütün ihtiyaçlarımızı, ayrılmaz ve kopmaz bir parçası olmakla gurur duyduğumuz Türk Ulusu gönlünden koparak yapmaktadır ve vermektedir; şükran duygularımızı belirtirim. Dolayısıyla, biz, dostlarımızdan, sadece, hak ve adalet ilkelerine riayet istiyoruz. Kıbrıs Rum'u, Kıbrıs Türk'ünün hükümeti değildir; olamaz, hiçbir zaman olmamıştır, olmak hakkı da yoktur. Bunun kabulünü istiyoruz. Rum liderliği bu talepte bulunduğu sürece, bu iddiayı sürdürdüğü sürece, bizden, kimse, bunlara boyun eğmemizi, bunlarla konuşmamızı ve görüşmemizi istememelidir. Dolayısıyla, yapılacak çağrılar, hak ve adalete dayanmalı, gerçeklere dayanmalıdır.
Bugün Kıbrıs'ta iki halk vardır; iki din, iki kültür, iki dil vardır; iki milletin parçaları vardır; bugün Kıbrıs'ta, iki ayrı demokrasi vardır, iki ayrı idare vardır; otuz altı yıldır kendi kendilerini idare eden halklar vardır, yirmi beş yıldır tamamen ayrılmış bir ülke vardır. Bunların birleşmesini, bunların yeniden bir araya gelmesini isteyenler, bu gerçekleri evvela kabul ederler ve iki ayrı devletin, anlaşma yoluyla işbirliği yapabileceği bir ortamın yaratılmasına yardımcı olurlar. Saldırgan tarafa, makamı işgal etmiş olan ve kendini, bütün Kıbrıs'ın meşru hükümeti olarak satın aldığı silahlarla kuzeye gitme hakkına sahip olduğuna inanan Rum tarafına, böyle bir hakka sahip olmadığını söylemenin zamanı şimdidir. Biz, bunu, anavatanımızla birlikte tekrarlıyoruz; anavatanımızla birlikte, yapılacak ve yapılamayacak şeyleri ortaya koymuş bulunuyoruz.
Yüce Meclisinizden bizim istediğimiz, daima olduğu gibi, haklı davamızda bizi desteklemeye devam etmenizdir. Vermiş olduğunuz destek için müteşekkiriz. Allah, Yüce Türk Ulusuna, layık olduğu en yüksek mertebeyi verecektir.
Anadolu'nun mert insanlarına, Yüce Meclisinizin bu kürsüsünden en içten duygularla sesleniyorum: Siz var oldukça bizim yüzümüz gülecektir, siz var oldukça Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilelebet var olacaktır. Tanrı, canımız, gözbebeğimiz gibi sevdiğimiz anavatanımız Türkiye'ye zeval vermesin. (Alkışlar)
Sizlere, en içten duygularla teşekkür eder, mutlu Barış Harekâtının 25 inci yılında saygılar ve sevgiler sunarım. Sağ olun. (Ayakta alkışlar)
[[Kategori:Hitabetler]]
[[Kategori:Kıbrıs]]
[[Kategori:Kosova]]
[[Kategori:1990'larda eserler]]
q0i78ny38zbu3sam0581aif03c3ytde
Antarktika Antlaşması
0
18104
174543
132174
2026-09-22T06:58:03Z
Sabri76
3647
174543
wikitext
text/x-wiki
{{Eser başlığı
|başlık = Antarktika Antlaşması
|yazar =
|çevirmen =
|bölüm =
|önceki =
|sonraki =
|yıl =
|portal =
|vikipedi =
|commons =
|commonskat =
|vikisöz =
|vikihaber =
|vikisözlük =
|vikikitap =
|vikiversite =
|vikitür =
|vikigezgin =
|meta =
|notlar =
}}
:Arjantin, Avustralya, Belçika, Şili, Fransa Cumhuriyeti, Japonya, Yeni Zelanda, Norveç, Güney Afrika Birliği, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda, Birleşik Krallığı ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümetleri,
:Antarktika'dan sonsuza dek salt barışçıl amaçlarla yararlanılmasının sürdürülmesi ve uluslararası çatışma alanı ya da konusu olmamasının tüm insanlığın çıkarma olacağım benimseyerek;
:Antarktika'da bilimsel incelemeler alanında sürdürülen uluslararası işbirliği bulgularının, bilimsel bilgi birikimine somut katkılarını dikkate alarak;
:Böyle bir işbirliğinin, Uluslararası Jeofizik Yılı'nda yapıldığı gibi, Antarktika'da bilimsel inceleme özgürlüğüne dayalı biçimde sürdürülmesi ve geliştirilmesini sağlayacak sağlam temel oluşturulmasının, bilimsel çıkarlar ve tüm insanlığın gelişimiyle uyarlı olduğuna inanarak;
:Antarktika'nın salt barışçıl amaçlarla kullanılmasını ve Antarktika'da uluslararası uyumun sürekliliğini güvenceye alacak bir antlaşmanın Birleşmiş Milletler Anayasası'nın amaç ve ilkelerini daha ileri götüreceğinden de emin olarak; İzleyen noktalar üzerinde anlaşmışlardır :
Madde I
:1. Antarktika salt barışçıl amaçlar için kullanılacaktır. Her tür silahın denenmesi, üs ve tahkimat yapılması, manevra vb askeri nitelikli her önlem yasaklanacaktır.
:2. İşbu Antlaşma askeri personel ya da donanımın bilimsel araştırma veya öteki barışçıl amaçlarla kullanılmasına engel teşkil etmeyecektir.
Madde II
:Antarktika'da bilimsel inceleme özgürlüğü ve bu amaca yönelik işbirliği, Uluslararası Jeofizik Yılı'nda uygulandığı gibi işbu Antlaşma'nın hükümleri saklı kalmak koşulu ile sürdürülecektir.
Madde III
:1. Taraflar, İşbu Antlaşma'nın İkinci Maddesi'nde öngörüldüğü üzere, Antarktika'da bilimsel inceleme alanında uluslararası işbirliğini geliştirmek amacıyla, yapılabilir ve uygulanabilir olduğu ölçüde, aşağıdaki uzlaşıyı sağlamışlardır :
:(a) Antarktika'da yürütülecek çalışmaların olabildiğince ekonomik ve verimli olmasını sağlamak üzere bilimsel program planlarına ilişkin bilgi alışverişi sağlanacaktır.
:(b) Antarktika'da araştırma seferlerine katılan ve istasyonlarda çalışan bilimsel personel arasında değişim yapılacaktır.
:(c) Antarktika'da bilimsel gözlem ve sonuçlan değişimi yapılacak ve bulgulardan özgürce yararlanılabilecektir.
:2. Bu Madde'nin uygulanması sırasında, Birleşmiş Milletler'in Uzmanlaşmış Kuruluşları'nın, Antarktika'da bilimsel veya teknik çıkan bulunan öteki uluslararası kuruluşlarla işbirliğine yönelik çalışma ilişkileri kurmaları, olabildiğince özendirilecektir.
Madde IV
:1. İşbu Andlaşma'nın hiçbir noktası,
:(a) Taraflar'dan herhangi birinin Antarktika'da önceden kazanılmış haklan ve toprak egemenliğinden vazgeçtiği;
:(b) Taraflar'dan herhangi birinin, Antarktika'da kendi ya da vatandaşı etkinlikleri sonucu edindiği toprak egemenliğine dayalı iddialarından tümü ile ya da kısmen vazgeçtiği;
:(c) Taraflar'dan herhangi birinin, ötekilerden biri tarafından Antarktika'da toprak egemenliğine ilişkin olarak öne sürülen hak ve iddiaları ya da bunlara temel oluşturan gerekçeleri tanıması ya da tanımamasına ilişkin tutumunu etkileyebileceği; biçiminde yorumlanmayacaktır.
:2. İşbu Andlaşma yürürlükte kaldığı sürece hiçbir eylem ya da etkinlik, Antarktika'da toprak egemenliğine yönelik iddiaların savunulması, desteklenmesi ya da reddedilmesi veya başka tür egemenlik hakkı önesürülmesi için gerekçe oluşturmayacaktır. İşbu Antlaşma yürürlükte olduğu sürece, Antarktika'da toprak egemenliği amaçlı hiçbir yeni talep öne sürülmeyecek, varolan taleplerin kapsamının genişletilmesine olanak tanınmayacaktır.
Madde V
:1. Antarktika'da nükleer patlama yapılması ve yörenin radyasyon atıkların atıldığı yer olarak kullanılması yasaklanacaktır.
:2. Temsilcileri, Dokuzuncu Madde uyarınca düzenlenecek toplantılara katılma hakkına sahip kılman tüm Taraflar'ın ayrıca taraf olduğu, nükleer enerjinin patlamalar ve radyoaktif atıkların yokedilmesini de içerecek biçimde kullanımına ilişkin uluslararası anlaşmaların yürürlüğe girmesi durumunda, sözkonusu anlaşmalarla belirlenen kurallar Antarktika'da uygulanacaktır.
Madde VI
:İşbu Andlaşma'nın hükümleri, buz tabakaları dahil, 60. Güney Paraleli'nin güneyinde kalan bütün alanlar için geçerli olacak, ancak herhangi bir Devlet'in bölgedeki açık denizlerde uluslararası hukukca tanınmış haklarını ya da hakların kullanımını hiçbir biçimde etkilemeyecektir.
Madde VII
:1. İşbu Andlaşma'nın amaçlarını tanıtmak ve hükümlerinin uygulanmasını sağlamak amacıyla, temsilcileri Dokuzuncu Madde'de değinilen toplantılara katılma hakkına sahip kılınan Taraflar, bu maddede öngörülen denetlemeleri gerçekleştirmek üzere gözlemci atama hakkına sahip olacaklardır. Gözlemciler, atayan Taraflar'ın uyruğunu taşıyacaklardır. Gözlemcilerin kimlikleri gözlemci atama hakkına sahip Taraflar'dan herbirine bildirilecek, aynı şekilde atamalarının sona erişinde de duyuruda bulunulacaktır.
:2. Bu Madde'nin birinci paragrafında yer alan hükümler uyarınca atanan her gözlemci, Antarktika'nın tüm alanlarına her an girebilme yönünden tam özgürlüğe sahip olacaktır.
:3. Antarktika'nın tüm alanları, üzerlerinde istasyon, tesis ve donanım bulunanları da içermek üzere, kargo ya da personel yükleme/boşaltma noktalarındaki tüm gemi ve uçaklarla birlikte bu Madde'nin birinci paragrafı uyarınca atanan gözlemcilerin denetlemelerine açık olacaktır.
:4. Gözlemci atama hakkına sahip Taraflar'dan herhangi biri tarafından Antarktika'nın tümü ya da belli alanları üzerinde her an hava gözetimi yapılabilecektir.
:5. Taraflar'dan herbiri, işbu Andlaşma kendisi bakımından yürürlüğe girdiğinde öteki Taraflar'a durumu bildirecek, ayrıca;
:(a) Antarktika'ya yönelik ve Antarktika içinde gemileri ya da vatandaşlarınca düzenlenen tüm seferlerle, Antarktika'ya ülkesinde planlanmış ve oradan başlatılacak tüm seferler;
:(b) Antarktika'da, kendi vatandaşlarının konuşlandığı tüm istasyonlar;
:(c) İşbu Andlaşma'nın Birinci Maddesi'nin ikinci paragrafında tanımlanan koşullar çerçevesinde Antarktika'ya göndermeyi amaçladığı askeri personel ve getireceği donanıma ilişkin olarak; önceden duyuruda bulunacaktır.
Madde VIII
:1. İşbu Andlaşma gereğince görevlerinin yürütülmesini kolaylaştırmak amacıyla ve Taraflar'ın Antarktika'da bulunan tüm personele uygulanacak yasalara ilişkin tutumlarını etkilemeksizin Yedinci Madde'nin birinci paragrafı uyarınca atanan gözlemciler ile Üçüncü :Madde'nin birinci paragrafının (b) fıkrası uyarınca değişimi sağlanan bilimsel ve yardımcı personel, Antarktika'da bulundukları sıradaki eylem veya kusurları dolayısıyla ancak vatandaşı bulundukları Tarafın yargılama erkine bağlı olacaklardır.
:2. Bu Madde'nin birinci paragrafında yer alan hükümleri etkilemeksizin, ve Dokuzuncu Madde'nin birinci paragrafının (e) fıkrasının uygulanmasına ilişkin önlemlerin benimsenmesine değin, Antarktika'da yargılama erkinin uygulanmasına ilişkin tüm uyuşmazlıklarda, :Taraflar, ortaklaşa kabul edilebilir çözüme ulaşmak amacıyla vakit geçirmeden danışmada bulunacaklardır.
Madde IX
:1. İşbu Andlaşma'nın giriş paragrafında belirtilen Taraflar'ın temsilcileri, Andlaşma'nın yürürlüğünü izleyen iki ay içinde Kanberra'da, sonra da uygun aralık ve yörelerde, bilgi değişimi ve Antarktika'ya ilişkin ortak çıkar konularında toplu danışmalarda bulunmak, Andlaşma'nın ilke ve hedeflerinin ileri götürülmesi önlemlerini tasarlayıp kotardıktan sonra Hükümetlere, aşağıdaki noktalar üzerindeki önlemlerle birlikte sunmak üzere toplanacaklardır:
:(a) Antarktika'nın salt barışçıl amaçlarla kullanılması;
:(b) Antarktika'da bilimsel araştırmaların kolaylaştırılması;
:(c) Antarktika'da uluslararası bilimsel işbirliğinin kolaylaştırılması;
:(d) Andlaşma'nın Yedinci Maddesi'nde öngörülen denetleme hakkının kullanılmasının kolaylaştırılması;
:(e) Antarktika'da yargı erkinin kullanılmasını ilgilendiren sorunlar;
:(f) Antarktika'daki yaşam kaynaklarının korunması ve (bozulmadan) saklanması.
:2. Andlaşma'ya, Onüçüncü Madde uyarınca Taraf sıfatı kazananlar, Antarktika'da bilimsel istasyon kurulması ya da bilimsel sefer düzenlenmesi gibi kapsamlı araştırma çalışmalarıyla ilgilerini kanıtlarlarsa, bu Madde'nin birinci paragrafında sözkonusu toplantılara katılmak üzere temsilci atama yetkisine sahip olacaklardır.
:3. İşbu Andlaşma'nın Yedinci Maddesi'nde sözkonusu gözlemcilerce hazırlanacak raporlar, bu Madde'nin birinci paragrafında değinilen toplantılara katılan Taraflar'ın temsilcilerine iletilecektir.
:4. Bu Madde'nin birinci paragrafında değinilen önlemler, temsilcileri bu önlemleri incelemek üzere düzenlenen toplantılara katılmaya yetkili Taraflar'ın tümü tarafından onaylandıklarında yürürlüğe gireceklerdir.
:5. İşbu Andlaşma ile sağlanan haklar bireysel ya da bütün olarak, bu Madde uyarınca uygulamalarını kolaylaştırıcı önlemler önerilmiş, incelenmiş ve onaylanmış olsun olmasın, Andlaşma'nın yürürlüğe girdiği tarihten geçerli olmak üzere uygulanabileceklerdir.
Madde X
:Taraflar'dan herbiri, kimsenin Antarktika'da, işbu Andlaşma'nın ilke ve amaçlan ile bağdaşmayan etkinliklere girişmemesi amacıyla, Birleşmiş Milletler Anayasası doğrultusunda sonuna dek özel çaba gösterme yükümünü üstlenecektir.
Madde XI
:1. İşbu Andlaşma'nın yorumlanması ya da uygulanması konusunda iki ya da daha fazla Taraf arasında herhangi bir anlaşmazlık çıkması durumunda, anılan Taraflar, görüşme, soruşturma, aracılık, uzlaşı, hakemlik, yargı ya da seçecekleri öteki barışçıl yollardan biri ile giderilmesi amacıyla aralarında danışmalarda bulunacaklardır.
:2. Böylelikle çözüme kavuşturulamayan sözkonusu nitelikteki her uyuşmazlık, Taraflar'ın olurlarıyla çözüm için Uluslararası Adalet Divanı'na götürülecek; Uluslararası Adalet Divanı'na başvuru konusunda anlaşmaya varılamaması Taraflar'ın bu Madde'nin birinci paragrafında değinilen barışçıl metodlardan herhangi biri ile çözüm arayışını sürdürme sorumluluklarını sona erdirmeyecektir.
Madde XII
:1.
:(a) İşbu Andlaşma, temsilcileri Dokuzuncu Madde'de değinilen toplantılara katılmaya yetkili Taraflar'ın oybirliğine dayalı uzlaşısıyla istenilen zamanda değiştirilebilecek ya da eklemeler yapılabilecektir. Bu değişiklik ve eklemeler, tüm Taraflar'ın onay belgelerinin depoziter Hükümet'ce alınmasından sonra yürürlüğe girecektir.
:(b) Bu değişiklik ve eklemeler, Taraflar'dan herbiri açısından, onay belgesinin depoziter ülke Hükümeti'nce alındığı anda yürürlüğe girecektir. Onay belgesi, değişiklik ya da eklemelerin bu Madde'nin birinci paragrafı (a) fıkrası hükmü uyarınca yürürlüğe girdiği tarihi izleyen iki yıl içinde alınmayan Taraflar'dan herbiri, sürenin bitiminde, İşbu Andlaşma'dan çekilmiş sayılacaklardır.
:2.
:(a) İşbu Andlaşma'nın yürürlüğe girişinden otuz yıl sonra, temsilcileri Dokuzuncu Madde'de sözkonusu toplantılara katılmaya yetkili Taraflar'dan herbiri, depoziter Hükümeti'ne yazılı başvuruda bulunursa, Andlaşma'nın işlerliğinin gözden geçirilmesi amacıyla Taraflar Konferansı olabilecek en kısa zamanda toplanacaktır.
:(b) Böyle bir Konferans'ta, temsilcileri Dokuzuncu Madde'de değinilen toplantılara katılmaya yetkili olanları da içermek üzere, Taraflar'ın çoğunluğunca onaylanan değişiklik ya da eklemeler, depoziter ülke Hükümeti'nce Konferans'ın bitiminin hemen ardından tüm Taraflar'a duyurulacak ve bu Madde'nin birinci paragrafında yer alan hükümler uyarınca yürürlüğe girecektir.
:(c) Sözkonusu değişiklik ya da eklemeler bu Madde'nin birinci paragrafı (a) fıkrası hükmü uyarınca tüm Taraflar'a duyurulduğu tarihi izleyen iki yıl içinde yürürlüğe girmezse, Taraflar'dan herbiri süre dolduktan soma dilediği zaman depoziter Hükümet'e Andlaşma'dan çekileceğini yazılı bildirebilecek; çekilme bildirimin depoziter Hükümet'ce alınmasından iki yıl sonra yürürlüğe girecektir.
Madde XIII
:1. İşbu Andlaşma imzacı Devletlerin onayını gerektirmektedir. Birleşmiş Milletler üyesi bütün Devletler'in ya da temsilcileri Andlaşma'nın Dokuzuncu Maddesi nde sözkonusu toplantılara katılmaya yetkili tüm Taraflar'ın oluru üzerine çağrıda bulunulan herhangi bir Devlet'in katılımına açıktır.
:2. İşbu Andlaşma'nın onaylanması ya da yeni katılım formaliteleri her ülkenin anayasal sürecine göre tamamlanacaktır.
:3. Onay ve katılım belgeleri depoziter Hükümet olarak atanan Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti'ne teslim edilecektir.
:4. Depoziter Hükümet, her onay ve katılım belgesinin tarihi ile Andlaşma'nın ve değişiklik ya da eklemelerin yürürlüğe giriş tarihlerini tüm imzacı ve katılımcı Devletler'e bildirecektir.
:5. İşbu Andlaşma, tüm imzacı Devletler'in onay belgelerinin teslimi üzerine anılan Devletler ve katılım belgelerini sunan Devletler açısından yürürlüğe girecektir. Ardından katılmak isteyecek Devletler yönünden yürürlük, katılım belgelerinin sunulmasıyla başlayacaktır.
:6. İşbu Andlaşma Birleşmiş Milletler Anayasası'nın 102. Maddesi uyarınca depoziter Hükümet tarafından kayda geçirtilecektir.
Madde XIV
:İşbu Andlaşma, herbiri asıl nüsha düzeyinde geçerli İngiliz, Fransız, Rus ve İspanyol dillerinde yazılmış olup; onaylanmış örneklerini imzacı ve katılımcı ülke Hükümetlerine iletecek olan Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arşivlerinde saklanacaktır.
[[Kategori:Antlaşmalar]]
aq9qh77b45j7h5t7rdt8bfptxkf6rwc
Öcalan davası hakkındaki savcılık iddianamesi
0
18423
174538
172864
2026-09-22T06:51:52Z
Sabri76
3647
174538
wikitext
text/x-wiki
{{düzenle}}
{{Eser başlığı
|başlık = Öcalan davası hakkındaki savcılık iddianamesi
|yazar =
|çevirmen =
|bölüm =
|önceki =
|sonraki =
|yıl =
|notlar =
}}{{Abdullah Öcalan davası}}
1- İddianameler
a) Ankara DGM.C.Başsavcılığı’nın 04.09.1997 gün ve 1996/865 Hz., 1997/271 Es. ve 1997/1 04 nolu iddianamesi ile;
Sanık Abdullah ÖCALAN’ın yasadışı bölücü terör örgütü PKK'yı kurup, sevk ve idare etmek suretiyle, Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf bir fiili işlediğinden bahisle TCK'nun 125. maddesine göre cezalandırılması istemiyle mahkememize açılan kamu davası, ilk önce mahkememiz esasının 1997/161 sırasına kaydedilmişken, daha sonra verilen tefrik kararlarıyla önce 1998/71 numarasını almış, en sonunda da 1999/2 1 Esas numarasına almıştır. Duruşmalar 1999/21 Esas sırası üzerinden yürütülerek sonuçlandırılmıştır. (K1-88)
b) Erzincan DGM.C.Başsavcılığı’nın 16.06.1989 gün ve 1989/165 Hz., 1989/122 Es. ve 1989/114 nolu iddianamesi ile;
Sanık Abdullah ÖCALAN’ın, Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf bir fiili işlediğinden bahisle TCK'nun 125. maddesine göre cezalandırılması istemiyle Erzincan DGM'ne açılan kamu davası, Erzincan DGM'nin 4210 Sayılı Yasa ile kaldırılması üzerine Erzurum DGM'ne gönderilmiş ve bu mahkemenin 1998/176 Esasına kayıtlı iken 2Z021999 gün ve 1998/176 Es. 1999/81 D.İş sayılı Birleştirme Kararı ile, mahkememizin 1998/71 Es. sayılı dava dosyası ile birleştirilerek mahkememize gönderilmiştir. (Kl-64)
c) Adana DGM.C.Başsavcılığı’ııın 22.12.1998 gün ve 1997/218 Hz,, 1999/547 Es. ve 1998/492 nolu iddianamesi ile;
Sanık Abdullah ÖCALAN’ın 1978 yılında yasadışı bölücü terör örgütü PKK'yı kurduğu, sevk ve idare ettiği, örgüt elemanlarının birçok eylem gerçekleştirerek, asker, polis, geçici köy korucusu gibi devlet görevlilerini şehit ettikleri, sivil halktan birçok insanı öldürüp, yaraladıkları, böylece örgütün başı olan sanığın Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf suçu işlediğinden bahisle TCK'nun 125. maddesine göre cezalandırılması istemiyle Adana DGM'ne açılan kamu davası da, bu mahkemenin 28.12.1998 gün ve 1998/245 Es. 1998/279 D.İş sayılı tefrik ve birleştirme kararı ile mahkememize gönderilmiştir. Önce mahkememizin 1999/9 Esas sırasına kaydedilmiş, bilahare 03.02.1999 gün ve 1999/9-6 sayılı kararla, mahkememizin 1998/71 Es. sayılı davası ile birleştirilmesine, duruşmaların bu dosya üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir. (Kl-65)
d) Ankara DGM.C.Başsavcılığı’nın 26.04.1999 gün ve 1997/514 Hz., 1999/98 Es., 1999/78 nolu iddianamesi ile de;
Sanık Abdullah ÖCALAN’ın siyasi faaliyetlerine 1970 yılında İstanbul’da DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) Şubesi’nde başladığı, 1971 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kayıt yaptırarak Marksist-Leninist görüşlü THKP/C örgütüyle ilgilendiği, Nisan 1972 tarihinde Şafak Grubu’nun bildirilerini dağıtırken yakalanarak 7 ay Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuklu kaldığı, Mart 1973 tarihinde etrafına topladığı üniversiteli arkadaşları ile “Kürtçü-Bölücü” bir örgütlenmeyi oluşturmak amacıyla toplantılar yaptığı, bu toplantılarda “Kürdistan” olarak nitelendirilen, Doğu ve Güneydoğu illerimizin Türkiye’nin sömürgesi olduğu, bu bölgede bağımsız bir Kürt Devleti kurmak amacıyla gizli bir örgüt kurulması gerektiği sonucuna varıldığı, sanığın Ankara’daki öğrenci evleri, okul kantinleri ve yurtlar ile bazı semtlerdeki “Kültür, Güzelleştirme, Yaşatma” sıfatlı dernekler nezdinde çalışmalar yaparak öğrencilere ve gençlere el atıp örgütün ideolojik alt yapısı ve öncü kadrosunu oluşturmaya çalıştığı, 1975 yılında Dikmen Semti’nde yapılan bir toplantıda ideolojik oluşumun sağlandığı ve askeri kadronun oluştuğu sonucuna varılarak 1976 yılından itibaren faaliyetlerin Doğu ve Güneydoğu illerinde sürdürülmesi kararının alındığı, sanığın 1975 yılında grubun manifestosu veya örgütün program taslağı sayılan 68 sayfalık “Kürdistan Devriminin Yolu” isimli broşürü Mehmet Hayri DURMUŞ ile birlikte kaleme aldığı, 1976 yılından itibaren Güneydoğu illerine dağılarak “Ulusalcılar, UKO’cular, Kürdistan Devrimci’leri” adı altında faaliyet gösterdikleri, nihayet 27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır İli, Lice İlçesi, Fis (Ziyaret) Köyü’nde PKK.nın (Partiya Karkeren Kürdistan-Kürdistan İşçi Partisi) I. Kongresi yapılarak kurulduğu, kurucu genel başkan olarak Abdullah ÖCALAN’ın seçildiği, 30 Temmuz 1979 tarihinde bölge milletvekillerinden Mehmet Celal BUCAK’a yapılan silahlı saldın ile de örgütün kuruluşunun ilan edildiği, PKK.nın kuruluş amacının, örgütün manifestosu olan “Kürdistan Devriminin Yolu” isimli broşür ile parti programı ve kuruluş bildirgesinde “Bağımsız-Birleşik Kürdistan’ın kurulması stratejisinin ise “Uzun süreli halk savaşı” olarak açıklandığı, halk savaşı stratejisinin temel örgütlenmesinin parti-cephe-ordu şeklinde olduğu, temel faaliyet biçiminin de “Gerilla Savaşı” olduğu, uzun süreli halk savaşının; 1- Stratejik savunma, 2- Stratejik denge, 3- Stratejik saldırı aşamalarından oluştuğu,
Temel yapılanmaya göre; Partinin: ideolojik, politik öncü olduğu, Cephenin: ERNK (Eniya Rızgariya Netawiya Kürdistan-Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi), 1985 yılında kurulmuş olup, tüm- halkın temsil edi1diği ve yönetildiği siyasi organizasyon olduğu, Ordunun: ARGK (Arteşe Rızgariye Gele Kürdistan-Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu), 1986 yılında iki aşamalı olarak kurulduğu,
Örgütün tüzüğüne göre en yüksek karar organının Kongre olduğu, Kongre’nin belirlenmiş delegelerin 2/3’ünün katılımı ile 4 yılda bir toplandığı, Kongre’nin parti programı ve tüzüğünü kabul etmek veya değiştirmek, partinin dönemsel politikasını çizmek, parti pratiğini değerlendirmek, parti genel başkanı, merkez komite ve merkez disiplin kurulu üyelerini seçmek yetkisinin bulunduğu, iki kongre arasında partinin en yüksek ideolojik ve politik organı olarak da parti genel başkanının fonksiyon ifa ettiği, parti genel başkanlığının, partinin ve devrimin önderi olduğu,
Cephe: ERNK'nin PKK terör örgütünün yurt içinde ve yurtdışında legal ve illegal bazda sürdürdüğü eleman temini, taraftar desteği sağlama ve kitleselleşme faaliyetlerini yürütüp, partiye mali ve lojistik destek sağladığı, bu amaçla birçok yasal görünümlü parti, demek ve vakıf gibi örgütleri kontrol altında tuttuğu,
Ordu, ARGK'nin 1986 yılında yapılan PKK III. Konferansı'nda alınan bir karar üzerine kurulduğu, ARGK Genel Yönetmeliği hükümlerine göre; Yüksek Askeri Konsey, Genel Kurmay, Ana Karargah, Sahra Komutanlığı, Eyalet Komutanlığı gibi yukarıdan aşağıya doğru bir kurumlaşma söz konusu olup, tabur, bölük, takım, manga gibi askeri birliklerle tabana doğru indiği;
ARGK'nin Başkomutanı olarak Abdullah ÖCALAN’ın gösterildiği, silahlı eylemlerinin hemen tamamının Abdullah ÖCALAN’ın talimatları üzerine gerçekleştirildiği,
PKK'nın Suriye, Lübnan, Kuzey Irak, Iran, Libya, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Romanya, Bulgaristan ve Batı Avrupa’daki birçok ülkeyle ilişkilerinin bulunduğu, bu ülkelerden eleman temini, para, silah, cephane gibi ihtiyaçlarını karşıladığı, ayrıca kimilerinden de kamp yeri temin ederek elemanlarına silahlı eğitim verdiği,
PKK gruplarının ülke içinde sözde Amed Eyaleti, Garzan Eyaleti, Botan Eyaleti, Zağnos Eya1eti, Dersim Eyaleti, Mardin Eyaleti, Serhat Eyaleti, Ruha (GAP) Eyaleti, Koçgiri Eyaleti,
Güneybatı Eyaleti, Erzurum Eyaleti ve Toros-Akdeniz Eyaletleri’nde, genellikle sarp ve ulaşımı güç dağlık bölgelerde manga, takım, bölük şeklinde tertiplenerek üslendiği, vur-kaç taktiği uygulayarak hedeflerine saldırdığı, hedefleri arasında; askeri birim ve kışlalar, polis karakolları, noktaları ve mensupları, askeri ve idari personelin oturduğu lojmanlar, kamu kurum ve kuruluşlarına ait binalar, okullar, öğretmenler, sağlık ocakları, yol, köprü, baraj ve okullar gibi alanların bulunduğu,
PKK'nın I. (Kuruluş) Kongresi’nin 27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır ili Lice ilçesi Fis (Ziyaret) Köyü’nde, II. Kongresi’nin 20-25.08.1982 tarihinde Suriye’de Ürdün sınırına yakın bir kampta, III. Kongresi’nin 25-30 Ekim 1986 tarihinde Lübnan’da bulunan Helvi Kampında, IV. Kongresi’nin 26-31 Aralık 1990 tarihlerinde Kuzey Irak’ın Haftanin Bölgesi’nde, V. Kongresi’nin 08-28.01.1995 tarihlerinde Kuzey Irak’ta, VI. Kongresi’nin Ocak-Şubat 1999 tarihinde Kuzey Irak-İran sınırındaki Kandil Dağları Bölgesi’nde yapıldığı,
Önemli politik değerlendirme ve kararların gerektiği ancak Kongre’nin toplanamadığı veya toplanmasına gerek görülmediği dönemlerde gerçekleştirilen parti Konferanslarından I.sinin 15-25.07.1981 tarihleri arasında Lübnan’ın Helvi Kampı'nda, II.sinin Mayıs 1990’da Lübnan’da, III.sünün 5-15.03.1994 tarihinde Suriye’de, IV.sünün 01-15 Mayıs 1996 tarihleri arasında Suriye’de Şam yakınlarında bir örgüt kampında yapıldığı, toplantılarda sanığın daima örgütün genel başkanı olarak seçilip kabul edildiği,
PKK'nın 1994 yılında güvenlik güçlerinden yediği darbe ile güç kaybetmesi üzerine operasyonların halka karşı gerçekleştirildiği propagandasını yapmak, siyasal, yasal alanda destek sağlamak amacıyla HADEP (Halkın Demokrasi Partisi) kurulmasını sağladığı, böylece HADEP’in kurulduğu tarihten itibaren PKK'nın illegal olarak sürdürdüğü cephe faaliyetlerini yürüterek tamamen ERNK'nin rolünü üstlendiği, ayrıca İngiltere üzerinden yayın yapan MED TV'yi, III. Konferans’ta alınan bir karar üzerine kurarak 30.03.1995 tarihinden itibaren yayına geçirdiği, ayrıca PKK'nın uyuşturucu ticareti ile de ilişkisinin bulunduğu, özellikle uyuşturucu ticareti yapan kişilerle PKK'lıların sıkı ilişki içerisinde oldukları, uyuşturucu ticaretinden kazanılan paralardan pay alındığı buna karşılık uyuşturucunun nakledilmesinde PKK. elemanlarının yardımcı olduğu, 1984-1993 yılları arasında uyuşturucu ticaretinden yakalanan 503 şahısın PKK. ile ilişki içerisinde olduklarının belirlendiği,
[düzenle]PKK Terör Örgütü’nün Gerçekleştirdiği Eylemlerden Örnekler
1- 15 Ağustos 1984 günü, saat:21.30 sıralarında bir grup PKK örgüt mensubu tarafından Eruh İlçesi’ne yapılan silahlı saldırı sonunda, Jandarma Nöbetçi Er Süleyman AYDIN’ın şehit olduğu, vatandaşlardan Ali ERİŞİR, M.Recai YILMAZ, Özgür AYKIN ile Jandarma erlerinden Doğan AVŞAR, Ali ERGÜN, Hüsamettin İLKIN, Mustafa ANAR, Şenol ÖZDEMİR, Yüksel KAYNAR, Adil ALTINTAŞ, Mehmet PEŞMEN ve Bayram ERTEKİN’in yaralandığı, ayrıca Musa ÇAYLAK’ın altın bileziklerinin gaspedildiği,
2- 15 Ağustos 1984 günü, saat: 21:30 sıralarında bir grup PKK örgüt mensubunca Şemdinli İlçesi’ne yapılan silahlı saldırı sonunda, askerlik şubesinde görevli Tuncay ŞENEROL ile Memiş ARIBAŞ ve Jandarma çavuş Sedat KURUM’un ağır şekilde yaralandıkları, bunlardan Memiş ARIBAŞ’ın aldığı yara nedeniyle bilahare şehit olduğu,
3- 5 Ağustos 1985 günü, saat 21:00 sıralarında Van’ın Çatak İlçesi, Kanalga Köyü, Taşbucak Mezrasına gelen 10-15 kadar PKK elemanının, kapısının önünde bulunan Ali Şeref ÖZKAN’ı, Gazi ÖZKAN'ı, (2) yaşındaki kız çocuğu Nergiz ve (1) yaşındaki kız çocuğu Heyet’i silahla tarayarak öldürdükleri, Hacı Şeref ÖZKAN’ın evine gaz dökmek ve yakmak suretiyle evde bulunan Meryem ÖZKAN, (10) yaşındaki Hakim ve (8) yaşındaki Utba’yı evle birlikte yakarak; Hayriye ÖZKAN’ın evine bomba atmak ve silahla taramak suretiyle de evde bulunan Hayriye ÖZKAN, (10) yaşındaki Zaide ÖZKAN ve (5) yaşındaki Veliti ÖZKAN’ı öldürdükleri,
4- 22.02.1987 günü saat 18.30 sıralarında Türk askeri kıyafeti giymiş bir grup silahlı PKK elemanının Şırnak İli, Uludere İlçesi, Taşdelen Köyüne geldikleri, asker kıyafetli olmalarına rağmen köylülerin kendilerinden şüphelendikleri, bunun üzerine Taşdelen Köylüleri ile silahlı PKK grubu arasında çatışma başladığı, PKK militanlarının gecenin karanlığından da istifade ederek köyden kaçtıkları, ancak köyden ayrılmadan önce kadın ve çocukların bulunduğu 4 evi otomatik silahlarla taradıkları ve Zülfü CENGİZ, Gürgin CENGİZ, Mecit CENGİZ, Gülli CENGİZ, Sadık APAYDIN, Huri APAYDIN, Hikmet APAYDIN, Ayşe APAYDIN, Leyla APAYDIN, Halit CENGİZ, Halime ÖZER, Elife ÖZER ve Halide AYKUT’u katlettikleri,
5- 19.08.1987 günü saat 21.15 sıralarında Diyarbakır İli Eruh İlçesi Bağgöze Bucağı, Kılıçkaya Köyü Milan Mezrasına bomba ve otomatik silahlarla baskın düzenleyen sayıları 60-70 kadar olduğu tahmin edilen PKK elemanlarının evleri yaktıkları, evlerin içinde bulunan 25 kadar vatandaşımızı bomba ve otomatik silahlarla tarayarak öldürdükleri, ölenlerin içinde çocuk ve kadınların bulunduğu,
6- 10.10. 1987 günü saat 20.00 sıralarında bir gurup PKK elemanının Şırnak İli, Meşeiçi Köyü. Çobandere Mezrasına otomatik silah ve bombalarla saldın yaptıkları, ev ve çadırları taradıkları, kadınlardan Azime ŞANLI, Hezar ŞANLI, Ayşe VAROL. Latife VAROL. Leyla VAROL. Hatun ŞANLI, Leyla KARTAL ile Abdurrahman ŞANLI, Mehmet KARTAL ve henüz ismi konmamış Genç oğlu 15 günlük, Faysal oğlu 1 aylık bebekleri öldürdükleri, Mesut ŞANLI, Kadriye KARTAL, Hanım ŞANLI, Fatma ŞANLI, Ali ŞANLI, İbrahim KARTAL. Yusuf ŞANLI, Genco VAROL ve Bestan ŞANLI’yı yaraladıkları,
7- 29.03.1988 günü gece Şırnak İli Eruh İlçesi Yağızoymak Köyüne silahlı baskın düzenleyen PKK elemanlarının köyün yakınlarında dereyatağı içinde koyunlarını otlatan çobanlar Mehmet TEKİN, Ömer KIZILASLAN, Abdullah KIZILASLAN, Ahmet DELAN, Emin EROĞLU, Ömer PİŞKİN, Hamit YILMAZ, Hüseyin PİŞKİN ve Abdullah PİŞKİN’i öldürdükleri,
8- 07.05.1983 günü Şırnak İli Dereler Köyü Taraklı Mezrasını basan bir grup silahlı PKK elemanının evlerinden çıkardıkları halkı Mezra ortasındaki boşlukta topladıkları, “Devlet bizim düşmanımızdır. Babatlar bizim düşmanımızdır. Çeteler bizim düşmanımızdır. Sizler Babatlara ve çetelere yardım ediyorsunuz. Yardım edenleri cezalandıracağız.” konuşmasını yaptıktan sonra topluluktan Salih İNCİ, Ali İNCİ, Mustafa İNCİ, Şehmuz İNCİ ile birlikte Esmer KABUL. Gevri İNCİ, Meryem KABUL, Halim KAPLAN isimli kadınları ayırdıktan sonra otomatik silahlarla taramak suretiyle, mezra dışında yakaladıkları Osman BABAT’ın başına taş vurmak suretiyle öldürdükleri, Osman BABAT’ı öldürdükten sonra boğazından iple bağlayarak bir ağaca astıkları,
9- 24.11.1989 günü bir grup PKK militanının Yüksekova İlçesi İkiyaka Köyüne baskın düzenledikleri, baskından önce çevrede koyun otlatmakta olan İkiyaka Köyü çobanları Kemal DOGAN, Mehmet Reşit AYKUT, Abdurrahman GEZGİNCİ, Mehmet KIRBIŞ ve İkrem BOZ’u yakaladıkları, bir araya topladıktan sonra ellerini bağladıkları, çobanların kaçmamaları için başlarına adam koyduktan sonra İkiyaka Köyüne gittikleri, köyde bir evden elinde fenerle bir kadının çıktığını görmeleri üzerine kadına ateş ettikleri, eve roketatar ve el bombası attıkları, otomatik silahlarla taradıkları, evden karşılık verilmemesi üzerine eve girdikleri, evde bulunan kadın ve çocukları bir araya topladıktan sonra üzenlerine ateş ederek öldürdükleri, bu arada bir grup PKK elemanlarının da Hüseyin BOZ’a ait eve girerek evde bulunan kadın ve çocukları boğarak öldürdükleri, bundan sonra köyün çobanlarını bağladıkları yere geldikleri, çobanlar Kemal DOĞAN, Mehmet Reşit AYKUT. Abdurrahman GEZGİNCİ, Cafer BOZ, Nurettin BALCI, Enver BABAT, Mehmet KIRBİŞ ve İkram BOZ’u eşyalarını aldıktan sonra soğuktan korunmak için başlarına sardıkları puşi ile boğarak öldürdükleri ve olay yerinde bulunan 300 koyunu da alarak kaçtıkları, olayda çobanlardan başka 1959 doğumlu Emine AYKUT, 1960 doğumlu Cemil AYKUT, 1942 doğumlu Züleyha AYKUT, 1978 doğumlu Mehmet AYKUT, (1) yaşlarında Elife AYKUT, 1968 doğumlu Fatma BOZ. 1331 doğumlu Hazal AYKUT, (4) yaşlarında Halime AYKUT, (3) yaşlarında Rıfat AYKUT, (2) yaşlarında Mustafa AYKUT. Enver AYKUT, Burhan AYKUT, 1982 doğumlu Ayhan AYKUT, 1982 doğumlu Namet AYKUT, 1982 doğumlu İsmet AYKUT, 1935 doğumlu Naıni BOZ, 1958 doğumlu Esat BOZ, 1965 doğumlu Selime BOZ, (5) yaşlarında Cebrail BOZ, (2) yaşlarında Muhammet BOZ’un da PKK elemanları tarafından hunharca öldürüldükleri,
10- 28.04.1991 günü saat 18.50 sıralarında Solhan İlçesi Hükümet Caddesi üzerinde bulunan Memurlar Lokali’ni silahlarla tarayan bir grup PKK'lının, Memurlar Lokali’nde bulunan İlçe Kaymakamı Ersin ATEŞ, İlçe Cumhuriyet Savcısı Mehmet TÜRKSEVEN ile İlçe Orman Bölge Şefi Ahmet YANEL’i öldürdükleri,
11- 21.06.1992 günü saat 19.00 sıralarında Solhan İlçesi Elmasırtı Köyüne baskın düzenleyen 20-22 kişi oldukları sanılan bir grup PKK'lının, köyden Bahattin ATEŞ. Şevket ATEŞ, Kemal BİDOŞ, Mehmet YILDIZ, Meyhettin YILDIZ'ı öldürdükleri, Zeki ATEŞ, Mehdi YILI)IZ, Agit YILDIZ ve İsmail YILDIZ’ı köyden ayrılırken beraberlerinde götürdükleri, Ziya BİDOŞ, Ekrem BİDOŞ, Hasan KAYNAR. Ahmet TUNÇ, Ali YILDIZ ve Salih YILDIZ’ın evlerini tamamen yaktıkları,
12- 22.06.1992 günü saat 22.00 sıralarında Gercüş İlçesi, Seki Köyüne uzun namlulu silahlar ve roketatarlarla saldıran 50-60 kişilik PKK grubunun, köyden Behçet TUNÇ, 8 yaşlarında Gülbahar TUNÇ, 4 yaşlarında Haşim GÖK, 10 yaşında Şükrü GÖK, 1 aylık henüz ismi konmamış kız çocuğunu, 13 yaşında Abdurrahman GÖK, 10 yaşında Sultan Gök, Latife GÖK. Fahriye GÖK’ün hayatlarına son verdikleri,
13- 25.06.1992 günü, saat 22.30 sıralarında Silvan İlçesi, Yolaç Köyüne gelen bir grup silahlı PKK elemanının köyün telefon hatlarını kestikten, köy etrafı ve köy camii yanında tertibat aldıktan sonra camide bulunan köy imamı ile 15 kişiyi cami önüne çıkardıkları ve her birinin ellerini iplerle bağladıktan sonra duvara dizip otomatik silahlarla taradıkları, Medeni FİDANCI, Hüseyin ÇETİNKAYA, Sait FİDANCI, Köy İmamı Abdulhaluk ILGAZ, Ahmet KANTAR, Adnan KANTAR, Mehmet Mehdi FİDANCI, Ali USLU, 15 yaşlarında Mehmet Emin KANTAR, 15 yaşlarında Zeki FİDANCI’yı öldürdükleri, 14 yaşlarında Yusuf KANTAR, 14 yaşlarında Yeşrip KANTAR, 11 yaşlarında M. Fesih ÇETİNKAYA’yı yaraladıkları,
14- 01.10.1992 günü Bitlis İli, Cevizdalı Köyüne baskın düzenleyen sayıları 100 kadar tahmin edilen PKK grubunun köyde kendileriyle konuşan Hacı Salih AKPOLAT’a “korucular silahlarını bıraksın, size bir şey yapmayacağız” dedikleri, korucu Abdullah KAPTAN hariç köy korucularının silahlarını PKK elemanlarına teslim ettikleri, silahlı PKK grubunun silahını bırakmayan Abdullah KAPTAN’ı şehit ettikten sonra köy halkından bulduklarını köyün üst tarafında topladıkları, bu sırada bir grup PKK elemanının da köydeki evlerin içine girerek evlere el bombası attıkları ve evde buldukları şahısları uzun namlulu tüfeklerle tarayarak öldürdükleri, köyün üst tarafında topladıkları köylüleri de silahla tarayarak öldürdükleri, olayda PKK elemanlarıyla konuştuktan sonra koruculara silahlarını bıraktıran Mehmet Salih AKPOLAT, Abdullah KAPTAN, Yakup KAPTAN, (5) yaşlarında Hikmet KAPTAN, Abdulhamit AKPOLAT. Eyüp KAPTAN, (16) yaşlarında Felemez KAPTAN, Zekiye KAPTAN. Meryem AKPOLAT, Perinaz KAPTAN, Aysel KAPTAN. Hatice KAPTAN, (16) yaşlarında Raife AKPOLAT. (16) yaşlarında Yaşar KAPTAN, (65) yaşlarında Nafiye KAPTAN, Sıtti KAPTAN, Raife KAPTAN, Rabiya KAPTAN, Cemile AKPOLAT, Aysel KAPTAN, Kamile AKPOLAT. Medine KAPTAN, Hasret KAPTAN. (13) yaşlarında İbrahim KAPTAN, (8) yaşlarında Aynur KAPTAN, (4) yaşlarında Gülbahar KAPTAN, (10) yaşlarında Nafive KAPTAN, (8) yaşlarında Turan AKPOLAT, (8) yaşlarında Ejder AKPOLAT’ın öldürüldüğü, ayrıca (11) kişinin yaralandığı,
15- 23.10.1992 günü saat 22.00 sıralarında Tunceli İli Mazgirt İlçesi Dedebağı Köyüne baskın düzenleyen 12 kişi kadar oldukları tahmin edilen silahlı PKK grubunun köyün telefon bağlantısını kestikten sonra Hıdır GÜL ile Ali Haydar İLKHAN’ın evlerinde bulunanların tamamını dışarıya çıkardıktan sonra kaleşnikof silahlarla taradıkları, Keko GÜL, Besi GÜL, Hıdır GÜL, Gülhan GÜL, 2 yaşındaki Onur GÜL, 3 yaşındaki Sıla GÜL, Haydar İLKHAN, Gülten İLKHAN, Heves İLKHAN, Nursel GÜL ve Zeynep KIZIL’ı öldürdükleri, Ali Kaya GÜL, Güllü GÜL, Fidan GÜL, Seliha GÜL’ü yaraladıkları,
16- 23.01.1993 günü Diyarbakır İline saldıran bombalı ve silahlı bir grup PKK elemanının Bağlar Semtinde müstecirliğini Ramazan BAYKAL’ın yaptığı Köşk Çayevini silahla taradığı, Kaynartepe Mahallesi İnkılap Sokak 10 Nolu eve de bomba attıkları, kahvehanede bulunan Zülküf GÜMÜŞ, Salih ŞEN, Ahmet ELKANSU ile 10 Nolu evde bulunan Surri AYDIN. Güneş AYDIN, Cebrail AYDIN ve Aynur AYDIN’ın öldüğü, PKK elemanlarının olay yerinde bıraktıkları bombayı evine götüren 12 yaşındaki Kasım ERENDAĞ’ın da bombanın evde patlaması neticesi hayatını kaybettiği,
17- 14.06.1993 günü saat 21.00 sıralarında Şirvan İlçesi Gözlüce Köyüne baskın düzenleyen bir grup silahlı PKK'lının Nurettin KALKAN, Reşat KALKAN, Mahfuz KALKAN, Asiye KALKAN, Nesime DİCLE ve 8 yaşındaki Sevdet KALKAN’ı otomatik silahla tarayarak, Gözlüce Köyüne baskın yapmadan önce yolda karşılaştıkları Şirvan İlçesi Ormanlı Köyünde çobanlık yapan Mehmet AKBURAK'ı iple boğmak suretiyle öldürdükleri,
18- 05.07.1993 günü saat 20.00 sıralarında Erzincan İli Kemaliye İlçesi Başbağlar Köyüne baskın düzenleyen 60 kişilik silahlı PKK grubunun köy halkını köy meydanında topladıkları, kadınları ayırarak başka bir yere gönderdikten sonra önceden kararlaştırdıkları şekilde meydandaki erkeklerin üzerlerine yaylım ateşi açarak Hasan Fehmi AYDIN, Recep PARTO, Hasan SANDIKÇI, İbrahim BALTACI, Yahya Kemal ÖZDEMİR, Ali Rıza TÜRKÜCÜ, Ali KUCU, Süleyman AKPINAR, Ali BALTACI, Kamil AKPINAR, Mehmet BALTACI, Mehmet TAŞDELEN, Celal DEMİRCİ, Salim PARTO, Aydın AYDIN, Rıfat AYDIN, Hüseyin GÜNER, Feridun DİKKAYA, Ali TAŞDELEN, Hüseyin Hüsnü ÖZTÜRK, İbrahim PARTO, İbrahim ÇELİK, Şaban TURKÜCU, Nazife BALTACI, İbrahim BALTACI, İbrahim Hakkı GÜRCAN, Ahmet YILDIRIM, Adil TORUN, Şakir AYDINLI, Nurettin AYDIN, Süleyman ORHAN’ı öldürdükleri, Ali AKARPINAR, Hüseyin KESKİN, Süleyman AYDIN’ı yaraladıkları, köyü ateşe verdikleri, köydeki evlerin çoğunun yakıldığı,
19- 18.07.1993 günü Van İli Bahçesaray İlçesinde göçerlerin bulunduğu yaylaya baskın düzenleyen bir grup silahlı PKK elemanının, yaylada bulunan (14)’ü çocuk, (l0)’u orta yaştaki (24) vatandaşımızı, Ahmet SEVGİLİ isimli şahsın çadırı içerisine topladıktan sonra kaleşnikof silahla tarayarak öldürdükleri, olayda (7) yaşında Azat SABIRLI, (2) yaşında Yunus SABIRLI, Gülnaz SÖYLEMİŞ, Müzeyyen YAŞAR, Sedef ELMALI, (3) yaşında Bahar TURAN, Neşide AĞAÇ, (1) yaşında Zehra AGAÇ, (7) yaşında Sevim AGAÇ, Hediye TURAN, Suzan TURAN, (13) yaşında Yıldız GAZEL, Hikmet SABIRLI, Semra SABIRLI, (12) yaşında Nezahat ELMALI, (4) yaşında Eylem ELMALI, Beybun SEVGİLİ, Huri SAMSA, Muteber SABIRLI, (14) yaşında Azime ELMALI, Menice YAŞAR, (8) yaşında Muhammet YAŞAR, (4) yaşında Hamim YAŞAR, (12) yaşında Hürriyet SEVGİLİ’nin hayatlarını kaybettiği,
20- 15.08.1993 günü saat 21.00 sıralarında içlerinde 2 de kadının bulunduğu. asker elbisesi giymiş 20 kişi kadar oldukları sanılan silahlı PKK grubunun Çemişgezek İlçesi Güneyhaşı Köyüne baskın düzenledikleri, köyün telefon kablolarını kopardıktan sonra halkı camii önünde topladıkları ve sıraya dizdikleri, üzerlerindeki kimlik ve paraları aldıktan sonra halkın içinden ayırdıkları 8-10 kişiyi silahlarıyla taradıkları ve Ali AKGÜN, 16 yaşlarındaki Soner ÖZCAN, Sadettin GEDİK, Adnan KURT, İzzet ÖZCAN, Selahattin GEDİK’i öldürdükleri ve olay yerinden kaçtıkları, kaçarken Aydın KURT’a ait 34 LJT 12 plakalı otomobili yaktıkları,
21- 28.08.1993 günü saat 21.00 sıralarında Kovancılar İlçesi Yoncalıbayır Köyüne baskın düzenleyen 17 kişilik PKK'lının, köy halkını meydanda topladıktan sonra içlerinden 12 kişiyi ayırdığı, halka ayırdığı kişileri köy dışına götürüp bu kişilerle konuşma yapacaklarını ve sonra bırakacaklarını söyledikleri ve ayırdıkları 12 kişiyi köy dışındaki Gilbere Deresine götüren PKK elemanlarının Ahmet AKTAŞ isimli vatandaşı kendilerine kılavuz olması için ayırdıktan sonra geriye kalanları sıraya dizdikleri ve taşıdıkları kaleşnikof ve G-3 silahlarıyla taradıkları, Sait TUNÇ, Zeki KARAMAZI, Nuri ARSLAN, Bedri TUNÇ. Ali DEMİR, Hasan ERDOĞAN, Naci KAYA. Aydın ÖZMEN, Nurettin ÖZMEN’i katlettikleri,
22- 03.09.1993 günü, Muş İli Korkut İlçesi, Kürnbet Köyünde bulunan Tarım Açık Cezaevine baskın düzenleyen bir grup silahlı çete PKK'lının, cezaevinin ana giriş kapısını kırdıktan sonra 6’şar kişilik gruplar halinde cezaevine girdikleri, cezaevi görevlilerini tehditle etkisiz hale getirdikten sonra cezaevinde bulunan yiyecek ve giyecekleri ve bir kısım eşyayı dışarı taşıdıkları, cezaevinde yangın çıkardıkları, cezaevinde bulunan traktör römorkuna cezaevi ambarlarından çıkarmış oldukları eşyaları yükledikleri, yanlarına hükümlü Cemil ve Zehra oğlu Diyarbakır Kulp İlçesi nüfusuna kayıtlı 1978 doğumlu Zeki TAYFUN’u da alarak traktör ve römorkla birlikte cezaevinden uzaklaştıkları,
23- 17.09.1993 günü saat 20.30 sıralarında, Diyarbakır İli Eğil İlçe merkezine baskın düzenleyen sayıları tahminen 25-30 kişi olan silahlı PKK grubunun ilçedeki PTT binasını yaktığı, Emniyet Teşkilatı Gece Bekçisi Mehmet SÜZÜK’ü şehit ettikleri, öğretmenler Lokali’nde bulunan İlçe Mal Müdürü M. İhsan ORUÇ, İlçe Tapu Müdürü Aziz YILMAZ. Belediye Memuru Burhanettin ASLANOĞLU, Nüfus Müdürlüğü memuru Mirza TEKİN’i otomatik silahlarla tarayarak öldürdükleri,
24- 25.10.1993 günü silahlı 5 PKK'lının, Erzurum İli Çat ilçesi Yavi Kasabası’na baskın düzenlediği, Ağaköy’den 25 DY 142 plaka nolu kamyonetine yüklediği hayvanları Gökçeşeyh Köyüne götüren Zeki BİNGÖL’ü Yavi Kasabasına yakın bir yerde durdurdukları, Zeki BİNGÖL'ü, yanındaki arkadaşlarını ve hayvanları kamyonetten indirdikleri, kamyonetle köye gelen militanlardan 4'ünün kamyonetten inerek kahvehaneye girdikten sonra kahvehanede bulunan halkı rasgele taradıkları ve Hikmet ÇİMEN, Ahmet KOÇOĞLU, Elaattin AKDENİZ, Abdulgani AKDENİZ, Selahattin KÖSE, Hamit TURHAN, Mehmet POLAT, Tahsin POLAT, Sıddık BİRGÜL, Dursun YAŞAR, Kamil TİRYAKI, Zülküf POLAT, Şeref KÖSE, Abdulbaki YILDIZ, Ahmet KÖÇER, Selami DURSUNOĞLU, Ahmet PEKCAN, Ali KARAPINAR., Selami KUDRET, Sinan ŞİMŞEK, Lütfü Ihsan POLAT, Salih SUNAR, Hacı Ali NEHİR, Yusuf ŞAHAN. Hacı BİLİR, Yusuf YAVİLİOĞLU, Kurbani YEŞİL, Hacı YAVİLİOĞLU, Rasim YAVİLİOĞLU, Bünyamin YEŞİL, Muhlis MENTEŞE ve Hulusi MENTEŞE’yi öldürdükleri, 10 kişiyi yaraladıkları,
25- 12.12.1993 günü Adıyaman İli Ağaçkonak Köyüne baskın düzenleyen bir grup silahlı PKK elemanının, köyde bulunan GKK’lar Cumali BEREKET ile Mehmet DENİZ’in evine giderek, hem Cumali BEREKET’i hem İsmet DENİZ’i ve hem de bu şahısların yakınları Ali BEREKET, Mehmet DENİZ, Gülistan BEREKET, Bedriye DENİZ, Cemal DENİZ, Şehriban DENİZ. Gülhan BEREKET, Burhan DENİZ, Emine DENİZ, 2 yaşındaki Hülya DENİZ’i öldürdükleri, 11 yaşındaki Erdal DENİZ’i yaraladıkları ve Mehmet DENİZ ve Cumali BEREKET’in evini tamamen yaktıkları,
26- 13.08.1994 günü Elazığ İli Alacakaya İlçesi Halkalı Köyüne baskın düzenleyen 4 silahlı PKK elemanının tarlalarında çalışan köylüleri topladıkları ve hepsini yine köy sakinlerinden olan Mehmet TEMİZKAN isimli kişinin tarlasının içindeki söğüt ağacının yanında topladıkları, köylülere PKK’nın propagandasını yaptıkları, köylülerden Hüseyin ÖZGEN’i kendilerine ekmek getirmesi için köye gönderdikleri, sonra PKK elemanlarından birinin elindeki telsiz ile bir konuşma yaptığı, konuşmadan sonra aldığı emir uyarınca topladıkları köylüleri 2’şer sıra halinde dizdikten sonra köylülerin saatlerini ve paralarını topladıkları, ellerindeki kaleşnikof silahlarla dizdikleri köylüleri taradıkları, Mehmet Zülfi ÖZGEN, Mehmet ÖZGEN, Ali ÖZDEMİR, Hüseyin BAKŞİ, Mehmet BAKŞİ. Ahmet ÇELİK, Mehmet ÇELİK, Hüseyin ÇELİK, Mehmedi GÜLŞEN. Mahmut GÜLŞEN’İ öldürdükleri, Hanifi ÖZGEN’i yaraladıkları,
27- 25.12.1991 günü saat 13.00 sıralarında PKK elemanları Cemal TEKİN, Nevzat GÜNGÖR, Soner ÖNDER, Hüseyin BİLGE ve Çetin ARKAŞ’ın, Bakırköy İlçesi İstanbul Caddesinde bulunan Çetinkaya Giyim Mağazasına molotof kokteyli ile saldırı düzenledikleri, mağazayı tutuşturdukları, mağazada bulunan Ahmet ÇETİNKAYA, Sezer BAKKAL, Merve Gül BAKKAL, Şaziye NADİR, Zübeyde NADİR, Hatice ÇELİK, Habire ÇELİK, Rezzan KIZILKIRMIZI, Seda KIZILKIRMIZI, Hasan DERVİŞOĞLU, Yaver AĞABEYLİ ve Şengül ARAS’ı yakarak öldürdükleri, 12 kişiyi de yaraladıkları,
28- 12.02.1994 günü PKK örgütü elemanları Cumali KARSU ve Enver ÖZER’in yedeksubay öğrenciler ve askerlerin geleceği saatte patlamak üzere ayarlanmış zaman ayarlı bombayı Tuzla Tren İstasyonundaki çöp bidonuna yerleştirdikleri, eylem talimatını PKK elemanı Şerif MERCAN’ın verdiği, bombanın patlaması sonucu yedeksubay adayları İsmail KAYA, Osman BOZDAĞLIOĞLU, Murat TUNCEL, Ekrem OKUTAN, Cüneyt GÜDEN’in öldükleri, 16 askeri öğrenci ile 11 erin yaralandığı,
29- 09.05.1990 günü Muş İlinden Bingöl-Genç istikametine giden 3005 sefer sayılı treni Yörecik Köyü yakınlarında durduran silahlı bir grup PKK elemanının tren görevlileri Mustafa TOPÇU, Mustafa ESKİMEZ ve Ziya ÇETİN’i trenden indirdikten sonra başlarına uzun namlulu silahlarla ateş ederek öldürdükleri, diğer görevliler Hüseyin ÖZGÜR, Yaşar ÇAVUŞ, Sait ERGUN’ün PKK elemanlarının elinden kurtularak kaçmayı başardıkları,
30- 10.06.1992 günü Bitlis İlçesi Kokarsu Köyüne baskın düzenleyen bir grup PKK elemanının Çubuk Mezrasıyla Sütlüce Mezrası arasında köye gitmekte olan 13 AV 223 plakalı minibüsü durdurduktan sonra içinde bulunan İbrahim IŞIKLI, Mehmet Ali ŞİLLİ, Mehmet ŞİŞMAN, Ahmet ŞİŞMAN, Hikmetullah DİKSİN, Abdullah ÖZBAŞ, Kemal ŞİLLİ, Mahmut ÖZER. Adil ŞİŞMAN, Mahmut GÜNEŞ, Abdülaziz TAŞOĞLU, Yaşar ALAYUMAT ve Mahmut ŞİŞMAN’ı kaleşnikof tüfeklerle tarayarak öldürdükleri,
31- 09.10.1992 günü silahlı 8 PKK elemanının saat 15.40 sıralarında Gözlü Köyü yol ayırımına 1 Km. kala müsait bir yerde pusu kurdukları ve o saatte Sadettin DAYANA’nın sevk ve idaresinde Şirvan İlçesi Kayahisar Köyü istikametine gitmekte olan ECH 02 plaka Nolu minibüsü otomatik silahlarla taradıkları ve minibüste bulunan Hari ARAL, Sadullah ERDOĞAN, Mehmet İPPAKNA ve Zaide ZEYREK’i öldürdükleri, Hayrettin DAYANA, İdris BULUNTEKİN, İskan BULUNTEKİN, Selahattin ZEYREK ve Mustafa ZEYREK’i yaraladıkları,
32- 20.10.1992 günü Solhan İlçesi Hazerşah Köyü Aksakal Mezrası yakınlarında, 23 EA 355 plakalı otobüsün önünü kesen 3 PKK elemanının otobüste bulunan yolcuları indirdikten sonra aracı ateşe verdikleri ve kimlik tespitine başladıkları, bu sırada Abdurrahman PARLA isimli yolcunun kaçmak istemesi üzerine ellerindeki silahlarla bütün yolcuları taradıkları ve Mahmut KAYA, Sait ALIN. Hasan IŞIK, Ziya ÖZCAN, Mahmut ALP, Ali KAYA, Eşref İDE, Temür ÖZTAŞ, Abdullah İLKYAZ, Mehmet TUZ, Rabiya KARABEYESER. Hamit AKAR, Keje KAYA, Ömer ÖLMEZ, Abdurrahman GÜLTEKİN, Cevdet YILMAZ, Hüseyin ALACA, Selim İLHAN ve Ali DEMİR'i öldürdükleri,
33- 25.10.1992 günü saat 10.45 sıralarında Muş İlinden Elazığ İli istikametine jandarma timi muhafazasında gitmekte olan 2561 sefer sayılı posta trenine 229 km.deki tünel girişinde bir grup PKK elemanınca ateş açıldığı, ateşe ateşle karşılık verildiği, PKK elemanlarının önceden trenin raylarını sökmüş olmaları ve raylara patlayıcı madde yerleştirmeleri, trene de roketatarlarla saldırmaları neticesinde tren çeken olan 2 lokomotif ile güvenlik görevlilerinin içinde bulunduğu zırhlı vagon, 3 yolcu vagonu ve 5 yük vagonunun 25 mt. derinliğindeki Murat Nehrine yuvarlandığı, olayda tren makinistleri Ahmet YILDIRIM ile Ali Osman DİLEKÇİ’nin öldüğü, 45 kişinin de muhtelif yerlerinden yaralandığı,
34- 10.08.1993 günü Genç İlçesi Ardıçdibi Köyü Soğan Mezrası yakınlarında yolun güneyindeki tepelere pusu kuran sayısı belirsiz PKK elemanlarının saat 18.00 sıralarında Çaytepe Köyüne yolcu taşımakta olan Ziya ÖZTÜRK yönetimindeki 12 AH 462 plaka Nolu minibüsü uzun namlulu silahlarla tarayarak Tahsin YOLDAŞ, Hamit ARTAR, Ziya ÖZTÜRK, Fevzi ÇABUK, Sait ARI, Gülten ÇAKIRCI, Zehra PEŞMEN ve Nurullah DİNSEVER ile (1) yaşlarındaki Emrah ÖZER’i öldürdükleri,
35- 04.08.1993 günü Bingöl Solhan İlçesi, Bağönü Köyü Kordere mevkiinde 8-12 minibüsü durduran bir grup PKK elemanının araçlarda bulunan Şehmuz KARDAŞ, Mehmet ÜRÜN, Hasan YEŞİLDAG, Mehmet OZİL, Mehmet Salih KILIÇASLAN, Hasan KIZMAZ, Ferzende KARDAŞ, Aşur TURAN. Mirza BUGAN, Mehmet Zeki KARDAŞ. Hayrettin KARDAŞ, Seyfettin ÇETİN, Feyat ÜRÜN, Aydın UZUNKÖPRÜ, Seyfettin ÖZASLAN, Kıyasettin AKYOL’u silahla tarayarak öldürdükleri, (14) vatandaşımızı da yaraladıkları, öldürdükleri ve yaraladıkları şahısların paralarını aldıktan sonra olay yerinden uzaklaştıkları,
36- 18.09.1993 günü, Bitlis-Mut karayolunda Köyü Karçunbaşı mevkiinde 5-6 aracı durduran bir grup PKK elemanının araçta bulunanları indirip kimlik kontrolü yaptıkları ve GKK’ları ayırdıkları, bu sırada olay yerine doğru gelen 13 AN 823 plakalı minibüste bulunan GKK’ların durumu anlayarak PKK elemanlarına ateş ettikleri, bunun üzerine PKK elemanlarının da ellerindeki kaleşnikof silahlarla araçlardan indirdikleri şahısların üzerine rasgele ateş ettikleri, Menderes YAŞAR, Ali YALÇIN, Seneddin KANIK, Mehmet Sait ÇELİK, Sebahattin CEYHAN, Bedirhan UYANIK, Muzaffer ALTINKAYA ve Ali YALÇIN’ı öldürdükleri, ayrıca (14) kişiyi yaraladıkları,
37- 07.09.1994 günü Hakkari İli Çukurca İlçesi Köprülü Köyü yolunu kesen bir grup PKK militanının, (10) adet otomobil, (1) minibüs, (1) jeep pikap, (1) adet kamyonu yaktığı, araçlardan indirdikleri Ahmet ACAR, Kasım EDİŞ, Nevzat EDİŞ, Hacı TEKİN, Necati YÜNLÜ isimli vatandaşları tarayarak öldürdükleri, (15) vatandaşı da kaçırdıkları, olay yerine intikal eden güvenlik görevlileri ile PKK grubu arasında sıcak temas sağlandığı, bu çatışmada da Çukurca İlçe Jandarma Komando Bölüğünde görevli Isparta İli Yalvaç İlçesi Cami Mahallesi nüfusuna kayıtlı 1967 doğumlu Erkan APALAK’ın silahla vurularak şehit olduğu,
38- 01.06.1995 günü Kozluk İlçesi Ulaşlı Köyü Tomurcuk Mezrası yakınlarında Kahveci-1 mevkiinde pusu kuran bir grup PKK militanın Ziyaret Beldesine doğru seyir halinde olan 01 EC 590 plaka nolu otobüsü kaleşnikof silahlarla yaylım ateşine tuttukları, PKK elemanlarının ateşi neticesinde şoför koltuğunun arkasındaki ikinci koltukta ve ön sol koltukta oturan kadınlardan Sevim KILIZKAN, Süheyla KANMAZ, Necla KOÇYİĞİT’i öldürerek olay yerinden kaçtıkları,
39- 21.03.1990 günü bir grup silahlı PKK elemanının önceden planladıkları şekilde Şark Kromları Ferro Krom Müessese Müdürlüğü elemanlarını taşıyan müesseseye ait araçların önüne pusu kurdukları, Palu İlçesi Kayaönü Köyü hudutları içindeki Küçükseri Tepesinde durdurdukları, müessese müdürü ile diğer personeli araçlarından indirdikten sonra şahısların arasından seçtikleri müessese müdürü Metin ÇAKIR, Bülent FİDAN, Orhan YELER, Fethi Mehmet BAKAR, Selim ŞAHİN, Aydın İNCEOĞLU, Hüseyin YEĞENOĞLU, Mehmet Zeki ÖZÇELİK’i silahlarıyla tarayarak öldürdükleri, müessese müdürlüğüne ait araçları yaktıkları, olay yerine PKK ve ERNK imzalı bildiri bıraktıkları ve olay yerinden uzaklaştıkları,
40- 11.09.1992 günü saat 19.40 sıralarında ellerinde uzun namlulu silah, roketatar ve lav silahları bulunan PKK grubunun Kozluk İlçesi Yanıkkaya köyü yakınlarında bulunan Shell/Mobil Şirketi’ne ait Mobil 32 nolu sondaj kuyusu ile Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına ait 103 Toplama Kampına baskın düzenlediği, 103 Toplama Kampında tanker kamyonu, jeneratör ve karavanı yaktıkları, Mobil 32 nolu sondaj kuyusunda işçi ve mühendisleri ayırdıktan sonra her birinin üzerine tek tek ateş ederek, mühendisler Ahmet Hakan YILMAZ, Hakan BAYLA ve Mustafa YELKENCİ’yi öldürdükleri, Ahmet ŞENYİĞİT, Hasan ZENGİN, Mustafa OĞUL ve Ahmet ŞAHBİLMEZ’i yaraladıkları,
41- 23.10.1993 günü, 5 silahlı PKK elemanının Muhittin GÜÇ isimli şahsa ait 12 AE 308 plaka nolu kamyonu gasp ettikleri, gasp ettikleri kamyonun kasasında gizlenerek Kiğı Günlük Köyü yol ayrımındaki kil ocağına kadar geldikleri, kil ocağında araçtan inerek işçileri bir araya topladıkları ve üzerlerine yaylım ateşi açarak Özer ÇAKMAK, Sezgin BİNGÖL, Eşref YILDIZ, Mustafa Necati AKSAÇ, Ömer NAMA, Abdurrahman BAĞCI, Yusuf KILIÇ, Mustafa NAMA, Abdussemet AVCI ve Muhittin ÜSTÜNKAYA’yı öldürdükleri, Rıdvan ADA ve Yahya GÖÇER’i yaraladıkları,
42- 21.09.1996 günü saat 22.30 sıralarında Alacakaya İlçesi Etibank Şark Kromları Kef İşletmesine el bombası ve uzun namlulu silahlarla saldırı düzenleyen kalabalık bir PKK grubunun özel güvenlik görevlileri Eyüp ÇELİK, Suat ÇETİN, Davut EŞ, Mansur SÖNMEZ ile Yılmaz GÜN’ü öldürdükleri, İşletmeye ait iş makinaları, yazıhane ve yatakhaneleri tahrip ettikleri,
43- 30.06.1996 günü saat 17.40’ta elbiselerinin içine bomba yerleştiren Zeynep KINACI isimli PKK elemanının Tunceli İli Cumhuriyet Meydanında bayrak merasimine katılan Merasim Kıtasının içine hızla daldığı ve evvelce vücuduna yerleştirdiği bombayı infilak ettirdiği, olayda PKK elemanı Zeynep KINACI’nın kendisi ile birlikte Astsubay Önder YAĞMUR, Er Celal ATIL, Er Yusuf YILDIRIM, Er İbrahim SEVER, Er Ahmet YAYMAN’ın öldüğü,
44- 17.11.1998 günü saat 09.00 sıralarında Yüksekova İlçesi İlçe Jandarma Komutanlığı önünde Van iline gitmek için hazırlanan askeri konvoy arasına giren Fatmi ÖZEN isimli PKK elemanının çantasına yerleştirdiği parça tesirli bombayı infilak ettirdiği, bombanın infilak etmesi sonucu Astsubay İrfan TÜRKER’in şehit olduğu, Jandarma Astsubay Uğur AKYOL, Astsubay Çavuş Adem CEYLAN, Mustafa DUGARLI ile Yüksekova ilçesinden İbrahim DİCLE ve Hüseyin KANAT’ın yaralandıkları,
45- 14.04.1990 günü Elazığ Arıcak İlçesi Bükardı Köyüne gündüz saatlerinde silahlı baskın düzenleyen bir grup PKK elemanının köyün ilkokuluna gittikleri, öğretmenleri bir odada topladıktan sonra öğretmenlerin eşlerini de getirdikleri, öğretmenlerin eş ve çocuklarını müdür odasına aldıktan sonra sınıflardan birine öğretmenleri ikişer ikişer oturttukları, bir müddet konuşma yaptıktan sonra silahlarıyla üzerlerine ateş ederek öğretmen Sebahattin KURTULUŞ, eşi Hikmet KURTULUŞ, öğretmen İzzet YÜKSEL, öğretmen Ahmet BEKAR ve öğretmen Bayram YEŞİL’i şehit ettikleri,
46- 23-24.06.1993 günü gece saatlerinde Tunceli İli Meşeyolu Köyüne gelen silahlı bir grup PKK elemanının köy ilkokulu lojmanlarında kalan okul Müdürü Hamza ÇETİN ile Okul Öğretmeni Erkan AYDIN’ı kaleşnikof silahla ateş etmek suretiyle öldürdükleri, okul lojmanlarından birini ve okulu tamamen yaktıkları, bir lojmanı da tamamen tahrip ettikleri,
47- 07.10.1993 günü saat 17.50’de Tunceli İli Pertek İlçesi Pirincik Köyüne gelen 5 silahlı PKK elemanının köy okuluna 15 mt. mesafede olan bekar öğretmenlerin kaldığı lojmana girdikleri, konuşmak için geldiklerini söyleyerek öğretmenleri bir odaya topladıktan sonra evli öğretmenleri, okul müdür yardımcısı ve okul müdürünü de girdikleri lojmana çağırdıkları, okul müdürü o sırada bir başka köyde hasta ziyaretine gitmesi sebebiyle bulunamadığı, diğer evli öğretmenler ve okul müdür yardımcısının bekar öğretmenlerin kaldıkları lojmana geldikleri, PKK elemanlarından biri öğretmenlere 5 dakika kadar süren bir konuşma yaptıktan sonra okul müdür yardımcısı Ali Galip TUTAR'ı ekmek almak bahanesiyle 2 PKK elemanının nezaretinde evine gönderdikleri, Ali Galip TUTAR'ı gönderdikten 5 dakika sonra kalan 3 PKK elemanının kaleşnikof ve G-3 silahlarıyla odada kalan öğretmenleri yaylım ateşine tuttukları, öğretmenler Fevzi KATAR, Taşkın ŞENGEN, Ünal ATLI, Orhan BAKIŞ’ı öldürdükleri, Cemal ÜNLÜ’yü ağır yaraladıkları,
48- 11.09.1994 günü saat 22.15 sıralarında kalabalık bir PKK grubunun Tunceli İli Mazgirt ilçesi Darıkent Beldesine baskın düzenlediği, beldede bulunan Jandarma Karakolu’nu yoğun ateş altında etkisiz hale getirdikten sonra beldenin PTT ve belediye binalarına, sağlık ocağına girdikleri, PTT binasında bütün eşya ve evrakı yaktıkları, belediye binasının bütün kapı ve pencerelerini kırdıkları, sağlık ocağı içinde yangın çıkardıkları, ocakta bulunan sağlık malzemelerini aldıkları, Darıkent Beldesi İlköğretim Müdürlüğünde görevli öğretmenler Ali İhsan ÇETİNKAYA, Metin KAYNAR, Buminhan TEMİZKAN. Mustafa KARINCA, Rüstem ŞEN ve Vedat İNAN’ı evlerinden çıkardıktan sonra kaleşnikof silahla tarayarak öldürdükleri, sağlık memurları Mesut DEMİRTAŞ, Kazım KILIÇ ve Hüseyin VURAL’ı kaçırdıkları, ilköğretim okulunun bir kısmını yaktıkları,
49- PKK elemanları Sakine DONMEZ ile Atilla KAYA’nın, örgütün Ege Bölgesinde turistlere yönelik bombalı eylem yapma kararı alması üzerine önceden hazırlanan ve yanlarına verilen 5 adet zaman ayarlı savunma tipi el bombasıyla turist görünümünde Fethiye’ye geldikleri, Fethiye’de Çoban Pansiyonu’na yerleştikten sonra 21.06.1994 günü Yat Limanı yanındaki Çay Bahçesinde önceden meyve suyu kutusu içine yerleştirdikleri zaman ayarlı el bombasını naylon torbayla oturdukları masanın demirine astıkları ve olay yerinden uzaklaştıkları, bombanın patlaması sonucunda çay bahçesinde bulunan içlerinde 7’si Alman ve İngiliz vatandaşı turist olan 13 kişinin yaralandığı,
50- Fethiye İlçesindeki eylemi gerçekleştiren Sakine DÖNMEZ ve Atilla KAYA’nın ertesi günü Marmaris ilçesine gittikleri, 22.06.1994 günü saat 14.30’da Atilla KAYA’nın Belediye Halk Plajı’ndaki, Sakine DÖNMEZ’in Abdi İPEKÇİ Parkı’ndaki çöp bidonlarına zaman ayarlı el bombalarını yerleştirdikleri, çöp bidonlarına konan bombaların infilak etmesi sonucu parklarda bulunan 11 kişinin çeşitli yerlerinden yaralandık1arı, yaralananlardan 4’ünün İngiliz vatandaşı turist olduğu, Joanna GRIFFITHS isimli yaralı İngiliz turistin sonradan öldüğü,
51- 17.09.1995 günü saat 09.55’te PKK elemanları Mehmet Nuri ÖZEN, Hasan AŞKIN ve Fesih YAVAŞ’ın İzmir Gaziemir’deki TANSAŞ Mağarasının çok yakınında bulunan çöp bidonuna yerleştirdikleri saatli bombanın patlaması sonucu Muzaffer YILDIZ, Veli EREFE, Sefer AĞLAR, Selami SAYILIER, Nadir SAKALLIOĞLU’nu öldürdükleri, 28 kişinin yaralandığı, çevrede bulunan ağaçların hasar gördüğü, Mehmet Nuri ÖZEN ve Hasan AŞKIN’ın Yunanistan’da Atina’ya 5-6 saatlik mesafesi olan Yunan Devletinin himayesindeki PKK Kampında askeri eğitim gördükleri, eğitimlerini bilhassa bomba yapma üzerinde yoğunlaştığı, eğitimlerinin bittiği 1995 yılı ağustos ayı ortalarında kamp sorumlusu Yılmaz- Zuhal (K) tarafından İzmir’deki turistik tesislere eylem düzenlemek üzere Hasan AŞKIN’la birlikte Türkiye’ye gönderildikleri, Türkiye’ye gönderildikten sonra arkalarından gelen Doğan (K)la birlikte eylem düzenlemeye elverişli yerleri araştırdıkları, Gaziemir’deki TANSAŞ Mağazasına turistlerin ve askerlerin de geldiğini tespit ettikten sonra burada eylem yapmayı kararlaştırdıkları, TANSAŞ Mağazası yanındaki bombayı Doğan (K)’la birlikte hazırladıkları, hazırladıkları bombayı Hasan AŞKIN’ın çöp bidonuna yerleştirdiği, bombayı yerleştirmek için olay yerine Feshi YAVAŞ’la birlikte geldikleri,
52- 3/118 Jandarma Sınır Tabur Komutanlığı 9. Bölüğe bağlı ve Andaç Köyü Serin Mahallesinde konuşlandırılan Serin Jandarma Takımına 25.10.1985 günü gece saatlerinde silahlı baskın düzenleyen 50-60 kişi kadar oldukları tahmin edilen silahlı PKK grubunun, Jandarma erlerinden Ahmet BURSA, İsmail DEMİRBAŞ, Halis ARINIĞ, Ali TÜRKER, Nihat ÇELEBİ, Beytullah ALIÇ, Ömer KARA, Celal ÇAMBEL, Ramazan ÇELİK’i şehit ettikleri, Nihat EMİROĞLU ve Muammer KAFKAS’ı yaraladıkları, şehit ve yaralıların silah ve mühimmatlarını da gasp ettikten sonra gece karanlığından da yararlanarak olay yerinden uzaklaştıkları,
53- 04.08.1991 günü saat 04.30 sıralarında Hakkari İli Şemdinli İlçesi hudutları içinde bulunan 1/118 Sınır Tabur Komutanlığına bağlı Samanlı Karakolu’na baskın düzenleyen 150-200 kişilik bir PKK grubunun, karakolda görevli Jandarma Onbaşı Bekir ÖZAYDIN, Er Sedai ÖZER, Er Hasan TARIM, Er Yüksel KARACA, Er Mustafa HİÇYILMAZ, Er Mustafa GEDİK, Er Durak AÇIKGÖZ, Er Sait Ahmet APAK, Er Erdal ÇOBAN, GKK Baki YALÇIN’ı şehit ettikleri, 7 eri kaçırdıkları, toplam 9 subay, astsubay ve eri yaraladıkları,
54- 25.10.1991 günü saat 04.45 sıralarında 10. Jandarma Sınır Bölük Komutanlığına baskın düzenleyen ve 200 kişi oldukları tahmin edilen silahlı PKK grubunun, Sınır Bölük Komutanlığının emniyetini sağlamak için tepelerde mevzilendirilmiş timlerinde görevli erler Necati ÇİÇEK, Mehmet ÜNAL, Duran OKÇU, Ali AKDOĞAN, Savaş GEDİK, Ali ERDOĞAN, İdris DEMİRTAŞ, Yılmaz KABAK, Ali ERDEM, Hasan YAĞLIGİRDİ, Necdet AYHAN, Cengiz SABUNCU, Hüseyin ALBAŞGİL, İsmet ÖZDEMİR, İsmail AKDUMAN’ı şehit ettikleri, Asteğmen Bilal ÇAKIRCALI, Çavuş Feyyaz BİLGİÇ, Erler İlhan ÜNALAN, Hasan KARASAKAL. Mahmut GÖKALP, Salih DEMİR, Habip KOÇER, Bayram SELEK, Faruk GÜNEY, Sadık KOCA’yı yaraladıkları,
55- 24.05.1993 günü kalabalık bir silahlı PKK grubunun Bilaloğlu Köyü yakınlarında Çevrimpınar yol ayırımında Elazığ-Bingöl karayolunu kestikleri, durdurdukları araçlarda bulunan yolcuları indirdikten sonra izinden dönen ve kıtalarına gitmekte olan erbaş ve erler Ramazan AKKAYA, Mehmet ÖZTÜRK, Ertan KAÇAR, Hüseyin ÇELİK, Mustafa YILMAZ. Nihat ODABAŞI, Ercan ÇOBANOĞLU, Uğur BOZACI, İbrahim ERTAN, Hasan GÜLTUTAN, Haydar ASLAN, Mevlüt ÖZKAN, Şenol CANSIZ, Aydın KUZEY, Mustafa KOÇANOĞLU, Mustafa SARIGÖZ, Cavit YAMAN, Ali ARAR, İlyas UYAR, Murat MENTEŞ, Ahmet ARAR, Hilmi ŞAHİN, Şeref TAY, Adem ZÖNGÜR, Baki UMUTLU, Murat ELİBOL, Mehmet TURA, Ahmet APAK, Hikmet ÖZDEMİR, Turgut ERGUL ile öğretmenler Mehmet BİROL, Abdullah KABA, Selahattin ASLAN ve Güzel DOĞAN, Sisi ÖZDEMİR, Erdal AKBAŞ isimli vatandaşları şehit ettikleri,
56- 15.09.1993 günü Van İli Çatak ilçesi Kanalga Karakoluna baskın düzenleyen kalabalık bir grup silahlı PKK elemanının, karakolu korumak için 2 km. mesafedeki 2053 rakımlı tepe ile bu tepenin kuzeyindeki rakımsız tepede pusuya yatan timlerde görevli Uzman Jandarma Çavuş Mete SARAÇ, Jandarma Onbaşı Yılmaz GÖKÇEN, Jandarma Onbaşı Ramazan ÇAKIR, Jandarma Onbaşı Murat ÖZÇELEBİ, Jandarma Er Selahattin TOKAT, Jandarma Astsubay Çavuş Ali UĞUR, Jandarma Er Cuma YILDIZ, Jandarma Er Satılmış TAŞDELEN, Jandarma Er Zeki CANER, Jandarma Er Muammer KARACAER, Jandarma ER Ali ÇAKIR, Jandarma Er İhsan AVŞAR’ı şehit ettikleri ve silahlarını gasp ettikten sonra kaçtıkları,
57- Eruh Dağdöşü Köyünde konuşlanmış bulunan Jandarma Komando Bölüklerinin emniyetini sağlamak amacıyla çevreye çıkardığı timlerine 09.11.1994 günü saldırı düzenleyen kalabalık bir PKK grubunun, timlerde görevli komando erler Fahrettin ENGİN, Atilla ÖZTÜRK, Veli KARA, Halim ÇİMEN, Mehmet ÖZEN, Ayhan ÖZAY, Şamas AYTAÇ, Muharrem ÇAKIR, Kurabey YILDIRIM, Yaşar SOYTÜRK, Faik ALKAN, Ercan AYGUN, Erol KAKIŞIN, Cevahir ÇELİK, Mustafa ALTINTAŞ’ı öldürdükleri, 13 komando erini de yaraladıkları,
58- 15.06.1995 günü saat 23.00 sıralarında Şemdinli ilçesi Ortaklar Köyü hudutları içinde bulunan Jandarma Karakoluna baskın düzenleyen 400 kişilik silahlı PKK grubunun karakolda görevli jandarma Astsubay Kıdemli Çavuş Ekrem KAYAR, Jandarma Astsubay Çavuş Vedat ÖZAYAR, Jandarma eri Ali ÇELİK, Jandarma Eri Engin ÇİL, Jandarma Eri Halil TATLI, Jandarma Eri Ali AKYOL, Jandarma Eri Hasan ÇELİK, Jandarma Eri Arif MEYDAN, Jandarma Eri İrfan ÖNCEL, Jandarma Eri Sadık ŞİŞMAN, Jandarma Eri Mehmet ÇADIRCI, Jandarma Eri İlimder ATASOY, Jandarma Onbaşı Ali SIJYABATMAZ, Jandarma Eri Mehmet DEMİR, Jandarma Eri Mehmet ÖZTÜRK’ü şehit ettikleri; Jandarma erleri Mehmet SIKILGAN, İsmail BAŞARAN, Hakan PUSAT, Ramazan ÇELİK, Tuncay KAVAKLIOĞLU’nu kaçırdıkları, Jandarma Erleri Halil KAYACI, Şahin KILIÇ, Yavuz KIRMIZIYÜZ, İrfan TOPÇUOĞLU, Hulusi ERDOĞAN, Özkan ADIŞANLI’yı yaraladıkları,
1995 yılında yapılan V. Kongre’de örgütün Karadeniz ve Toroslar Bölgesi’ne açılması kararını alması üzerine silahlı faaliyetlerin bu bölgelere taşındığı ve; 1- 26.05.1997’de Tokat Kurtuluş Un Fabrikası’nı basan bir grup PKK'lının 3 kişiyi öldürdüğü, 2- 07.06.1997 tarihinde Tokat Niksar İlçesi Gökoluk Köyü yakınlarında bulunan PTT'ye ait radyolink istasyonuna saldırıldığı, 3-27.07:1997 tarihinde Almus İlçesi Ceget Kasabası çıkışında askeri araca silahla saldırıldığı, 4- 30.08.1997 tarihinde Reşadiye İlçesi Bostankolu Köyü’nde yol çalışması yapan araçların yakıldığı, 5- 14.10.1997 tarihinde Reşadiye İlçesi Sazak Yöresi’nde jandarma timine pusu kurularak 4 askerin şehit edildiği, 1 askerin yaralandığı, 6- 30.11.1997 tarihinde Almus İlçesi Kızıldere Köyü civarında sayımda görevli askerlere ateş açıldığı, 7- 20.11.1997 tarihinde Almus İlçesi Çiftlik Köyü Arut Yaylası’nda güvenlik kuvvetleri ile silahlı çatışmaya girildiği, 8- 15.07.1997 tarihinde Almus İlçesi Bakımlı Köyü Kızıliniş Mevkiinde karayolu kesilerek yolcuların eşyalarının gaspedildiği, 9- 14.12.1997 tarihinde Niksar İlçesi Alpaören Köyü Fatlı Mevkiinde bulunan Mimsan Kireç Sanayi’ne baskın yapıldığı, 10- 06.07.1998 tarihinde Niksar-Akkuş karayolu kesilerek bir otobüs yakılıp, içinde bulunan Ünye İlçesi Cezaevi 2. Müdürü Mustafa ERYILMAZ’ın öldürüldüğü,
Sanık Abdullah ÖCALAN’ın, PKK'nın Kongre ve Konferanslarına sunduğu raporlar ile buralarda alınan kararlarla ve çeşitli basın, yayın kuruluşlarına verdiği beyanlarla, yazdığı yazılar ve kitaplarla, örgüt elemanlarını eylem yapmaya sevk ettiği, yukarıda örnek verilen eylemlerin birçoğunun emrini bizzat verdiği, böylece üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğu ve Güneydoğu Bölgesinde sözde Kürdistan Devleti kurmak amacıyla kurup örgütlediği silahlı çete niteliğindeki PKK terör örgütünü, aldığı kararlar, verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek; Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf suçu işlediğinden bahisle 2845 Sayılı Yasanın 9 ve 20. maddelerince yargılanarak, eylemine uyan TCK'nun 125. maddesine göre cezalandırılması istemiyle mahkememize kamu davası açılmış, bu dava da önce mahkememizin 1999/63 Esas sırasına kaydedilmişken, 29.04.1999 gün ve 1999/63-52 sayılı kararla, mahkememizin 1999/21 Esas sayılı dava dosyası ile birleştirilmesine karar verilmiştir. (Kl-88)
Böylece sanık hakkında aynı suçtan açılan 4 ayrı kamu davası, aralarında mevcut şahsi ve hukuki irtibat nedeniyle CMUK'nun 2-3-4. maddeleri uyarınca mahkememizin 1999/21 Esas sayılı davası ile birleştirilerek; yargılama bu dosya üzerinden yürütülüp sonuçlandırılmıştır.
[düzenle]2- Esas Hakkında Mütalaa
Yazılı olarak hazırlanıp 08.06.1999 günlü oturumda, DGM.C.Başsavcısı Cevdet VOLKAN tarafından okunarak sunulan esas hakkındaki mütalaada;
Sanık hakkında açılan son davaya ait 26.04.1999 gün ve 1997/514 Hz, 1999/98 Es., 1999/78 nolu iddianamede, sanığın başında bulunduğu PKK terör örgütünün kuruluşu, amacı, programı, stratejisi, yapılanması ve genel faaliyetleri ile gerçekleştirdiği eylemler ve bunların nitelikleri, hukuki değerlendirilmesi konularında geniş bilgi verildiğinden tekrarında yarar görülmediği, bu nedenle sanığın değişik aşamalardaki savunmaları ve yargılama sırasında ortaya çıkan fiili ve hukuki durumu değerlendirilerek esas hakkındaki mütalaanın hazırlandığı,
Sanığın 31.05.1999 günlü oturumdaki sorgusunda, iddianamede belirtilen ve kendisinin verdiği talimatlar üzerine örgüt elemanları tarafından gerçekleştirilen bütün eylemlerden 1. derecede sorumlu olduğunu, hatta ölümlerin iddianamede belirtilenden daha da fazla olması gerektiğini, 01.06.1999 günlü oturumda da hazırlık soruşturması sırasında Jandarma ve DGM C.Savcılarınca alınan ifadeleri ile Ankara DGM Yedek Hakimliği’nce tespit olunan, ilk savunmasının doğru olduğunu,, herhangi bir baskıya maruz kalmadan serbest iradesiyle verdiğini kabul ettiği, yine mahkeme başkanlığına sunduğu yazılı savunmasının 69. sayfasında PKK örgütünün eylemlerindeki sorumluluğunu açıkça ikrar ettiği,
Sanık Abdullah ÖCALAN’ın 22.02.1999 günü DGM.C.Savcılığı’na verdiği ifadesinde “PKK örgütünün kurucusu olduğum doğrudur. Yine bu örgütün önderliğini yaptığım, benim önderliğimde Türkiye toprakları üzerinde silahlı bir mücadele başlattığım da doğrudur. Başlangıçta gerçekten Kürdistan Devleti kurmak gibi bir kavramımız da vardır. Bu da doğrudur. Ancak gelişen süreç içerisinde müstakil bir Kürt Devleti kurmak değil de Kürtlerin de Cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak özgür olduğu bir ortam içerisinde birleştirilmesi sonucuna vardım. Bu temelde ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel özgürlüğünü elde etmiş olarak birarada yaşayabileceğimiz sonucuna vardım.” dediği,
Kendi isteğiyle ikinci kez verdiği 03.04.1999 günlü ifadesinde de;
...bildiğiniz gibi PKK'nın da kurucusu benim, PKK kurulurken programını da yaptık. 0 zaman Kürtlerin bağımsız bir Kürdistan kavramı da vardı. Marksist temele dayalı yeni bir sistem getirecektik. Ancak değişen olaylar ve zaman, bize bu programın hayali olduğunu gösterdi... Kürt Devleti kurmanın mümkün olamayacağı ilmen de sabittir, gerekli de değildir. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti Devleti içerisinde de demokratik ortamda her şeyin gerçekleşmesi mümkündür. Ben bu sonuca yardım.” dediği,
Hazırlık tahkikatı ile son tahkikat aşamasındaki ifadelerinde: Silahlı çete PKK'nın kurucusu ve yöneticisi olarak eylemlerinden birinci derecede sorumlu olduğunu kabul ettiği, ancak 1990’lı yıllardan itibaren aynı sınırlar dahilinde demokrasiyi geliştirerek sınırlara hiç dokunmadan geliştirilecek bir çözümün daha gerçekçi olduğunu gördüğünü, kısaca 70’ler programını bırakıp yeni bir programa ulaşması gerektiğini kavradığını, “Pratiğim yakınen incelenirse şu çok açık görülecektir ve kitap dolusu belgelerle kanıtlanacaktır. En iyi anlamlı ve mümkün olan özgürlük ve bağımsızlık bu yer Kürdistan da olsa ancak Türkiye’nin genel Misak-ı Milli sınırları içerisinde mümkündür. Bilimsel olarak kanıtlamak zor değildir. Ayrılmış bir Kürdistan bitmiş ve bir gücün kuklası, işbirlikçilerin malikanesinden öteye gidemeyecek bir Kürdistan'dır. Ayrılmış bir Kürdistan halkın değil, yabancı ve işbirlikçilerin olabilir, ki bu ağırlıklı olarak hayaldir. Ancak çıkar güçlerinin oyunu olarak sık sık tekrarlanır. Tarih bütün oyunların isyanlarda nasıl oynandığını, asıl felaketleri halkın yaşadığını çok iyi ortaya koymaktadır. Kendi isyanımızda da bunu gördük. Tarihin en kritik dönemlerinde bu oyunlar oynanmıştır. Çözümsüz kaldığında başarıyla oynanmıştır da. 0 halde sorunu kendi ellerimizle çözmek, oynamak isteyenlere karşı kendi güçlü silahımız haline getirmektir. Bizzat tecrübemiz buna en iyi kanıt oldu. 0 halde ilk defa özgür irade ile gerçekleştireceğimiz bu kardeşlik çözümü yeni bir tarihi süreç olacak derken haklıyız. Kendi yargılanmamı olumlu barışın gerekçesi yapmak en temel demokratik idealimdir. Savunmanı temelde bu amaçla bağlantılıdır.” gibi görüşlere yer verilmişse de;
Sanık Abdullah ÖCALAN tarafından yazılan “Kürdistan’da Zorun Rolü” isimli kitapta “...Kürt halkı kurtuluş mücadelesini bazı alanlarda eylem biçimleri ile sınırlayamaz.”,
Sanık tarafından V. Kongre’ye sunulan politik raporda “1993’te biraz da geçiş arzeden o dönemi bir ateşkes ile lehimize çevirmek istedik ve bu çok önemli bir adımdı. Hiç olmazsa bunu fırsat bilirler, canlanırlar diye düşündük. Aslında biraz da hem uzun soluk alma, hem de hazırlık yapma imkanı idi. Bazıları bu hazırlığı yaptı ama yine komuta yapılınca bu layıkıyla değerlendirilemedi.”
Yine PKK parti önderliği adı altında 08 Ekim 1998 tarihinde tüm partililer ve ARGK. savaşçılarına gönderdiği telsiz emrinde ateşkesle ilgili “Çoğunuz görev alacaksınız, görev bu temelde olabilir. Tabi düşmanın kısa bir süre için şöyle bir hedefi de var, kök kazımaktan bahsediyor... Bizim bunlara misilleme hakkımız makbuldür. Yani kendimizi iyi düzenleyerek bu 10 kat değişmiş, dönüşmüş bir temelde cevaplandırma görevimiz var. Biz ateşkes olayını tek taraflı da olsa düzenlemeyi sadece biraz daha hazırlık düzeyimiz, siyasi, diplomatik olarak da hamle imkanı kazanmak için yaptık, bu başarılı olmuştur, ama yetersizdir, daha da yapılacak işler vardır, düşman bunları bilerek çok sert davranıyor.”
Sanık tarafından 16.10.1998 tarihinde sözde Botan Eyalet Sorumlularına verilen telsiz talimatında “‘Nasıl ki Ankara’dan çıkış partileşme anlamına geldi ise, yine Ortadoğu’ya açılıp bir ordulaşma başarıldıysa, Uluslar arası alanda fazlasıyla açılmak kesinlikle devletleşme anlamında ciddi bir adım olarak değerlendirilmelidir. İnanıyorum ki yeni dönem bundan epey güç olacaktır. Gerilla tarzında yenilik ustalık en etkili cevabı verecektir.” şeklindeki sözlerle asıl niyetini ortaya koyduğu, keza sanık tarafından 1995 yılı içerisinde Hatay Alan Komutanı’na verilen telsiz talimatında “... şimdi onlara özgün yaklaşırsınız, yani zaten dostane ilişkilerimizi söylersiniz ve mutlaka kazanmaya çalışırsınız, fakat faşist Türk kesimini de yıldırırsınız sanırım. Sanırım o başlangıçta yaptığınız eylemler önemli, fakat genelleştirmemek kaydıyla. 0 yoksulları kazanın fakat tehlikeli olan ele başları da ezin. Tabii hiç acımadan çıkarlarını darbeleyen ve yine dediğim gibi bu arada zengin bir alan aslında. Birçok şeyini de haraca bağlayabilirsiniz o zenginlerin, bundan sonra hissederlerse epey gelir imkanınız da artar.” şeklindeki sözlerle örgüte gelir sağlamada karşı gelenleri yıldırma ve sindirme amacıyla acımasızlığını sergilemesinin dikkat çekici olduğu, bu nedenlerle sanığın savunmasında samimi olmadığı, silahlı çete PKK'nın kuruluş amacı olan müstakil Kürdistan’ı kurmak idealinden vazgeçmediği, bunun için koşulların oluşumunu bekleyip daha uygun bir ortamın yaratılması fırsatını kolladığı, tek taraflı ateşkes ilan etmesinin örgütün biraz daha iyi hazırlanması, siyasi ve diplomatik hamle imkanının kazanabilmesine yönelik olduğunu, bu itibarla sanığın içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak için çaba sarf edip samimi olmayan ifadelerde bulunduğunu,
Silahlı çete PKK'nın bir terör örgütü olduğunu, yurtiçinde ve özellikle yurtdışında uyuşturucu ticareti yapanlarla sıkı bir ilişki içerisine girerek gelir temininde onları aracı olarak kullandığını, uyuşturucu ticaretinden pay ve haraç aldığını, bu terör örgütünün bütün Kürtleri temsil ettiğinin gerçeklerle bağdaşmadığını, duruşmalarda dinlenen kimi müdahiller ile müdahil vekillerinden Av. Kazım AYAYDIN’ın da ifadelerinde Kürt kökenli Türk vatandaşı olduklarını ve Türkiye’de Kürt-Türk ayırımı yapılamayacağını, Türk ve Kürt’ün iç içe yaşadığını vurguladıklarını, PKK'nın suni olarak Türk ve Kürt ayrılığı yaratmaya, millet ve vatan bütünlüğünü bozmaya çalıştığını, oysa sanığın da ifadelerinde vurguladığı gibi 11. asırdan itibaren Türk’ler ile Kürt’lerin birlikte yaşamaya başladıklarını, birçok Türk boyunun Kürt boyları arasında eridiğini, bu itibarla iki halk arasında tabii bir kültür erozyonunun yaşandığını, kan bağının oluştuğunu, PKK çetelerine karşı savaşırken şehit düşen Kürt asıllı vatandaşların sayıca daha fazla olduğunu, PKK'ya karşı mücadele veren güvenlik kuvvetlerimizin yanında yer alan geçici köy korucularının Kürt asıllı vatandaşlar olmasının da dikkate değer olduğunu,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Kürt’lere baskı yapılmadığını, inkar politikası güdülmediğini, 1925’te patlak veren Şeyh Sait İsyanı'nın dahi devletten ayrılmayı hedeflemediğini, saltanat ve hilafetin geri getirilmesini amaçladığını, devlete karşı başlatılan silahlı bir hareketin güç kullanılarak bastırılması, isyan edenlerin de cezalandırılmasının uluslararası hukukta kabul edilmiş bir kural olduğunu,
Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde benimsenip Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nca da kabul edilen Misak-ı Milli’nin bir maddesinde; Mondros Mütarekesi’nin imzaladığı 30 Ekim 1918 günü mütareke sınırları içinde dinsel, kültürel amaçlı ve amaç bakımından birlik oluşturmuş ve birbirlerine saygı ve fedakarlık duyguları ile dolu ırki ve toplumsal haklarıyla coğrafi konumlarına bütünü ile saygılı ve fedakarlık duyguları ile dolu Osmanlı İslam çoğunluğunun yerleşik bulunduğu bölümlerin tamamının gerçekte veya yasal olarak hiçbir nedenle ayrım yapılması mümkün olmayan bir bütün olduğunun kabul edildiği, İstiklal Savaşı’nda Misak-ı Milli’nin bu hükmünün aynen benimsendiği, İstiklal Savaşı iyi incelendiğinde Atatürk’ün Misak-ı Milli’nin çizdiği sınırları içinde yaşayan halkın tamamını bir bütün olarak gördüğü, bölgesel güçleri birleştirmeye çalıştığı ve düşmana topyekün milletin gücüyle karşı koymaya çalıştığının görüleceği,
Amasya genelgesinde; Milletin bağımsızlığını yine milletin kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.”, Erzurum Kongresi’nde ; “Trabzon ile Canik sancağı ve doğu illeri adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis ve bağımsız livaların hiçbir sebeple, bahane ile birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu,”, Sivas kongresinde ise, “Bütün yurttaki Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri birleştirilmiş, Anadolu ve Rumeli Müdafa-ı Hukuk Cemiyeti adı altında kurulmuştur. Erzurum Kongresi’nde kararlaştırılan her türlü müdahaleye karşı toptan direnme kararı perçinlenmiş, Mondros Mütarakesi sırasında sınırlarımız içerisinde kalan ve ezici İslam çoğunluğu tarafından yerleşik Osmanlı ülkesi sınırları birbirinden ve Osmanlı camiasından bölünmesi mümkün olmayan ve hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Adı geçen ülkelerde yaşayan bütün islami unsurlar birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duyguları ile dolu ve ırki, toplumsal ve coğrafik haklarına bütünü ile saygılı özkardeşlerdir.” şeklindeki hükümlere yer verilerek, kurulacak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ırk esasına dayandırılmamasının amaçlandığını, bilahare ırk esasına dayanmama prensibinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında da aynen muhafaza edildiğini,
PKK tarafından başlatılan terör eylemlerinin bir bağımsızlık hareketi olarak kabul edilemeyeceğini, çünkü kendi toprakları üzerinde egemenlik iddiasında bulunan güçlerle savaşmanın ancak bağımsızlık mücadelesi sayılabileceğini, oysa PKK terör örgütünün hedef olarak gösterdiği toprak parçasının Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altında bulunduğunu, ayaklanma, başkaldırı ya da isyan şeklini alan bu hareketin devlet güçlerine yöneltilerek devletin otoritesini zayıflatmayı, sonuçta ülke topraklarını ve millet bütünlüğünün parçalanmasını, zayıflatmayı, sonuçta ülke topraklarını ve millet bütünlüğünün parçalanmasını amaçladığını, bu açıdan bu eylemlerin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3. maddesindeki “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” ilkesi, 14. maddesinde belirtilen hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmaması hükmü ile bağdaşmadığını ve tümü ile TCK'nun 125. maddesinde müeyyidesini bulan devletin birliğini bozmağa veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya kalkışmak suçunu oluşturduğu, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu hükümlerine göre PKK'nın bir terör örgütü, mensuplarının da terör suçlusu sayılacağını, uluslararası hukukta da terörizmin her koşulda yasaklanıp ciddi bir insan hakları ihlali olarak kabul edildiğini, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de, sonuçta terör suçlarının insanlık suçu olarak kabul edildiğini, 1989 AGİK Viyana Kapanış Belgesi, 1990 Paris Şartı, 1992 Helsinki Bildirisi ve 1993 Viyana İnsan Hakları Dünya Konferansı Deklarasyonunda terör suçlarının ve bu suçlara katılan ülkelerin kınanacağı, hiçbir şart altında teröre hak verilmeyeceği, devletlerin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı savunmada işbirliği yapılacağı, terörün her ülkede suç sayılacağı, terör tehdidinin ortadan kaldırılması için işbirliği yapılacağı hususlarında karşılıklı anlaşmaya varıldığı, bu bakımdan gerek ulusal ve gerekse uluslararası hukuk açısından sanık Abdullah ÖCALAN’ın terör suçu sanığı olduğu, Cenevre Sözleşmesi hükümlerine göre savaş suçlusu statüsü verilmesi yönündeki istemlerin hiçbir hukuki dayanağının bulunmadığı, PKK'nın başlattığı ayrılıkçı-terör eylemlerini önlemek, mensuplarını yakalandığında yargılamak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel görevi olduğunu, PKK'ya uluslararası anlaşmalara göre bir taraf statüsü tanınmasının mümkün olamayacağını,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin insan haklarına saygılı, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu, bölge ve ırk ayırımı yapılmaksızın, konuştuğu dile bakılmaksızın herkese yasaların eşit şekilde uygulandığını, Anayasa ve Yasaların tanıdığı hak ve özgürlüklerden herkesin yararlandığını, nitekim Anayasa’nın 10. maddesinde bu ilkenin yer aldığını,
PKK terör örgütünü fiilen kuran, gizli ve açık şekilde verdiği yazılı ve sözlü talimat ve emirlerle sev ve idare eden, yöneten sanık Abdullah ÖCALAN’ın fiil ve hareketinin TCK'nun ayrı ayrı bölümlerinde her biri ayrı ayrı suç sayılan şahıslara karşı işlenen mal, kamunun düzeni ve güvenliği ile geleceği, adliyenin şahsiyeti, devlet idaresi ve hürriyet aleyhine işlenen suç kapsamında olduğu gibi, bunların tamamını içine alan, bünyesi içerisinde toplayan ve mahiyeti gereği devletin şahsiyetine karşı cürümler başlığı altında düzenlenen TCK'nun 125. maddesindeki suçun unsurlarını oluşturacağını,
Sanığın 1990 yılından sonra sivil kesimlere karşı hiçbir saldırıda bulunulmaması talimatı verdiği, bu yönde gelişen az sayıdaki olayların kendi inisiyatifi dışında ve bölge sorumlularınca geliştirildiği, bundan acı duymakla birlikte önleyemediği yönündeki savunmasının bir an için doğru olduğu kabul edilirse ve samimi düşüncesi olduğu varsayılsa bile yasadışı olan ve silahlı faaliyetleri ile uzun süredir devamlı terörü canlı tutarak amacına ulaşmak isteyen, Türk Ulusu’na yurtiçinde ve dışarıda acı veren, kin, nefret duygularını uyandıran PKK'nın dosya içerisinde mevcut resmi verilere göre 15.02.1999 tarihine kadar gerçekleştirdiği eylemlerin bu savunmayı doğrulamadığını, nitekim PKK'nın kurulduğu tarihten sanığın yakalandığı 15.02.1999 tarihine kadar düzenlediği 6036 saldırı olayından 4057'sinin, devlet güçleri ile giriştiği 8257 silahlı çatışmadan 6057’sinin, 3071 bombalama ve patlatma eyleminden 2403'unün, 388 gasp olayından 298’inin, 1046 adam kaçırma olayından 934’ünün, 567 yasadışı gösteri olayından 329’unun 1993 yılından sonra gerçekleştirilmiş olması, keza KK terör örgütü tarafından öldürülen ya da şehit edilen 4472 T.C. vatandaşlarından 2871’inin, 3874 rütbeli ve rütbesiz askerden 2778’inin, 247 polisten 148’inin, 1225 geçici köy korucusundan 960’ının, yaralananlardan 5620 vatandaştan 4009’unun, 8178 askerden 6192’sinin, 909 polisten 606’sının, 1655 geçici köy korucusundan 1373 ‘ünün, 1993 yılından 15.02.1999 tarihine kadar geçen zaman içerisinde meydana gelmesi, ayrıca güvenlik güçleri ile çatışmaya zorlanan ve sonunda ölü olarak ele geçirilen 18777 PKK elemanından 12623’ünün, yaralı olarak ele geçirilen 647 kişiden 502’sinin 1993 yılından bu yana gerçekleşmiş olmasının, sanığın savunmasının hangi gerçeklere dayandığını ve ne derecede samimi olduğunu ortaya koyduğunu,
PKK'nın V. Kongresi’nin 08-27 Ocak 1995 tarihinde yapıldığını, bu kongrede ajan ve GKK'ları aileleri olarak tanınan şahıslara imha şeklinde yönelineceği, bu tür şahısların birbirleri ile çelişkilerinin derinleştirilmesinin sağlanacağı, malvarlıklarına el konulacağı, güvenlik ve ekonomik yönde abluka altına alınarak imkanlarının kısıtlanacağının kararlaştırıldığı, keza 1-5 Mayıs 1996 tarihlerinde yapılan IV. Konferans’ta da il ve ilçe kalabalık yerleşim birimlerine baskınlar düzenleyip intihar eylemlerinin gerçekleştirilmesinin öngörüldüğü, sanığın bilhassa GKK'ların barındığı köyleri hedef gösterdiğini, GKK'nın PKK örgütüne katılmayan Kürt asıllı vatandaşlarımız olduğunu, GKK'nın PKK’ya katılmayı kabul etmemesi ve aksine devlet güçleri yanında yer almasının ve 22 Şubat 1999 tarihi itibariyle 1225 GKK'nın şehit edilmesi, öldürülen 4472 vatandaşın büyük çoğunluğunun Kürt asıllı bulunması gibi olguların; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürtlere baskı yaptığı ve PKK'nın Kürt halkının özgürlüğü için savaştığı yönündeki propagandayı boşa çıkaran çok iyi gerçekler olduğunu,
Sonuç olarak iddianamelerde yer verilen ve her biri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının canına ve malına yönelen, toplum düzenini bozan ve sarsan, herkeste kin ve nefret duyguları uyandıran, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan, gerek yurtiçinde ve gerek yurtdışında yasadışı silahlı terör faaliyetlerine başvuran PKK örgütünün ve elebaşı olan sanık Abdullah ÖCALAN’ın eylemlerini tüm dosya kapsamı ve sanığın savunmaları ile sabit olduğu, eylemlerinin gerek yurtiçinde ve gerekse yurtdışında uzun süredir ve sürekli olarak gerçekleştirilip yaygınlaştırılması, çokluğu ve nitelikleri ile sanığın halen de örgütle olan bağlantısını kesmemiş olduğu nazara alınarak TCK'nun 125. maddesi uyarınca cezalandırılmasına, emanette kayıtlı olan örgüte at eşya ile paranın TCK'nın 36. maddesi gereğince müsaderesine, tutukluluk halinin devamına karar verilmesi talep olunmuştur. (Kl-88)
[düzenle]3 - Müdahillerin Beyanları
Davaya; çok sayıda şehit ve gazi aileleri ile bazı dernek, vakıf ve sendika temsilcileri müdahale talebinde bulunmuş olup, mahkememizce talepte bulunanların suçtan zarar görmüş olmalarına binaen, CMUK'nun 365 ve müteakip maddeleri gereğince davaya müdahilliklerine karar verilmiştir.
Mahkememizce dinlenen müdahiller; müdahale dilekçelerini tekrar ederek, sanığın kurduğu ve lideri olduğu PKK terör örgütü tarafından gerçekleştirilen eylemler sonucu, çok sayıda askerin, polisin, kamu görevlilerinin ve sivil kişilerin öldürüldüğünü veya sakat bırakıldıklarını beyan ederek, sanıktan şikayetçi olduklarını, sanığın cezalandırılmasını ve şahsi haklarının saklı tutulmasını talep etmişlerdir.
Yine mahkememizce dinlenen müdahiller vekilleri, müdahale dilekçeleri ile müstakilen veya müştereken verdikleri iddialarını içeren dilekçelerini tekrar ederek, sanık Abdullah ÖCALAN'ın başında bulunduğu PKK terör örgütünün bağımsız Kürt Devleti kurmak ve vatanı parçalamak amacıyla gerçekleştirdiği terör eylemleri sonucu sivil, asker ve polis ayırımı yapmadan binlerce kişinin öldürüldüklerini veya sakat bırakıldıklarını, yine terör eylemleriyle iş makinalarını, alt ve üst yapı yatırımlarını, petrol tesislerini, ormanları vb. yakıp yıktıklarını,
Ülkede, Türkler’in ve Kürtler’in en az bin yıldır birlikte yaşamakta olup, Türk-Kürt ayırımı yapılmadığını, sanığın amacının; devleti parçalamak olduğunu, şehit kanı ile çizilmiş Misak-ı Milli sınırları içinde vatanın bir bütün olup, asla parçalanamayacağını beyan ederek,
Sanıktan şikayetçi olduklarını, sanığın vatana ihanet suçundan TCK'nun 125.’inci maddesi gereğince cezalandırılmasını ve şahsi haklarının saklı tutulmasını talep etmişlerdir. (Kl.:67 ve 70)
[düzenle]B - S A V U N M A
Sanık Abdullah ÖCALAN’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılarına, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hakimliği’ne verdiği ifadeleri ve sanık ile vekillerinin duruşma aşamasında verdiği yazılı ve sözlü savunmaları ana hatlarıyla ve özet olarak aşağıdaki şekildedir.
1- Sanık Abdullah ÖCALAN, Ankara DGM. C. Savcılığınca alınan 22.02.1999 günlü ifadesinde:
PKK örgütünün kurucusu olduğunu, örgütün önderliğini yaptığını, kendi, önderliğinde Türkiye toprakları üzerinde silahlı bir mücadele başlattığını, başlangıçta Kürdistan Devleti kurmak gibi bir kavramları olduğunu ancak gelişen süreç içerisinde müstakil bir Kürt Devleti kurmak değil de, Kürtlerin de cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak Özgür olduğu bir ortam içerisinde birleştirilmesi ve bu temelde ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel özgürlüğünü elde etmiş olarak birarada yaşayabileceği sonucuna vardığını,
MED Televizyonunda 13.12.1998 günü, “Kendinizi yakmayın, sizi yakanları yakın” şeklindeki konuşmanın kendisine ait olduğunu, bu konuşmanın özgürlük temelinde bir arada yaşama düşüncesine de aykırı olduğunun farkında olduğunu, ancak bu konuşmayı ağır bir ortam içerisinde yaptığını, yine 25.12.1998 günlü MED Televizyonu’nda intihar eylemleri ile ilgili yaptığı konuşmanın kendisine ait olduğunu ve bu konuşmaları duygusallıkla yaptığını, 18.06.1998 günlü Panel Programı’nda geçici köy korucuları ile ilgili yaptığı konuşmanın doğru olduğunu, korucuların üzerlerine en çok gelen grup olduğunu, kendilerine saldırdıkları için korucuların hedef alındığını,
PKK’nın şiddet anlayışında sivil vatandaşlara yapılan saldırıların çok olduğunu, bilhassa 1987 yılından sonra yoğunlaştığını, yarı çete anlayışı olan bu saldırıları kendisinin tasvip etmediğini, önüne geçmek için büyük mücadele verdiğini ancak başarılı olamadığını,
PKK’nın terör eylemlerinden en fazla zararı bölge halkının gördüğünü, başlangıçta bölgenin özgürlüğü için ortaya çıktıklarını, ancak daha sonra kendilerine katılımlar olduğunu, bölgede öteden beri süregelen düşmanlıkların olması, Şemdin SAKIK gibi, Kör Cemal gibi, Şahin BALİÇ gibi, Cemil IŞIK gibi, PKK’dan yönetimi ele geçirenlerin baskılarını ve eylemlerini daha duyarlı bölge halkı üzerinde yoğunlaştırdıklarını, kendisinin buna sonuna kadar karşı koyduğunu, hatta bu şekil eylemleri gerçekleştirenlerden bazıları (Kör Cemal Kod) Halil KAYA, (Hogir Kod) Cemil IŞIK, (Mete Kod) Şahin BALİÇ gibilerini cezalandırdığını, Şemdin SAKIK’ı da cezalandıracağı sırada ellerinden kaçtığını, suçlu görülen şahısların merkez komutasınca yargılandıklarını, yargılanma sonucunda kendisinin özel onayıyla cezaların infaz edildiğini, kendisinin özel onayının önemli kişiler için alındığını, cezalandırmaların ARGK Yönetmeliği çerçevesinde yapıldığını,
Terör eylemleri sonucu meydana gelen ölü ve yaralı sayısı ile ilgili bilançonun doğru olup, ölü ve yaralı sayısının belirtilenden de daha fazla olabileceğini, bu olayların emrini kendisinin verdiğini, sorumluluğun kendisine ait olduğunu,
1993 yılındaki ateşkesle ilgili olarak bu tarihte Celal TALABANİ’nin Şam’a geldiğini, kendisine Özal’ın ateşkes konusunda talebi olduğunu ilettiğini, böyle bir beklentisi olduğunu söylediğini, daha önceden bazı gazetecilerle yaptığı röportajlarda da bu izlenimi edindiğini ve bunun üzerine 15 Mart 1993 günü Celal TALABANİ ile birlikte ateşkes ilan ettiğini,
Örgütün mali kaynaklarının büyük çoğunlukla Avrupa’dan bağış ve kampanyalardan elde edilen gelirler olduğunu, vergilendirme adı altında para toplandığını, 1991-1993 yılları arasında bölgedeki mütahitlerden yüzde itibariyle bir miktar örgüte gelir adı altında para alındığını,
Körfez Savaşı’nda kuzeye doğru sürülen insanların bıraktıkları, silahları topladıklarını ve bir kısmını da para ile satın aldıklarını, PKK tarafından kullanılan Strella füzelerinin Yunanistan temsilcisi Rozalin Kod Ayfer KAYA’nın yardım kampanyası oluşturup, kiliselerden ve kendilerine yakın halktan topladıkları paralarla 20 adet Strella füzesini tüccar vasıtası ile Sırbistan’dan satın aldıklarını ve kendilerine Kuzey Irak’ta teslim edildiğini, yine örgütün kullandığı Sam 6 ve Sam 7 füzelerini Kuzey Irak’taki boşluktan yararlanarak temin ettiklerini,
PKK’nın siyasi görüşüne uygun propaganda yapmak amacıyla MED Televizyonunu kurduklarını, finansını bağış yoluyla temin ettiklerini ve toplanan paraları yasal hale getirmek için vakıflar kurduklarını ve bu televizyonda çalışan kişilerin örgüt elemanları olup gönüllü olarak çalıştıklarını,
Kendisinin bilgisi dahilinde PKK örgütünün uyuşturucu kaçakçılığı yapmadığını, ZAROS bölgesi dedikleri Van ve Hakkari bölgesinde yapılan uyuşturucu ticaretinden oradaki sorumlularının, bu uyuşturucu ticaretini yapanlardan pay aldıklarını, bunun dışında örgütün, uyuşturucu ticareti ile iştigal etmediğini, kendisinin uyuşturucu ticaretine karşı çıktığını,
1995 yılında Lahey’de kurulan ve merkezi Brüksel’de olan Sürgünde Kürdistan Parlamentosu’nun kurulmasını desteklediğini, bu parlamentonun 65 üyesi mevcut olup 12 tanesinin PKK Temsilcisi olduğunu, diplomasi alanında faaliyet göstermek ve Avrupa’daki birçok kişi ve kuruluşlar için rahatça ilişki kurabilecekleri legal ve kabul görmüş bir oluşum meydana getirmek için kurulduğunu,
PKK örgütünün klasik anlamda siyasi parti olmaktan öte parti, ordu ve cephe şeklinde teşkilatlandığını, kendisinin örgütte genelde APO Kod adıyla anıldığını, yazışmalarda Ali Fırat Kod adını kullandığını, ayrıca yurtdışı temsilciliklerinin olduğunu, yine örgüte bağlı Kürdistan Özgür Kadınlar Birliği (YAJK) örgütünün olduğunu, emrinde Avrupa dahil 3.000 kadar örgüt elemanının olduğunu,
1979 yılında Suriye’ye geçtiğini, Filistin örgütü ile irtibat kurarak bu örgütten demokratik cephe-kimliği temin edip, bu kimliklerle Lübnan’a geçtiklerini, Filistin örgütünün kendilerine Bekaa vadisinde kamp yeri verdiğini, HELVE adı verilen bu kampın daha sonra ismini Mahsun Korkmaz Akademisi olarak değiştirdiklerini, 1992 yılında tekrar Suriye’ye geçtiklerini, burada El Muhaberat elemanı Ağa Kod Mervan Zerki ile ilişki kurduklarını, bu şahsın Suriye İstihbaratı ve Devleti ile aralarında bir halka oluşturduğunu, Suriye’ye geldiklerinde evler satın aldıklarını veya kiraladıklarını ve daha sonra bu evleri parti okullarına çevirdiklerini, Suriye’de bulunduğu süre içerisinde Ali Ammar adına tanzim edilmiş Demokratik Cephe kimliği ile dolaştığını, 1992 yılı sonunda 9 Ekim 1998 yılına kadar ağırlıklı olarak Şam’da kaldığını,
09 Ekim 1998 günü Rozerin kod Ayfer KAYA ile birlikte Suriye’den çıkış yapıp Yunanistan’a geldiklerini, o zamana kadar PKK'ya dost olduğunu ifade eden Yunanistan’ın iltica talebini kabul etmemesi nedeniyle, Yunanistan’dan ayrılıp Moskova’ya geldiklerini, Rusya’da kalmasını DUMA’nın kabul etmesine rağmen Rusya Başbakanının karşı çıkması nedeniyle 33 gün sonra Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldığını, bazı İtalyan milletvekillerinin daveti üzerine yanında Roma temsilcisi Ahmet YAMAN olduğu halde Rus yolcu uçağı ile Roma’ya geldiklerini, İtalya’da siyasi iltica talebinin kabul edilmesini beklerken, tutuklamanın gündeme geldiğini, daha önce gerek İtalya gerekse Avrupa Devletleri’nin her gün yüzlerce Kürt’ün siyasi bile olmayan iltica taleplerini kabul ederken kendisinin siyasi olan iltica talebini kabul etmediklerini, giderek üstündeki baskıyı artırdıklarını, kaç kurtul şeklinde kendisine karşı bir tutum göstermeye başladıklarını, bu baskılar karşısında İtalya’da toplam 66 gün kaldıktan sonra 16 Ocak 1999 günü İtalya’dan ayrıldığını, ayrılmadan önce Rozalin vasıtası ile Güney Kıbrıs’tan kırmızı pasaport temin ettiğini ve tekrar Moskova’ya geldiklerini, Moskova’nın ters tutum takınması sonucu 29 Ocak 1999 tarihinde Rusya’dan ayrıldıklarını, Yunan gizli servisine ait uçakla tekrar Yunanistan’a geldiklerini, Yunanistan yetkililerinin karşı çıkmaları sonucu tekrar kendisini uçakla Minsk Havaalanı’na bıraktıklarını, burada da kabul görmemesi üzerine sonuçta mecburen tekrar Yunanistan’a dönme gereğini duyduğunu ve oradan da kendisini Kenya’ya götürdüklerini,
Yunanistan’ın PKK örgütü ile ilişkilerinin, Suriye’nin PKK örgütü ile ilişkilerine benzediğini, 1988 yılında Lübnan’da Badovas ve Nagazakis ziyaretleri ile bu ilişkilerin başladığını, 1994 senesinde Yunanistan’da PKK örgütünün kamplarının açıldığını, Lavrion kampında PKK'lı gençlere daha çok ideolojik eğitim verildiğini, ayrıca bomba eğitimi yapılan Dimitri Elen Kampının olduğunu, bu kampın sorumlusunun Mahir Kod Fethi DEMİR olduğunu, ayrıca Yunanistan’da küçük grupların yerleşmesi için evlerin bulunduğunu, Yunanistan’da sivil kurumlardan, kiliselerden ve sendikalardan para yardımı aldıklarını, İran’da Urumiye’de bir hastanelerinin mevcut olduğunu ayrıca İran-Irak sınırına yakın ve İran topraklarında kalan kamp yerlerinin olduğunu, Ermenistan’da temsilciliklerinin bulunduğunu, Almanya’da çok sayıda demek ve temsilciliklerinin olduğunu,
Avrupa’nın kendisini Türkiye’ye karşı kullandığını, Türkiye’yi ve kendisini karşı karşıya getirirken, Türkiye’nin de önünü kesmeyi hedeflediğini, insan haklarından çok sık bahseden Avrupa’nın kendisini kullanmak suretiyle çok kan dökülmesine sebep olduğunu ve sonuçta insan haklarını işletmeyerek iki yüzlü olduğunu gösterdiğini, bu nedenle Avrupa’yı kınadığını, kendisinin sebep olduğu eylemler nedeniyle yüz binlerce Kürt’e siyasi olmadığı halde iltica hakkı tanırlarken kendisinin PKK örgütünün başı ve bir numaralı siyasi adamı olduğu halde kendisine siyasi sığınma hakkı tanımadıklarını beyan etmiştir. (Kl.: 1)
2- Sanık Abdullah ÖCALAN Ankara DGM. C. Savcılarınca alınan 03.04.1999 günlü ek ifadesinde:
PKK'nın kurucusu olduğunu, kurulurken programını da yaptıklarını, o zaman bağımsız bir Kürdistan kavramı olduğunu, Marksist temele dayalı yeni bir sistem getireceklerini, ancak değişen olaylar ve zamanın kendilerine bu programın hayali olduğunu gösterdiğini, PKK kurulduktan sonra şiddete başvurulduğunu, ama zaman içerisinde PKK'nın gösterdiği bu şiddetten rahatsız olduğunu, 1993’ten sonra bütün çabasını PKK'yı şiddet unsurundan arındırıp siyasi kanal içerisine sokmayı amaçladığını, kendisinin uzun örgüt hayatında Kürtlerin özgürlüklerini Türkiye içerisinde bulduklarını gördüğünü, Kürtlerin derdinin ayrı bir devlet kurmak olamayacağını, federasyon ve otonominin çözüm olmadığını, bundan daha ileri bir çözümün demokratik sistem olduğunu, Türkiye’de de mevcut sistemde, Kürtlerin siyasal haklarının var olduğunu, 1990’lardan sonra Kürtler ile ilgili kültürel hakların geliştiğini ve halen yürürlükte olduğunu, Kürtçe kaset de çıkarıldığını, Kürt Enstitüsü kurulduğunu, Kürtlerin oy verdiği bir parti ve kültür derneklerinin olduğunu, bütün bu olanların Türkiye’de Kürtlerin özgür ifade hakkının geliştiğinin göstergesi olduğunu, PKK programının politik ve siyasi değerinin olmadığını, kavram olarak Kürdistan ibaresini kullandığını, coğrafi olarak ele aldığını, Kürt devleti kurmanın mümkün olmayacağının ilmen de sabit olup, gerekli de olmadığını, mevcut Türkiye Cumhuriyeti Devleti içerisinde demokratik ortamda her şeyin gerçekleşmesinin mümkün olduğunu, kendisinin bu sonuca vardığını,
Avrupa’ya siyasi faaliyette bulunmak için çıktığını, ancak hiçbir Avrupa ülkesinin siyasi sığınma hakkı vermediğini, Yunanistan’ın ve onunla ilişkili komploda yer alanların kendisini Türkiye’ye teslim etmekle, asıl hedeflerinin yüzyıllık Kürt-Türk düşmanlığının temelini atmak olduğunu ve kendisinin en büyük emelinin bu Kürt Türk düşmanlığına engel olmak olduğu, 1993’ten beri PKK'yı şiddet kullanan örgüt olmaktan çıkarıp, siyasi alanda faaliyet gösteren bir örgüt haline getirmek için çaba sarfettiğini beyan etmiştir. (Kl.: 1)
3- Sanık Abdullah ÖCALAN, Ankara DGM. Yedek Hakimliği'nce yapılan 23.02.1999 günlü sorgusunda:
Sanık, Yedek Hakimlikçe yapılan sorgusunda; 22.02.1999 günlü Ankara DGM. C.Savcılarınca alınan ifadesini aynen tekrar ettiğini beyan ederek, kendisinin PKK örgütünün kurucusu ve lideri olduğunu, örgütle alınan kararların en son olarak kendisinin onayına sunulduğunu, örgütün ideolojik ve siyasi faaliyetinin 1973-1978 tarihleri arası olduğunu, 1977-1978 tarihleri arasında da Hilvan-Siverek’te mahalli otoriteye karşı toprak sahipleri ve ağalara karşı, örgüt tarafından bir silahlı girişimde bulunulduğunu, ilk silahlı çatışmanın bu temelde başladığını, kendisinin Temmuz 1979 tarihinde Lübnan’a gittiğini ve bu tarihten itibaren silahlı, ideolojik ve askeri hareketi daha da geliştirmek için eğitimlere başladıklarını, 1984 yılında Diyarbakır Cezaevinde başlayan ölüm oruçlarının ağır etkisi altında kalarak yeni bir silahlı mücadele sürecine başladıklarını ve bunun günümüze kadar devam edegeldiğini, yurtiçinde mücadele şeklinin eyalet şekline dayandığını, eyaletlerin de birimlere kadar gittiğini, her eyaletin bir sorumlusu olup, silahlı eylem kararlarının buradaki sorumlu birliklerce alındığını, silahlı eylem kararlarının, genel hatları itibariyle kendisinin onayına sunulduğunu, kendisinin daha çok temel stratejik ve taktik kararlar alıp örgüte bildirdiğini, uygulamanın birimler tarafından yapıldığını,
PKK örgütünün temel gelir kaynağının geniş halk yığınlarından sağlanan bağış, aidat ve kampanyalara dayandığını ve ayrıca bazı sivil kuruluşlardan da mali destek gördüklerini, PKK örgütünün uyuşturucu kaçakçılığı ile bir ilgisinin olmadığını, ancak bazı bölgelerde bazı kişilerce yapılan uyuşturucu kaçakçılığından o bölgeden sorumlu elemanları tarafından bu kişilerden belli miktarda bağış şeklinde paralar alındığını, ancak örgütün direkt olarak uyuşturucu ticareti ile bir ilgisinin olmadığını, örgüt ideolojisine ters düşeceğini,
Örgütün temel hedefleri arasında ekonomik hedeflerin olduğunu, ancak bu hedefler arasında orman yakmalar ve insanların oldukları kurumların olmadığını, daha çok savaşın sürmesine yol açan ekonomik hedefler söz konusu olduğunu, ayrıca örgütün insana dokunmamak kaydıyla turistik hedeflere karşı da eylemlerinin olduğunu, kendisinin genellikle köylerde ve sivil yerlerde yapılan katliam şeklindeki eylemleri tasvip etmediğini ve bu şekilde eylem yapılmaması hususunda da mücadele verdiğini, ancak örgütteki bazı öğelerin iktidarı ele geçirmek amacı ve anlayışı içinde toplu köy katliamlarını gerçekleştirmiş olduklarını, kendisinin bu hususta mücadele edip bu şekilde eylem yapanları en ağır şekilde cezalandırdığını, 1987 yılından sonra kurulan koruculuk sisteminde koruculara karşı da silahlı eylemlerinin olduğunu,
Örgütün yurt dışında çıkan Serxwebun, Özgür Politika ve yurtiçinde çıkan Özgür Gündem isimli legal yayınlarının olduğunu, bu yayınlarda Ali Fırat Kod adı ile yazılarının yayınlandığını, örgütün propagandasını yapmak amacıyla MED Televizyonu’nu kurduklarını beyan etmiştir. (Kl.: 1)
[düzenle]4- Sanık Abdullah ÖCALAN duruşmada verdiği yazılı savunmasında
Sanığın demokratik çözüm sürecinde bir dönemeç başlığı altında 81 sayfadan ibaret yazılı savunmasının giriş kısmında, savunmasının temelinde, Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, hakkında hazırladığı iddianameye ayrıntılı bir yanıt olmaktan çok; daha önemli gördüğü Kürt sorunu ve PKK öncülüğündeki son isyandan, tarihi bir uzlaşma ve çözüm imkanının nasıl geliştirebileceğini, orta boy bir savaş olarak da anlaşılabilecek bu eylemliliğin, barış şansını ortaya koymaya çalıştığını, hukuki yaklaşım ağırlıklı savunmalarını avukatlarına bıraktığını, kendisi için daha büyük önem taşıyan, adı, kaynağı, amaçları nasıl izah edilirse edilsin, resmi olarak bile "düşük yoğunluklu bir savaş" olarak değerlendirilen bu kapsamlı eylemliliğin barış gereğini ortaya koymak, "Her savaşın bir barışı vardır" kuralı gereği, makul olan çözümü aramanın savunmasının temel amacı olduğunu, özünün, çok tekrar içerse de, "demokratik çözüm" kavramında yoğunlaştırıldığını, daha önceleri sınırlı değindiği bu yaklaşımı, oldukça açtığını, bunda, eline geçen, Leslie LİPSON' un "Demokratik Uygarlık" adlı kitabının da katkısı olduğunu beyan etmiş,
20. yüzyılda zafer kazanan demokrasinin ve demokratik sistemin, insanlık tarihine kadar kökeni uzanmakla beraber devlet sistemi olmasının, ilkçağ Atinası'nda kapsamlı bir anlama kavuştuğunu, esasta, toplumun kendi yönetim gücünü ifade ederken, bireyi en özgür kılan sistemlerin en gerçekçisi olduğunu, esas gücünü toplumun doğallığına cevap vermesinden aldığını, otoriter rejimler, belki hızlı gelişmelere yol açarlar ama, toplumsal doğallığa yabancılaşmaları, onları dönemlerinde ne kadar güçlü de olsalar, er geç çöküşe götüreceğini, devsel köleci imparatorluklardan , kapitalist faşist totaliter diktatörlüklere, hatta, reel-sosyalist totaliterliğe kadar, hepsinin aynı akıbeti paylaşmış olduklarını, günümüz demokrasilerinin, basit ve karmaşık yönleriyle önce fikri boyutta, 17'inci ve 18'inci yüzyılda gelişirken, kurumsal yönetimsel gelişmenin, 19'uncu yüzyılın ortalarından itibaren hız kazanmış olup, 20'inci yüzyılda ise, faşizmin total amansız diktatörlüğü ile zıt yöndeki reel-sosyalizmin, totaliter rejimlerine karşı direnerek, yüzyılın sonunda kesin zaferini ilan etmiş olduğunu,
Demokratik kuramın ışığında Türk toplumunu ve yakın dönem Türkiye tarihini değerlendirmeden, günümüzün çok gündeme getirilen demokrasi paketlerini de anlamanın mümkün olmayacağını, Osmanlı İmparatorluğu’nun Britanya, hatta Rusya tarzı bir güç haline gelememesinin, bünyesinde ciddi hiçbir demokratik gelişmeye imkan vermemesinin, çöküşle sonuçlanmaya götürdüğünü, 1. Dünya Savaşı sonunda imparatorluğun dağılışından sonra, cumhuriyetin kuruluşunu Mustafa Kemal’in pratik komuta ve gerçekçi siyasi anlayışı ile, yakından bağlantılı olduğunu, pratik ustalığının çok güçlü ama derin bir teorik ve siyasi yaşamının olmamasının gerçekten cumhuriyetin daha ileri açılımını, özellikle demokratik boyutunu sınırlandırdığını, bunda toplumsal bünyede demokratik akımdan uzaklık, dinsel geriliğin hakimiyeti ve çok sayıda ayaklanmanın saltanat lehine cumhuriyeti tehdit etmesinin, otokratik cumhuriyete yol açtığını, demokratik parti ile cumhuriyetin oligarşik bir karakter kazandığını ve daha sonra ordunun 27 Mayıs ve 12 Eylül hareketlerinin yaşandığını, bilahare PKK'nın Kürt sorununu tüm sisteme mal ettiğini, dünyada reel-sosyalizmin çözülüşü genelde otoriter ve totaliter rejimlerin geniş bir coğrafyada çözülüş ve çöküş sürecine girmelerinin, dünya çapında demokratik sistemin zaferine götürdüğünü, demokratik sistemin faşist rejimlerin çöküşü ile II. Dünya Savaşı sonrası gelişimine, 90’Iarda reel-sosyalizmin çözülüşünü ekleyince tüm dünyayı etkilemesi gibi Türkiye’yi de etkilediğini beyan ederek,
Türkiye’nin 2000’li yıllar gündeminin demokratik cumhuriyet dönemi olduğunu, demokratik çözüm seçeneği, genelde olduğu gibi Kürt sorununda da tek seçenek durumunda olduğunu, ayrılmanın ne mümkün ne de gerekli olduğunu, Kürtlerin çıkarının kesinlikle tüm Türkiye ile demokratik birliğinden geçtiğini, demokratik çözümün, hakkıyla uygulanırsa otonomi, federasyondan bile daha başarılı ve gerçekçi bir model olma yolunda olduğunu, pratiği daha şimdiden bu yolda ilerlediğini, en zor sorunun böyle çözüme gidilmesi halinde artık şiddet onun devrimci, karşı devrimci, darbeci, dinci biçimlerinin de gündemden düşeceklerini, batı tarzı sorunları ele alışın hızlı bir sürece gireceğini, o zaman ekonomik kaynakların, toplumun eğitim düzeyi, demagojik, oligarşik olmayan yönetim yapısı ve gerçek demokratik değerlere “Özgürlük, Eşitlik, Adalet” gibi bağlılığın büyük bir hamleye yol açabileceğini belirterek,
Türk-Kürt ilişkilerinde kısa tarih ve bazı temel özelliklere değinerek, Türklerin özellikle hakim tabakadan giderek kopan Türkmen akınlarının X1. Yüzyılda Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları coğrafyaya akın etmelerinin iki halk arasında yoğun bir kaynaşmaya yol açtığını, Kürtlerin nispeten yerleşik konumları bu yüzyıllarda daha çok Türk boylarının erimelerine yol açtığını, siyasallaşmada Türklerin, sosyalleşmede Kürtlerin nispeten hakim konumda olduklarını, Yavuz Selim ile başlayan Osmanlı Kürdistan ilişki düzeninin 19. yüzyıldan itibaren bozulmaya başladığını, bunda imparatorluğun batı ‘kapitalizmi karşısında gerilemesi, bölgeye özellikle Britanya İmparatorluğu’nun sızması, merkezi otoritenin artan vergi ve askerlik talebinin, bu bozulmada dolayısıyla günümüze kadar gelecek bir isyan sürecine yol açtığım, diğer tüm kavimlerin isyanının başarıya ulaşmasına karşın bu isyanların büyük çapta olmalarına rağmen başarıya gitmelerinde bünyedeki ortak vatan ve devlet anlayışının büyük rol oynadığını,
Gerek son Mebusan Meclisi’nde ve gerekse Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Amasya, Erzurum, Sivas ve Ankara toplantı ve kongrelerinde, ulusal kurtuluşun açıkça Türk ve Kürt ortak ulusal kurtuluşçuluğu olduğunu, ortak ulusal kurtuluşun başını şüphesiz devlet tecrübesi, askeri deneyimi, milli bilinç gelişkinliği itibariyle Türk tarafının çektiğini, Kürt tarafın temel bağlı yedek güç olmaktan rahatsız ve endişe duymadığını, ortak tarih devlet ve ülke, din anlayışının bunun temelinde yattığını, gerek ulusal kurtuluş, gerekse cumhuriyetin zaferini iki halk için tarihi, ortak bir vatan ve devlet olarak değerlendirmenin en doğru yaklaşım olduğunu ifade ile, ulusal kurtuluş savaşı ve Türk-Kürt ilişkilerinde gelinen yeni aşama ile ilgili açıklamalarda bulunmuştur.
Sanık, PKK'nın ortaya çıkışı ile ilgili olarak, PKK'nın Cumhuriyetin 50 yıllık alt ve üst yapısının ortaya çıkardığı objektif temel üzerinde dünyadaki fırtınalı devrim ve karşı devrimin teorik-pratik incelemesini, ütopik ve teorik bir grubun öncelikle 1970-1980 arası ideolojik isyan hareketi, 1980-1990 arasında da siyasi ve eylemsel hareketi olarak doğup geliştiğini, gerçekten de son büyük Kürt isyan hareketi olduğunu; siyaset ve savaş sanatını birleştirmede ileri adımlar atmış, benzeri olmayan, şeklen Kürt olsa da özde bölgesel bir özgürlük hareketi olduğunu, PKK tarihinde ayrılık ve birlik sorununda iki önemli aşamayı ayırt etmenin büyük önem taşıdığını, çıkış sürecinde bir yandan yılların dil yasağına kadar varan baskı ve inkar, diğer yandan o dönem sonuna hakim olan sorunlara sloganvari, ütopik yaklaşım, yine Kürt milliyetçiliğindeki kuşku ve korkuya dayanan ayrıcılıkla birlikte dünya çapındaki ulusal kurtuluş hareketlerinin tek çözüm yolunun ayrı devlet kurma biçiminde anlaşılması, PKK'nın programında da, propagandasında ayrılma yönüne ağırlık vermeye yol açtığını, devletin 90 başlarında dil yasağını kaldırması, dil ve kültür alanına getirilen sınırlı özgürlük ve üst düzey yetkililerin sorunu kabul edip, çözüme yönelik çabaları ve en son kendisinin Mart 93 ateşkes yaklaşımının, aslında özgür birlikteliğe giderek vurgu yaptıkları dönemi açıkça ortaya koyduğunu, bu yıllardan itibaren özgür birlik propagandasının hakim olduğunu, 96’dan itibaren kendilerine gelen dolaylı mesajlara, çözümü “Ülkenin bütünlüğü ve devletin bağımsızlığı çerçevesinde demokratik birlik” biçiminde açıkça sözlü ve yazılı değerlendirmelerinde esas aldıklarını, bunda hem devletin yaklaşımlarının eski katılığı aşması, hem de pratikte ayrılıkçı yaklaşımın gerçekçi olmamak, pek yararlı bir yol olmamak kadar, acı ve kaybın çok olmasının da payının büyük olduğunu, hayatın, neyin doğru ve birleşme zemini olabileceğini kendilerine her geçen gün daha açıkça gösterdiğini,
20. yüzyılın sonlarına doğru sosyal ve siyasal sistemlerin büyük değişim ve dönüşüm yaşadıklarını, buna direnenlerin fazla başarı gösteremediklerinin çarpıcı bir gerçeklik olduğunu, PKK'nın da bölüşüm sorunlarını yaşadığını, PKK'nın program ve ilkelerinde son çeyrek asrın büyük değişikliklerini de gözüne getirerek ve en önemlisi Cumhuriyetin demokratik yapısında Kürt sorununda kaynaklanan fiili değişimi ve zorlanan yasal sistemi gözönüne getirerek, kendinden beklenen ve bu gelişmelerin çok yönlü gerekli kıldığı değişikleri yapması gerektiğini, demokratik cumhuriyetin temel çerçevesinde ortak vatan anlayışında, ütopik dönemin ve özgür birlik anlayışında ifadesini bulan bir siyasi programı geliştirmesi gerektiğini beyan ederek,
PKK'nın eylem yapısını değerlendirirken, Başsavcılığın PKK'nın eylem yapısı hakkında da gerçeğin toplu bir yapısını veremediğini belirtirken, seçtiği bazı eylemlerle, daha çok isyanın acımasız yönünü sadece PKK'ya yüklemek terörizm iddiasını güçlendirmek amacıyla değerlendirdiğini, halbuki başladıklarından günümüze kadar resmi-sivil ve asker en üst düzeyde bir yetkilinin olayı bir isyan, hatta 28. isyan, üstü örtülü bir gerilla savaşı, daha bilimsel olarak orta veya düşük yoğunluklu bir savaş olarak değerlendirdiklerini, doğrusunun da bu olduğunu, dolayısıyla eylem yapısına propaganda dili dışında bakıldığında, her iki taraf için acısı bol, çok kayba yol açan, güvenlik güçleri için resmen ifade edilen 5.000, PKK tarafından ise 20.000; arada faili meçhul ve sivillerden de en azından 15.000 rakamıyla 40.000 toplam insan kaybının yaşandığı, 3 bini aşkın köyün boşaltıldığı, 3 milyonu aşan göçüyle, her tür uçak, top ve tankın kullanıldığı, bazen resmen 40-50 bin ordu gücüyle haftalarca süren çatışmalara açık ki terörizm ile savaş denilemeyeceğini, bunun bilimsel ifadesinin süre itibariyle de 15 yılını dolduran kapsamlı bir savaş olduğunu ifade ile,
Cumhuriyetin, tarihin bu en kapsamlı sorununa demokrasi ile yanıt vermesi gerektiğini belirterek, Başsavcılığın iddianamesinin en sakıncalı yanının Cumhuriyet tarihi boyunca en kapsamlı bir sorun olarak kendini koyan ve tüm siyasi, askeri önde gelenlerce de değerlendirilen ve günümüzde Cumhuriyetin asil kurucu öğesi olarak kabul edilen Kürtleri kelime olarak kabule yanaşmaması olduğunu, bunun çok geri, inkarcı ve sonuçları tehlikeli yaklaşımı ifade ettiğini, bu hususta Atatürk’ün Cumhuriyetin kuruluşunda Kürtleri nasıl değerlendirdiğini Atatürk’ün Haziran 1920 El Cezire komutanı Nihat Paşa’ya Kürt ve Kürdistan politikasını belirleyen talimatından ve İzmit Basın Konferansı’nda Ahmet Emin YALMAN’ın sorularına verdiği yanıtlardan alıntılar yaparak Atatürk’ün bu sözleri ile ulusal kurtuluşun ve zaferinin ürünü olan Cumhuriyetin temelinde Kürtlerin konumunu çok açık olarak ortaya koyduğunu, hiç olmazsa Atatürk’ün bu sözlerinde anlaşmanın çözüm şansını herkesçe en makul konumda tutacağını,
Ulusal kurtuluş ve Cumhuriyetin kuruluşunda Kürt öğesinin kurucu özelliği ile birlikte olunmadığında, Türk ulusunun bir ayağından kopuk, topal kalacağını, bunun tarihin tüm önemli dönemlerinde Malazgirt’te, Çaldıran’da kendisini açıkça kanıtladığını, kader birliği ve kardeşliğin bu tarihin bir sonucu olduğunu, isyanların tarihinin bu gerçeği göz ardı ettirmemesi gerektiğini, kaldı ki isyanların daha çok merkezi otorite ile Kürt feodalitesinin otorite kavgası olduğunu, Kürt feodalitesinin, fazla milli endişelerle hareket etmediğini, kendi aşiret ve bölgesel otorite ve çıkarları peşinde koştuğunun iyi bilindiğini, kim bu çıkarları desteklerse ondan yana geçtiğinin de tarihi bir gerçek olduğunu, Kürt olgusunun ise daha çok etnik, yani aşiretsel, kültürel ve sosyo-ekonomik olarak geri bir yapı olgusu ve ondan kaynaklanan sorun olarak karşımıza çıktığını, özellikle Cumhuriyet tarihinde her iki tarafın da bilimsel yaklaşımdan uzak, dar milliyetçi ve ayrılıkçı ve bundan kaynaklanan çatışmacı yaklaşımının sorunu tehlikeli boyutlarda ağırlaştırıp, çözümü zorlaştırdığını, ulusal kurtuluş ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarında aslında çözüme yakın yaklaşımların olduğunu,
Atatürk’ün bu dönem yaklaşımlarının alıntılarda görüldüğü gibi, bunu gayet iyi açıklamakta ve somut gelişme yani ortak savaş, ortak vatan ve Cumhuriyetin kurtarılışı ve kuruluşu, TBMM'de milli giysi ve dillerini kullanmalarının da bunun pratik kanıtları olduğunu, Koçkiri isyanının bile bu dönemde af ve uzlaşmayla sonuçlandığını, sertlik yaklaşımının TBMM'de kabul görmediğini, Nurettin Paşa olayında bunun açık olduğunu, aslında bu devam ettirilseydi sorun daha o dönemde ağırlaşmaz ve Cumhuriyete kan kaybettirmez, bu kadar pahalıya yol açmayacağını, burada sorunun can alıcı özünün Cumhuriyetin kendini daha doğuya, Kürtlere, kaldı ki tüm Türkiye’ye yansıtmadan saltanat ve hilafetle bağ kurma ve mahalli otoriteden vazgeçmemenin bu yılların isyan sonuçları olduğunu, ki bunun da sert çatışma ve ezilme ile sonuçlandığını, bundan çıkarılması gereken sonucun sorunların inkarı değil, gerçekten doğru çözüm yolları olduğunu, ki bunun da iki Dünya Savaşı arası dönemde tam görülmezse de II. Dünya Savaşı’ndan günümüze doğru büyük bir tempo ve yoğunlukla gelişim gösteren demokratikleşme gücü olduğunu, Türkiye’nin en büyük sorununun bu anlamda demokratik mücadelesini başarıyla vermemesi, demokratik ölçülerini geliştirememesi olduğunu,
Demokratik sistemin bu gücünün en temel nedeninin şüphesiz toplumsal realiteyi bilimsel olduğu kadar ahlaki, felsefi ve altındaki alt yapılarla politik, hukuki yapılarına kadar tanım getirmek kadar çözümü de ileri-geri ayırımı yapmadan o dönem toplumsal güçlerin irade düzeylerine, eşitlik ve özgürlük sistemlerine açık çözüm kanalı üretmesinin olduğunu, demokrasinin gelişmesinde ayrıca bilimsel-teknik gelişmenin de payının büyük olduğunu, din ve inanç özgürlüğünü bünyesinde taşıdığını, dil ve kültür konusunda da demokratik çözümün daha çarpıcı olup, en başarılı olan saha olduğunu, çünkü dil ve kültürün iç içe geçmişliği birçok ulusal topluluğun yüzyıllardır birlikte asimile ettiği bu değerler ayrılarak zayıflamayı, monotonluğa düşmeyi değil birlikte zenginleşmeyi, çeşitliliği, güçlenmeyi, yaşamayı tercih edecekler ki bunun okulunun da, laboratuarının da demokrasi ve onun inançlı uygulanması olduğunu, demokrasinin adeta bir dil ve kültür bahçesi olduğunu, günümüzün en gelişmiş, güçlü ülkelerinin yine bunun açık ispatı olduğunu ifade ederek, Leslie LİPSON’un “Demokratik Uygarlık” adlı yapıtından alıntılar yapmak suretiyle ve İsviçre’deki dil konusundaki parçalanmışlık ve bunun birliğin gücü haline nasıl geldiğine dair gelişmelerle ilgili örnekler vererek dil ve kültür farklılıklarının demokrasi içinde, bağımsızlık içinde nasıl güçlendiğini, hem nedeni ve sonucu olduğunu çarpıcı olarak ortaya koymakta olduğunu, bir diğer örnek ülke olarak İngiltere’nin anayasa sistemini en iyi uygulama unvanına sahip olup, sorunlarını şiddete başvurmadan demokrasi içinde en uygar tartışmayla çözmenin de seçkin ülkesi olduğunu belirterek, Avrupa ülkelerinin ağırlıklı olarak 20. yüzyıl başlarında en önemli ulusal, dil, din vb. sorunlarını çözdüklerini ve bugünkü güçlü demokrasilerini kurduklarını, çok yönlü gelişme ve üstünlüklerinde bu rejimin belirleyici payı bulunduğunu, bu anlamda Avrupalılaşmanın daha Cumhuriyetin ilk yıllarında da bir hedef olduğunu, Atatürk’ün görev olarak bıraktığı “Çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak ve hatta üstüne çıkmak” deyişi kadar, “Cumhuriyeti biz kurduk, onu siz ilerleteceksiniz’ sözünün de herhalde ancak Cumhuriyetin demokratikleştirilmesiyle mümkün olacağını,
Şunu çok iyi görmek gerektiğini, çağdaş Türkiye Devleti’nin, 19. yüzyılın başlarında III. Selim'in zorla saltanattan indirilmesi ve ayanlarla yapılan “Sened-i İttifak”tan beri her türlü şiddeti, devrimi, karşı devrimi, darbeleri kendi içinde neredeyse iki yüzyıldır yaşamakta olduğunu ve şiddetin artık çözümleyici değil, zorlayıcı, engelleyici olduğunu, hatta kendisini aşırı tekrarladığının da tarihi bir gerçek olduğunu, şiddetin artık Cumhuriyetin gündeminden kesin kalkması gerektiğini, Türkiye’de tüm kesimlerin konsensüs sağladıkları en temel konunun bu olduğunu, kimsenin sorunların şiddetle çözüleceğine inanmadığını, bunun açık ve tarihten en büyük dersi çıkarmış görünen ve büyük zor gücüne rağmen bu gücün etkisini ancak yaratıcı, çağdaş bir demokrasiye yönlendirmede kullanan ve açıkça 90 ortalarından beri MGK konseptleri ile yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz tarihi aşamayla da kanıtlanmakta olduğunu, ordunun en demokratik görünen partilerden daha duyarlı demokrasinin ölçütlerini hatırlattığını, demokratik aşamanın karşısında bir tehdit değil, tersine sağlıklı aşama yapmasının ve işlemesinin teminat gücü aşamasında olduğunu, aşağı yukarı diğer tüm ağırlıklı siyasal, ekonomik ve sivil kuruluşların da açık ifade etmeseler de bir büyük demokrasi arayışında olduklarını, anlamlı bir demokratikleşmeden kaçınan kesimin olmadığının da, aşamanın tarihi değerini ortaya koyduğunu ifade ederek,
Kürt sorununun, ayrılma değil Cumhuriyet ile demokratik birlik sorunu olduğunu, bu bağlamda çeşitli seçenekleri gözönüne getirdiklerinde ayrı bir devlet seçeneğinin hem maddi temeli hem de fayda anlamında bir çözüm yolu olmadığı iddiası olsa bile, pratik değerinin en zayıf yol olduğunun görüleceğini, ikinci seçenek olan federasyon, otonomi gibi seçeneklerin kısmı bir uygulama özelliğine sahip olup Türkiye’deki Kürtler açısından durumun daha önemli farklılıkları olup, lehçe farklılıklar kadar Kürt-Türk içiçeliği olan bölgelerin durumu, Doğu’daki Kürt nüfusunun en azından bir katı kadar Batı’da bulunmasının federasyon ve otonomi tezinin de maddi temelinin elverişsizliğini gösterdiğini, üçüncü seçeneğin demokratik çözüm yolunun olduğunu, şimdiye kadar pek açıkça ifade edilemeyen teorik ve pratik yolları ile tartışılmayan aslında dünya çapında çok önemli sorunlara çözüm olan bu yaklaşımın Türkiye’de gündemleşmemesinin büyük bir şanssızlık kadar, demokrasinin tutarlı, ciddi gelişmemesinin bir sonucu olduğunu, halbuki Kürt problemine en ideal yaklaşımı demokratik kuram ve zengin pratikte görmek, rahatlıkla ideale yakın çözümleri üretmenin mümkün olduğunu, aslında Cumhuriyetin kuruluşunun buna tarihi temeli verdiği gibi Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı’ndaki konuşmasının da çözümün bu yolda aranması gerektiğini gayet açık ortaya koyduğunu, İsviçre örneğinde olduğu gibi Avrupa'nın ve dünyanın birçok devletlerinde bu yolla çözüme ulaşıldığı halde Türkiye açısından en acı veren, neden dünya politikalarından ders çıkaramadığımız, ideale yakın bir çözüm imkanının var olduğu halde neden değerlendiremediğimiz sorusu olduğunu, birçok sorunda olduğu gibi hep isyan ve bastırmanın sanki tek yolmuş gibi davranıldığını, bunu Kürt sorununa ilişkin açmak gerektiğinde: ya ayrılık, isyan, buna karşı ya bastırma ve inkar yolunun seçildiğini, halbuki her iki yaklaşımın da çok denendiği halde verdiği muazzam acı kayıpları bir yana bırakıldığında bir çözüm gücü olmadığı gibi, sorunu ve toplumu çok ağır sorunlarla yüzyüze bırakmış olduğunu dile getirerek, gerek Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ve sonraki yapısına ilişkin, gerekse de önemli bir son dönem isyanına çeyrek yüzyıldır neredeyse başlayan ve son 15 yıldır savaş boyutunda süren bir isyanın önde gelen sorumlusu olarak vardığı tarihi sonucun demokratik laik Cumhuriyetle bu çok ağırlaşmış sorunun, adı ne konulursa konulsun ancak kanıtı da ortaya çıkan demokratik birlik çözümü olduğunu, demokratik birlik çözümünün Türkiye’nin geleceği olduğunu vurguladıktan sonra,
Demokratik birlik çözümü için tezler, başlığı altında,
1- Çözümün, ülke bütünlüğünü, ortak vatan gerçeğini daha da güçlendireceği, Bu konuda iddianamede Kürdistan’a dayalı bir devlet kurulması istenildiğinin, program ve konuşmalarından alıntılara dayanılarak belirtildiğini, bunun doğru olduğunu, ama her ilke ve programın yaşamda denendikten sonra ve bizzat savaş boyutunda bir mücadeleden geçtikten sonra uygulama değerinin daha iyi anlaşılacağını, dünyanın benzer iddialarla ortaya çıkan birçok gücünün sonuçta pratik yolun farklı olduğunu görüp değiştiklerini, zorla kurulan birliklerin dağıldığı gibi yapay anlamlı, temeli olmayan ayrı üniteler, birimlerin de birleşmekten kaçınamadıklarını, kocaman Sovyet sisteminin çözülürken 70 yıl sonra başta Avrupa Birliği olmak üzere Dünya çapında birçok birliğin kurulduğunu, ayrılık istemekle, hatta ayrılığı gerçekleştirmekte, arzulanan hedefe ulaşılamayacağını, birlik yararlıysa en son bunun hükmünün geçerli olacağını,
2- Çözümün, Demokratik Cumhuriyetin siyasal birlik ve bağımsızlık çerçevesinde olacağını, İddianamede Cumhuriyeti parçalamaktan da bahsedilse, program ve konuşma ifadelerinde buna benzer kanıtlar ortaya konulsa da, tarihin, dünya halklarının ve bizzat mücadelelerinin kendilerine öğrettiği ve çoktandır kabul ettikleri Cumhuriyetin, demokratik karakteri ile birlikteliğin en doğru olduğu kadar, mümkün pratik çözüm yolu olduğu,
3- Kürt toplumundaki dil ve kültür özgürlüğü, sorununun can alıcı yönünü teşkil etmekte olduğu, 1.ve 2. tezlerin sorunun bir vatan ve devlet yaratma olmadığını, vatanda özgür yaşamla devletle demokratik birlik olduğunu, bunun için tarihsel, siyasal ve anayasal zeminin açık olduğunu, iyi niyetli ve cesur yaklaşımların asgari demokratik ölçütler içinde kurulduğundan varolduğu sanılan sorunların o kadar da ağır olmadığı ve aşılacak cinste olduğunu ortaya koyduğunu, bununla birlikte dil yasağı ve kültürel özgürlüğün önündeki engellerin, sorunun en özgün yönünü oluşturduğunu, bu özgün yön üzerinde yoğunlaşamamanın çok karmaşık bir durum yarattığını, siyasal boyutla kültürel boyutun karışmasına ve sorunun birçok yanlış ifade tarzı ve beraberinde uygulamalara hatta isyanlara yol açabilmiş olduğunu, bunun bir talihsizlik olduğu kadar bilimsel yaklaşamamanın, dokumatik ideolojik yaklaşımın acı sonuçları olduğunu, dolayısıyla dil ve kültür özgürlüğüyle ifade etme araçları önündeki engellerin ortadan kaldırılmasının, sorunun yaşadığı karmaşayı aşmak kadar birçok yanlışı, korkuyu dolayısıyla tepkileri de kaldıracağını, ayrılık ve zayıflık yönünde değil, birlik, zenginlik ve güçlenme temelinde tarihi çözümü ve gelişmeleri beraberinde getireceğini,
4- Askeri ve silahlı güç yaklaşımlarının çözüm için anlamını yitirdiği ve terk edilmesi gerektiği, Şiddetle varılacak bir yol kalmadığı gibi, artık şiddetin gereksiz olup, sadece çıkmazı derinleştirdiği, tahribat ve acıyı artırdığı, sonuçta aynı noktaya gelindiği için bir an önce terk edilmesi gerektiği,
5- Başta PKK olmak üzere yasadışı konumda olan birçok örgütün barışla birlikte normal siyasal ve yasal sürece kendini uyarlaması gerekeceği, Silahlı çatışma ortamının ortadan kalkmasının yıllardır yasadışı konumda olan birçok örgütü demokratik ortamla bütünleşmeye iteceğini ileri sürdükten sonra; Sanık kişisel durumuyla ilgili olarak, çocukluk ve gençlik yıllarını ve PKK örgütünü nasıl kurduğunu anlattıktan sonra, kronolojik olarak bu yılları değerlendirdiğinde, yaşam çizgisine ta köyden beri damgasını vuran fazla tanımlanmamış, ama giderek bilimsel olmaya çalışan bir özgürlük anlayışının hakim olduğunu, PKK öncülüğündeki eylemliliklerindeki sorumluluğunun açık olduğunu, ama kendisinin eylem anlayışını izah etmeye yetmeyeceğini, yaşamının en zor sürecinin genelde isyan, özellikle de militanlık adına ortaya çıkan kişi ve yapıların tahribatını asgariye indirmek çabaları olduğunu, bunu sık şu örnekle dile getirdiğini: “Çingeneye paşalık vermişler. 0 da önce babasını asmış” yaşananın biraz bu olduğunu, kendisinin buna “Avare, asi çetelik” de dediğini, askeri yasalardan siyasi temellerden yoksun, yüzyılların aile, aşiret kavgaları ortamında büyümüş, bir tavuk yüzünden birbirini vurmaya yatkın toplum yapısı bu kişilik yapısında birleşince kontrolü zor bir durum yarattığını, bu düzeyde bile tutulmasının önemli bir başarı olarak görülmesi gerektiğini, kendisinin baştan beri kabul edebileceği şiddet anlayışının, meşru savunma durumunu aşmayan şiddet anlayışı olduğunu, birçok saldırı ve intihar eyleminin kahramanlık olarak değerlendirildiğini, ama hiçbirisinin emrini vermediği gibi haberinin de olmadığını, bu tip gelişmeleri de asgari düzeyde tutmak için sürekli çaba harcadığını, bunun kendisi için hem ahlaki, hem de askeri bir anlayış gereği olduğunu, meşru savunma amacının da “Ya özgürlük ya ölüm”, “Ya özgürlüğümü verin ya öldürün” biçiminde formüle edilebileceğini, dışarıya çıkış ve dağlara üslenmesinin hep bu anlayış çerçevesinde olmakla bağlantılı olduğunu, bunun dışında şiddet anlayışının gerçekten bir çılgınlık olduğunu, bir devlet veya sınırlı özgürlük yolu açıksa orada şiddetin hatta uygar düzeyi aşan her tür kavgacılığın asla meşru olamayacağını, başlangıçta her bakımdan kişi ve kültür, dil inkarına dek baskı ortamının nasıl ki şiddete götürdüyse, özellikle 90’lı yıllara kadar daha sonra sınırlı özgürleşme olanağı belirince, giderek bunun kendisi için anlamını yitirdiğini, siyasetin daha uygarlaştırıcı demokratik yönteminin etkili olmaya başladığını, 93’ten itibaren daha sıkça dile getirdiğini, şiddete devletle ulaşılması halinde gerçekten bırakmanın her geçen gün kendisini daha fazla hissettirdiğini, bunda imkan azlığından ziyade anlamsızlığı kadar, amaca demokratik siyasetle varılabileceği kanısının temel rol oynadığını, bu konuda en temel eksikliğinin ateşkes sürecinin, derinliğine ve devletin yaptığı hazırlıkları çok iyi görüp değerlendirememe ve böylelikle tarihi bir fırsatı kaçırma olarak değerlendirdiğini, daha sonraki şiddet sürecinin ağır tahribatlara yol açtığını, bunu farketmek ve çok yoğun bir çaba harcamakla beraber ancak 96’lardan itibaren tekrar devletten gelen dolaylı mesajlarla kontrol altına almaya, ateşkesler biçiminde demokratik siyasi sürece hazırlık yapmaya başladığını, tam istenilen düzeyde olmasa da süreci daha kontrollü olarak demokratik çözüme yakın hale getirdiğini, ayrıca kişisel düzeyde yine dikkate alınması gereken temel bir çalışmasının PKK'nın 70’ler dünyasından kalma program ve propaganda tarzını 96 yıllardan itibaren değiştirmeye ve aşmaya ilişkin çabaları olduğunu, resmi olmasa da fiili olarak Türkiye genelinde demokratikleşme ile bağlantılı, Kürt toplumunun artık feodal koşullarının demokratik iradesiyle aşabileceğini ve böylelikle demokratik birlik çözümünü vurguladığını,
Yurt ve yurtseverlik yaklaşımını dile getirmek durumunda olduğunu, iddianamede 125’inci madde ile yargılanmasının, bunun da vatana ihanet, ayrı bir devlet kurma suçlaması gözönüne getirildiğinde önem taşıdığını, ya özgür vatan, ya da ölüm sloganını anlamlı bulduğunu, burada özgün olan ulusal kurtuluş ve Cumhuriyetin kuruluşundaki ortak vatan ve devlet kavramını özgür yurttaş ve toplum bilinci haline gelememesi olduğunu, özellikle Kürtler için en büyük eksikliğin gerek kendi doğdukları ana coğrafya gerekse bir parçası oldukları tüm Türkiye’yi vatan olarak görme duygu ve düşüncelerinin zayıflığı olduğunu, bunun üzerinde oynanmaya müsait bir durum yarattığı, ayrı bir Kürdistan kavramının bunun sonucu olduğunu, doğrusu ortaya konulmazsa tehlikeli olacağı, dolayısıyla geçirdiği mücadele tecrübesinin bir sonucu olarak tıpkı çok milliyet kökenli ülkeler örneği ABD., İsviçre vb. gibi, ister tek bir ulusal dil kullanılsın, ister birden çok dil kullanılsın milliyet ayırımına bakılmaksızın tek ortak vatan ve ulus kavramına ulaşmanın önemli olduğunu, Türkiye için bu yaklaşımın demokratik çözüm için temel alınması gerektiğini, şimdiye kadar eksik olanın demokrasi boyutu olduğunu, çağdaş vatan kavramının tüm birey, dil ve kültürler için özgürlük gerektirdiği gibi, özgürlük olunca, vatanın bağımsızlığının da o oranda güçleneceğini, ikisi Türkiye’de sanki çelişkiliymiş gibi birbirini zayıflatacaklarının sanıldığını, bunun temel bir yanlış olduğunu, aşılması gereken en önemli bir demokratik sorun olup buna kapsamlı bir çözümle ulaştığına inandığını, aynı hususun bağımsız devlet kavramı için de geçerli olduğunu, kendilerinin başlangıçta devlet ne kadar bizimdir, değildir düşüncesine ulaşmadan bir kişiye, bir gruba bakıp en sert suçlama yöneltmekle dogmatizme düştüklerini, bunun siyasi düşünce ve eylemlerini de etkilediğini, daha bilimsel baktıklarında karşı çıkmaları gereken devlet değil, onun oligarşik temsili olduğunu, bağımsızlık için yıkmak değil demokratikleşmesinin temel alınması gerektiğini, yine parçalanmanın değil özgür irade ile birlikteliğe çalışmanın hem gerçekçi hem demokratik bir görev olduğunu, bu sürecin de kapsamlı bilince çıkardığını,
Dış güçlerle, bu çerçeveyi aşan ilişkiler içinde olmasının, yapı gereği mümkün olmadığını, en büyük ispatının dost geçinenlerin en aşağılık bir komployu kendisi için ortaya koyduklarını, bir kukla bile olsaydı düşmanı çok olan Türkiye için herhalde kendisini kullanmayı dolayısıyla saklamayı bilecek güçte olduklarını, tam tersine uzun vadeli, Türkiye aleyhinde kullanamayacaklarını bildikleri için uluslararasında hiçbir hukuk ve insani bir ölçü tanımadan ve daha çok da Türkiye ile çatışmalarını körüklemek için kendisini kabul etmeme ve teslim etme oyununu oynadıklarını, tüm Türkiye dışı pratiğinin dile getirdiği “özgür vatan ve demokratik cumhuriyet” amacıyla sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu, her şeyini bu temelde ortaya koyan, kişiliğini özgür vatan ve demokratik birlik için katık eden biri olduğunun tartışmasız olduğunu ve tarihin her geçen gün bunu kanıtlayacağını,
Cumhuriyet Başsavcılığının başlangıçtaki program ve geniş açıklamalara dayanarak sonuçta ayrı bir devlet kurma sonucuna varsa ve kendisinin her şey “Bağımsızlık ve özgürlük” içindir sözünün bundan başka bir amaç taşımadığını belirtse de, bu tarihsel tecrübeyi en sorumlu yaşayanlardan biri olarak bu savunmasında demokratik birliğe götürmeyi amaçladığını ortaya koymaya çalıştığını, elinde yaptığı konuşma belgeleri olmasa da, tek taraflı ateşkes süreçlerinde ve dolaylı diyaloglarda bunu açık olarak dile getiren, bağımsızlık ve özgürlüğün hem birey için, hem halk ve toplum için koşullar gereği ancak Türkiye’nin bütünselliği ve cumhuriyetin demokratik yapılanması içerisinde gerçekleşebileceğini, bilimsel ölçüler içinde bakıldığında dört tarafta kabul edemeyecek komşularla çevrili, ağırlıklı olarok dağlık bir coğrafyada, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal olarak çok bölünmüş, ağır feodal devlet yargılarıyla ve daha bir alfabeye bile sahip olmayan, nüfusun daha büyük kısmı metropollerde çalışan Kürt toplumu için devlet iddiasında bulunmanın bu nedenlerle gerçekçi olamayacağını, kaldı ki son 200 yıllık tarih tecrübesi ve en son PKK isyanının mevcut askeri güç dengesi altında, ayrılık yönünde sorunu daha da ağırlaştıracağını ortaya koyduğunu, bu yöntemle tarafların zorlanacağını, büyük acı ve kayıplar yaşanacağını, ama ne ayrılmanın gerçekleşebileceğini ne de sorunun yok edilebileceğini, hastalığın daha da ağırlaşarak devam edebileceğini, hastalığı ne hastayı yok ederek tedavi etmenin mümkün olduğunu ne de ana öğesi olduğu, bütünden yani devletten ayırmakla parça tedavi şansına sahip olduğunu, doğrusunun, çürük olan kısımların devlet bünyesindeki demokratikleşmeyen, özgürlükler önünde engel teşkil eden en üst devlet yetkilileri tarafından da dile getirilen yasaların, eskimiş kurumların, korkuya, inkarcılığa dayalı yaklaşımların aşılmasıyla, bölge halkının yaşadığı feodal toplum yapılarının, aşiretsel, şeyhlik, ağalık, devletten duyulan korkunun aşılması, özgür birey ve toplum temelinde gerçek bir anayasal yurttaş olarak, cumhuriyet ve demokratik birlik içinde bütünleşmenin sağlanması gerektiğini ve sonuç olarak demokratik birliğin cumhuriyetin yeni tarihsel adımı olacağını beyan etmiştir. (Kl. :66)
5. Sanık Abdullah ÖCALAN Esasa ilişkin savunmasında:
Sanık, davanın esası hakkındaki savunmasının temelinde isyan gerçeği kadar sonuçlarının bilimsel ele alınışına ağırlık vermenin büyük önem taşıdığına inandığını belirterek, Cumhuriyet Başsavcılığının Esas hakkındaki mütalaasının iddianamenin bir özeti olup, kendisinin ilk savunmasından kapsamlı alıntılar yapmakla birlikte aynı sonuca gittiği, kişi ve örgüt olarak geçirilen değişimi samimi bulmadığı, bir çıkmazı ifade ettiği, dolayısıyla eylemlerin yoğunluğu, çokluğu ve halen manen de olsa örgütle bağının devamlılığını da belirterek TCK'nun 125. maddesiyle cezalandırmayı öngördüğünü,
En üst resmi yetkililerce de son “Kürt isyanı “ olarak değerlendirilen PKK önderlikli bu isyanın gerçekten hangi tarihi geçmiş kadar toplumsal koşulların ürünü olduğunu değerlendirilmediği, olayları bireysel terör boyutuna indirmenin mantıklı olmadığı gibi yanlış sonuçlara ve çıkmazı derinleştirmeye götüreceğini, 1970 Türkiyesi’nin ciddi bir sosyal patlamayı yaşadığı, yasal düzeni zorladığı, hem 12 Mart 1971 hem de 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesiyle açığa çıktığını, yasallığın ciddi şekilde zorlanarak beraberinde 27 Mayıs askeri müdahalesi sonucu nisbi demokratik özelliği olan Anayasayı budamayı ve 1982 antidemokratik özellikleri yaygın olan Anayasanın getirilmesiyle sonuçlandığını, 1980 öncesi iktidar, muhalefet, sağ-sol tüm partilerin yasadışı ilan edilmiş olduğunu,
PKK'nın da bu dönemin yasadışı bir hareketi olarak doğup ağırlıklı olarak Kürtlerin toplumsal gerçeğine dayalı iyi araştırma, propaganda ve giderek eylem hareketi olarak geliştiğini, çıkışın yasal değil meşru olduğunu, özellikle 1982 Anayasasına dayalı olarak geliştirilen “dil yasağı”na kadar varan ağırlaştırılan bir baskı sistemine karşı isyanın yasal olmamakla birlikte meşruiyetinin önemle göz önüne getirilmesi gerektiğini, temel sloganlarının “bağımsızlık ve özgürlük” olarak belirlendiğini ve buna göre genel program ve eylemliliğe yöneldiklerini,
PKK'nın bu yaygın eylemliliğin başta gelen sorumlularından biri olmakla beraber, “Kürt sorunu“nun tartışmasını Ankara’da önünde bulduğunu, yine “Kürt hareketi” ile Kuzey Irak'ta olup bitenleri de öğrendiğini, bu iki yönlü etkilenmeden giderek etkileyen bir güç konumuna geldiğini,
Özce, PKK'nın düşünce ve eylem olarak yasalar açısından ne kadar sorumlu tutulsa da, dayandığı toplumsal zemin, içindekilerin kişilik özellikleri, direniş tarzı ve uygulanan baskı biçimlerinin de sorumlulukta önemli pay sahibi olduklarını, demokratik bir toplumda ve devlet yapısında bu tür isyana yatkın toplum ve bireylerin bu yaygınlıkta ve şiddette ortaya çıkmayacaklarını, slogan ve programlarının böyle ayrılıkçı ve sert olmayacağını beyan ederek;
PKK’da dönüşümün bir çıkmaz değil bir gereklilik olduğunu, Sovyet sisteminin 1990’lara doğru çözülüşünün en az 200 yıl önceki Fransız ihtilali kadar demokratik dönüşüm üzerinde etkide bulunma potansiyeli taşıdığını, başta doğu Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde demokratikleşme yönünde gelişmelere yol açtığını, nasıl Sovyet Ekim devriminin Türkiye’nin ulusal kurtuluşunda en önemli dış katkıya yol açmışsa, bu çözülüşün de yanı başındaki Türkiye ve diğer Türki Cumhuriyetler üzerinde soğuk savaş döneminden kalma ve demokratikleşmeyi zorlaştıran statükodan uzaklaştırma yönünde o kadar derinden olumlu gelişmelere yol açtığını, bu yıllarda tam bir demokratik hareketlenme sürecine çok sancılı da olsa girildiği, yasalara pek yansımasa da sosyal ve siyasal dokunun hızla kabuk değiştirdiğini, Kürt toplumunda da bunun adeta devrimsel bir biçimde “serhıldanlar” olarak yaşandığını, Kürt objektifliğinin yasal olmasa da fiili olarak devletin en üst kademelerinde tanındığını, bunun önemli bir demokratik adım olduğunu,
PKK’nın dönüşüm gerçeğinden bahsederken, her şeyden önce dünya ve ülke çapında bu gelişmelere objektif olarak dayandıklarını, PKK’nın kuruluş yıllarının; soğuk savaşın katı ideolojik kamplara ayrılmış Kürt objektivitesini ağır bir inkar ve iradesizliği yaşadığı statükocu yıllar olduğunu, ayrıca anarşik yanı ağır basan, demokratikleşmeyi pek tanımayan gençliğin sağ-sol kamplara alabildiğine parçalandığı bir sürecin damgasını taşıdığını, hem program hem eyleminde bu yıllardaki dogmatik, ideolojik yaklaşımla, gençliğin radikal çıkışının derin izlerinin olduğunu, 1990’lar da dünya genelinde bir çok örgüt yapısında olduğu gibi Türkiye’nin partiler ve örgütsel yapısında da kaçınılmaz olarak dönüşüm yaşandığını, PKK’da da yaşanılan ağır çatışma ortamı nedeniyle bu yönlü gelişmelerin ortaya çıktığını, kendisinin bu yıllarda PKK program ve eski propaganda sloganlarını terk etmesi ve yeni arayışlara girmesinin bu nedenlerle bir çıkmazı değil bir kaçınılmazlığı ifade ettiğini,
PKK’da örgüt ve eylem anlayışında bir iç savaş yaşadığının gerçek olduğunu, PKK’nın öncülük ettiği eylemliliğin düzenli ve temel stratejiye ve taktiklerine uygun bir gerilla benzeri savaş olarak geliştiğini söylemenin zor olduğunu, hele hele en üst düzeyde sorumlu olarak, çatışma tarzının kendisinin istediği doğrultuda geliştiğini sanmanın büyük yanlışlık olacağını, olsa olsa Kürt toplumsal gerçeğindeki ağır feodal yapının aşiret-aiIe, dinsel gerilik biçiminde parçalanma ve çelişkilerinin yüzyıllardan beri süregelen tortularının PKK içinde can bulması ve kendini konuşturmasıdır demenin daha doğru bir sosyolojik değerlendirme olacağını, katılım gösteren herkesin kendine göre “kanun benim” anlayışından hareket ederek feodal kurallara bile ters gelen bir çok tutum ve eylem içine girdiklerini, özellikle 1987’de köy korucularına yönelim adı altında hiç yönelinmemesi gereken sivillere ve bu arada kadın ve çocuklara, çatışmalarla ilgisi olmayan kişilere yönelim olduğunu, tam bu noktada PKK’nın sınırlı da olsa ideolojik ve siyasi yanları bir tarafa bırakılarak “aydınlar kaybetti”, “köylülük iktidar oldu” adı altında partinin gerçek özünü tasfiye edip ele geçirdikleri olanakları hem partinin gerçek temsil gücünü hem de halkı bireysel etkileri altına almak için bir iç çatışmayı dayattıklarını, kendisinin bunu temelde öncülük eden kişiler nedeniyle “dörtlü çete” olarak tabir ettiğini, 1987-1997 arasında bu temelde şiddetli bir savaş verdiğini, bunun şüphesiz genel sorumluluğunu kaldırmayacağını, ama ahlaki, siyasi, örgütsel ve eylemsel tavrının anlaşılması açısından büyük önem taşıdığını, PKK’yı en zor duruma düşüren eylemlerin daha çok bu süreçte ve kontrolü kendi ellerinde tutan bu tip şahıslar eliyle işlendiğini, bu tip şahısların kırsal alanın kendilerine sağladığı avantajları iyi kullanarak bildiklerini uyguladıkları ve çoğunlukla yalanla üstünü örttüklerini, bu hususların resmi devlet raporlarında da yoğunca görülmekte ve değerlendirilmekte olduğunu, bu kişilerin sırf etkili olmak için en yanıbaşındaki yoldaşını, halktan yardımcı dostlarını bile ucuz bahanelerle cezalandırmaktan geri kalmadıklarını belirterek,
Esas hakkındaki mütalaada 1990’lı yıllar madem böyle bir iç mücadeleyi yaşadığı halde neden en çok tahribat ve kayıpların yaşandığına dayalı kapsamlı bir liste verildiğini, çatışmaların en çok içte ve dışta bu yıllarda yoğunlaştığı göz önüne getirildiğinde sorunun cevap bulacağını, özellikle 1993-1996 devlet bünyesinde de kontrolden çıkmanın yaygın yaşandığı, bir çok faili meçhul kayıplarda bu durumun önemli payı bulunduğu, devletin gücünün yasadışı kullanıldığının resmi “Susurluk Raporu”nda açıkça dile getirildiğini ve halen açığa çıkmamış bir çok çete odağından bahsedildiğini,
“30.000 kişinin katili, bebek katili” gibi sıfatların adaletsiz ve gerçek dışı bir yaklaşım olup reddettiğini, eri başta gelen sorumlulardan olduğunu, ama tek sorumlu olmadığını,
Cumhuriyetin kuruluşundan beri Türkiye’nin, içte demokratikleşmeme, dışta da gücüne göre önderlik edebilecek rolünü oynamamasında Kürt sorununda gereken bilimsel demokratik yaklaşımı gösterememenin temel neden olduğunu, çıkmaz ve çatışmada ısrarın gelecek yüzyılın da kaybı olacağını, eğer klasik anlamda Kürt sorununun demokratik ve kültürel yaklaşımdan uzak ele alınması halinde bu çıkmazın, dolayısıyla çok güçlü bir alt yapı kazanmış çatışma ortamının derinleşerek devam edeceğini, bu durumda;
1. Askeri silahlı çatışmanın kurumsallaşarak devam edeceği, PKK’nın düşük ve orta düzeyde bir savaşı rahatlıkla sürdürebileceği, ordunun da daha fazla bu işe girerek geçen 15 yılın çok ötesinde önümüzdeki yüzyıla yayılabileceğini,
2. Başta bölge Kürtleri olmak üzere Ortadoğu ve dünya Kürtlerinin çeşitli ve sıraladıkları stratejik güçlerce yönlendirilerek Türkiye karşıtlığının geliştirileceği, savaş ve çıkmazın derinleşmesinin belki de Türkiye’yi hedef haline getireceği, başta komşu ülkeler olmak üzere Türkiye ile sorunu olan herkesin hem kendi Kürtlerini hem de yoğun mültecilikle yanına çektiklerini politize edip çıkarları için kullanacaklarını,
3.Çıkmaz ve çatışmanın derinleşmesinin ekonomik faturayı daha da ağırlaştıracağını,
4.Eğitim ve kültürel gerilemenin kaçınılmaz olduğunu,
5.Çıkmaz ve çatışmanın süregitmesi, Türkiye’nin özellikle demokratik gelişmesini nasıl şimdiye kadar frenlemiş ve çarpıtılmışsa, bu haliyle artarak devam edeceğini, devlet yapısında arzulanan demokratik yönlü değişimlerin olmayacağını,
6.Mevcut çıkmazın dış politika üzerinde de etkili olduğunu, özellikle Avrupa’nın kendi çıkarlarına dayalı demokrasi gerekçelerini göstererek istediği gibi davranmakta olup AB’ye bu nedenle girilemediğini, sorunun demokratik bir tarzla aşılamamasının nasıl içeride büyük olumsuzluklara yol açıyorsa dışa doğruda istenilen atılıma da imkan vermediğini beyan ederek
Sorunlara demokratik çözümün Türkiye’nin kazanılmış geleceği olabileceğini, özce geleceğin olası çözüm sonuçlarının;
1. Kürtlerin demokratik Cumhuriyetle bütünleşmesi geliştikçe bunun askeri anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşeceğini, içte ve dışta PKK’nın askeri savaş olanaklarının çözümle birlikte Türkiye’nin hizmetine gireceğini, karşılığında verilenin ise artık dünyanın her tarafında verilen doğal demokratik ve kültürel haklar olacağını, kolay ve en masrafsız çözüm derken bunu kastettiğini, “en kolay ve en zor barış” deyiminin burada kendini gösterdiğini, dev boyutlu askeri masraflardan kurtulma, acı ve kayıpların durması, başka bir çok güce tavizkar olmamak kadar karşılarında güçlü pozisyonda olma, içte tıkanmanın aşılmasıyla çok güçlü ekonomik, sosyal, siyasal, -kültürel gelişme süreçlerine girme, dış politikada başta Avrupa olmak üzere bir çok mevzie girme ve gerçekten bölgede lider ülke konumuna yükselmenin bu çıkmazdan ve çatışma ortamından kurtulma ile yakından bağlantılı olduğunu, Türkiye’nin stratejik olarak tehlike arzeden birçok odaklar karşısında çözümle birlikte güç kazanmasının işin can alıcı özünü teşkil edip geleceğin kurtarılması derken bunu kastettiğini,
2. PKK’nın askeri sorun olmaktan çıkmasının Kürt sorununun siyasal çözümünün yolunu açacağı ve beraberinde siyasi sorun olmaktan çıkması anlamına da geleceği, devletin bütünlüğünü ve birliğini zorlamaktan ona güç verme sürecine girileceğini, devletle demokratik bütünleşme yolu açıldıkça devlete karşı konumun aşılacağını, PKK’nın tüm iç ve dış merkezleri ile kurumlarının anlamsız hale gelerek tehlike olmaktan çıkacağını,
3. Çıkmazda ve çatışma sürecinde ileri çapta devlete yabancılaşmış, ters düşmüş Kürt halk yığınlarının da bu Çözüm tarzıyla rahat kazanılacağı, Kürtlere uzanacak barış ve dostluk elinin büyük birlikteliğe ve kaynaşmaya götüreceğini,
4. Sorunun çıkmaz ve çatışma sürecinden kurtulmasının ekonomik olarak gelişmenin önünü alabildiğine açabileceğini,
5. Türkiye’nin siyasi koşullarında ve Anayasal hukukunda Kürt sorununun en pratik çözümünün demokratik ve kültürel haklarını kullanmadan geçtiği, çıkmazın böyle aşılacağı ve şiddetle artık bir yere varılamayacağının dava dolayısıyla daha iyi anlaşılmış olduğunu, demokratik ve kültürel kimliğin iyi anlaşılması gerekli olup siyasi kimlikten farklı olduğunu, daha çok devletle özgür yurttaş ve özgür toplum temelinde demokratik birliği ifade ettiğini,
6. Cumhuriyetin kuruluşundan beri demokratikleşmenin bir engeli haline getirilen ve gittikçede ağırlaşan sorunun demokratik çözümünün en çok Türkiye genelinde siyasi yapının da demokratikleşmesinde kilit rol oynayacağını,
7. İç çıkmaz ve çatışma ortamının demokratik çözüm yolunun en çarpıcı etkisini dışa açılımda göstereceğini, ağır ekonomik ve siyasal sorunlarını çözmüş güçlü ekonomik ve demokratik yapısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika adımlarının daha başarılı sonuç vereceği, en başta AB'ne üyeliğin sorun olmaktan çıkıp bunun gerçekleşeceğini beyan edip,
Sonuç olarak; İmralı sürecinin tarihi bir başlangıç olabileceğini, uzun bir tarihi süreçten gelen ve gerçekten önemli toplumsal nedenleri olan bu isyanların doğru bir değerlendirmesinin yapılarak çıkarılacak dersler ışığında PKK önderlikli son “isyan hareketi”ni gerçekten “son” haline getirmek mümkün ve gerekli olup savunmalarında bunun gerekçelerini ortaya koymaya çalıştığını, sorunların çözüm yolunun artık demokratik sistemin geliştirilmesinden ve çizilecek çerçevesinden geçtiğini, bu konuda savunmasında alıntılar yaptığı Anayasa Mahkemesi Başkanının 37. kuruluş yıldönümünde yapılan konuşmasının umut verici olup, demokratik ve kültürel haklarında temelini teşkil ettiğini ve çözüm yolunu gösterdiğini, girilen doğrultunun bu olduğunu, demokratik Türkiye Cumhuriyeti ve onun demokratik Anayasasının bunun somut ifadesi olacağını beyan etmiştir. (Kl. :66)
[düzenle]6- Sanık Vekillerinin Savunması
a) Sanık Vekilleri esasa ilişkin (348 sayfadan ibaret) yazılı savunmalarının giriş kısmında; (Savunma sh: 1-23) adaletin barışa ve demokratikleşmeye hizmet etmesi gerektiğini belirterek, tarihi, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel birçok önemli faktörlerden dolayı yüzyılın ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nin en önemli yargılamalarından biri olan bu yargılamada, iddia makamının tezine karşı koyacakları antitezlerinin subjektif önyargılardan uzak olarak algılanması için tüm hukukçuların ortak faydası olması gereken temel çıkış noktalarının altını kısaca açıklayarak çizmek istediklerini, bu bağlamda;
- Toplumları geliştirecek, kalıcı barışı ve adaleti sağlayacak olan baskıcı ve ayrıcalıklı ceza anlayışı değil, özgürlükçü ve insancıl hukuk anlayışı olduğunu, uygar düşüncenin insanı tüm değerlerin kaynağı ve yaratıcısı olarak kabul ettiğini, ünlü Yunan düşünürü Protogoras’ın “Her şeyin ölçüsü insandır” dediğini, hukukun da ekseninin insan olduğunu, tüm değerleri ve giderek uygarlığı yaratan insanın dil, din, ırk, cins, milliyet, düşünce ayırımı yapılmaksızın mutlu olmak hakkı olduğunu, “İnsan devlet için değil, devlet insan içindir” felsefesinin artık toplumsal düzenlerin temel taşı olması gerektiğini, hukuk ve başta ceza anlayışının kutsal devlet anlayışından artık ayrılması gerektiğini, uygar dünyada toplumsal düzenlerin amacının insanın ve giderek toplumun mutluluğu, barışı ve eşitliği olduğunu; işte hukuka bu insancıl açıdan bakmak gerektiğini,
Üç ayrı ceza hukuku anlayışından baskıcı ceza hukuku ve ayrıcalıklı ceza hukuku anlayışının artık eskimiş olup tarihe gömülmek üzere olduğunu, oysa çağımızın ceza hukuku anlayışının insancıl ve özgürIükçü ceza anlayışı olduğunu, toplumsal barışa, demokrasinin gelişimine, toplumdaki çelişkilerin kan dökülmeden çözülmesine, geçmişteki yaraların kapanmasına hizmet edecek anlayışın da bu anlayış olduğunu, somut davada iddia makamının yargılama konusuna yaklaşımının tipik bir baskıcı ceza anlayışı ile ayrıcalıklı ceza anlayışının karışımı niteliğinde olduğunu,
- Savunmalarının doğru kavranılmasının ve oluşacak sentezin (hükmün) inandırıcı olmasının önemli halkalarından birisinin de suç ve ceza olgusuna nasıl yaklaşılması gerektiği hususu olduğunu, Suç nedir? Gerçek suç görünen konu mudur, yoksa görünenin perdeliğinin altında yatan esas konu mudur? Suçlu kimdir? Suçlu huzurdaki sanık mıdır yoksa suçlu bir probleme inatla seyirci kalan tüm siyasal-sosyal toplum mudur? Eğer bu sorulara günümüzün gelişen ceza hukuku anlayışı ışığında sağlıklı yanıtlar verilemezse yüzyılın davasının sıradan bir yargılamanın ötesine geçemeyeceğini ve tarihi bir fırsatın harcanmış olacağını,
- Mevcut yargılamanın özünde siyasi ve tarihi olan temel bir konudan kaynaklanan çelişkiyi çözmek görevini üstlenmesi gerektiğini, tez ve anti-tez yargı diyalektiğinde doğru konmaz ise adalete de hizmet edilemeyeceğini, bu davanın siyasi bir dava olduğunu, bir bebek katili, bir uyuşturucu, bir adalet cinsiyet davası olmadığını, aslında bunun böyle olmadığı devletin en yetkilisinden sokaktaki yurttaşına kadar bilindiğini, zaten bunun tevil yollu iddia makamınca da kabul edilmekte olduğunu,
- Savunmalarının perspektifinin temel halkalarından birisinin de; insanlığın yüzlerce yıllık mücadelesi sonucu bağlayıcı akitlere dönüşmüş bulunan ulusal üstü evrensel hukuk ilkelerine olan bağlılıkları olduğunu, bu yargılamaya gölge düşüren her türlü şöven milliyetçi yaklaşımlara karşı net ve objektif bir şekilde dile getirilmesinin gerekli olduğunu, insan hakları ve evrensel hukuk ilkelerinin hiçbir ulusal bahane ve gerekçelerle rafa kaldırılamayacağını, başta İ.H.E.B. olmak üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek Protokollerinin, Türkiye henüz onaylamamış olsa da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tamamlayıcısı olan “Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi”, “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi”, “Cenevre Mülteciler Sözleşmesi”, “Cenevre Savaş Hukuku” vb. temel insan hakları belgelerinin insan hakları hukukunun kilometre taşları olarak savunmalarında hareket noktalarını yönlendireceğini,
Ceza Muhakemesi Hukukunun en önemli ilkelerinin başında “Dürüst yargılanma hakkı”nın geldiğini, gerek İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10. maddesinde, gerekse AİHS’nin 6. maddesinde, ayrıca kişisel ve siyasal haklar uluslararası sözleşmesinin 14. maddesinde yer alan “Hakkaniyete uygun yargılanma hakkı” veya “Dürüst yargılanma hakkı”nın demokratik bir toplumda tüm insanların iktidarın keyfiliğine karşı güvencesi olup, dürüst yargılanma hakkı ilkesinin, bir yargılamanın olmazsa olmaz koşulu olduğunu, ceza muhakemesi hukukunun bu temel ve vazgeçilmez ilkelerinin müvekkili için rafa kaldırıldığını, müvekkilinin hem uluslararası hukuktaki hakları açısından hem de iç hukuktaki hakları açısından mağdur edildiğini, bu bağlamda;
- Batılı ülkelerin uluslararası hukuk bağıtlarını ekonomik ve politik çıkarları gereği ihlal ederek sanığın sığınma taleplerini reddettiklerini, müvekkili sanığın Türk yetkililerince Kenya’da hukuki olmayan bir şekilde yakalandığını, yakalamanın uluslararası normlara uygun olmadığını, hukuka aykırı gerçekleşen işlemlerin yok hükmünde olduğunu ve yok hükmünde olan bir işleme dayanılarak yapılarak tüm işlemlerin geçersiz olduğunu, bu durumda sanığın yakalanmasından itibaren tüm işlemlerin yok hükmünde olup, hukuka aykırılıkların ancak tüm işlemlerin yapılmamış sayılması ve müvekkilin serbest bırakılması ile giderilebileceğini,
- Sanık hakkında gıyabi tevkif müzekkeresi olduğu halde, yakalandığında CMUK'na göre 24 saat içerisinde yetkili hakim önüne çıkarılarak sorguya çekilmesi gerekirken, ilgili yasa ve anayasa hükümleri ihlal edilerek Jandarma Genel Komutanlığı tarafından ilk sorgulamasının yapıldığını,
- Dosyada sanığın yakalama işlemine dair hiçbir belge ve tutanağın mevcut olmadığını sanığın yakalanması işleminin uluslararası hukuka aykırı olduğu gibi iç hukuk mevzuatına da aykırı olduğunu,
- Sanığın Türkiye’ye getiriliş biçimi ve bunun yayın organlarınca da teşhirinin yasalara, anayasaya ve uluslararası hukuka aykırılık teşkil ettiğini, - Sanığın Türkiye’ye getirilmesinden bu yana “Suçsuzluk karinesi”nin rafa kaldırıldığı ve değişik kesimlerce yargısız infaz mantığının sergilendiğini,
- Yasada olmadığı halde sanığın duruşma boyunca cam bir bölme içinde bulundurulduğunu,
- Usul hukuku gereğince hazırlık soruşturmasının aleni olmadığı halde, sanığın sorgusu sırasında alınan ifadelerinin basın-yayın organlarınca yayınlanmış olduğunu,
- Usul yasalarında müdafinin vekaletname aranmaksızın her zaman sanık ile görüşebileceği düzenlendiği halde, sanık-müdafii görüşmelerinde usul hukuku kurallarına uyulmadığını,
- Sanığın getirildiği İmralı Adası’nın yasak bölge ilan edilerek, sanıkla ilgili tüm işlem ve düzenlemelerin hazırlık aşaması ve sonrasında Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin yetki ve sorumluluğunda yürütüldüğünü,
- Yargılamanın, AİHM'nin kararlarına aykırı olarak “Bağımsız olmayan DGM'de başladığını, dürüst yargılama hakkının ihlal edilmiş olduğunu,
- Bu davanın tarihe savunma avukatlarının en çok saldırıya uğradığı, meslek vakarının en çok rencide edildiği dava olarak geçeceği,
- Davaya önce devletin, sonra medyanın dışarıdan müdahale ederek yargının baskı altına alındığını,
- Yargılamanın nakli ile ilgili CMUK ve DGM'lerin Kuruluş ve Yargılama Usulü Hakkındaki Kanun hükümlerine uyulmadığı,
- Mahkemece, müdahale istemleri konusunda yasalara uygun değerlendirme yapılmadan müdahale taleplerinin kabulüne karar verildiği,
- İrtibatlı dosyaların birleştirilmesinde CMUK hükümlerine uyulmadığı,
- Yer itibariyle davaya bakma yetkisinin Ankara DGM'nde olmadığı halde, davaya bakma yetkisinin Ankara DGM'ne verildiğini,
- Duruşma aleniyetinin ihlal edildiğini, beyan etmişlerdir.
b) Delillerin değerlendirilmesi, usule ve esasa ilişkin değerlendirmeler: (Savunma, sh:23-68)
aa) Genel olarak delillerin değerlendirilmesi: (Sh:23-35)
Gerek ulusal ceza mevzuatı gerekse uluslararası ceza yargılamasına ilişkin kabul edilmiş olan temel ilkeler ışığında dosyaya sunulan bir belgenin delil olarak değerlendirilmesinin belirli kriterlere tabi tutulduğunu, bu kriterlerin (delilin gerçekçi olması, akıcı olması, olayı tasdik edici nitelikte olması, ispat bakımından önemli olması, delilin kanuna aykırı olmaması, delillerin müşterek olması ve bilimsel olması vs.) mevcut yargılamanın sonunda verilecek olan hükmün salt toplumsal tatminin sağlanması amacıyla verilecek objektif olmayan kararların hüküm altına alınmasını engellemeyi amaçladığını,
Ceza yargılamasının asıl amacının belirli ilkeler ışığında (çeşitlilik, silahların eşitliği vs. gibi) maddi gerçeğin bütün kuşkuları bertaraf edecek şekilde ortaya çıkarılması olduğunu, yargılama süresince sanığın olayları kabul ediyorum demesi ile yetinilmesi, tek tek subut delillerin ortaya konulmaması, müsnet suç unsurlarının irdelenmemesi, ses kayıtlarının ve kasetlerin doğruluğunun yan delillerle kanıtlanmaması, tanık yüzleştirmelerine girilmemesi, savunma delillerinin toplanmaması nedeniyle eksik soruşturma ile hükme gidildiğini, bu bağlamda:
- Sanığın 15.02.1999 tarihinde yakalanmasına ilişkin resmi kayıtların olmaması nedeniyle yakalama işleminin yasallığı hususundaki ciddi ihlallerin varlığına karine teşkil ettiğini, çeşitlilik ve kanuni delil kriterleri gereğince dosyadaki tüm belirsiz hususların ortadan kaldırılması gerektiği,
- Dosyada çeşitli devlet birimlerince yargılanmaya ilişkin PKK ile ilgili bilgi, belge, kaset ve telsiz çözümlemeleri ve istihbarat raporlarının önemli bir yer tuttuğunu, mahkemece söz konusu belgeler hakkında delil niteliği taşıyıp taşımadığı hususunda hiçbir araştırma yapmaya gerek görülmediğini, çeşitlilik ve silahların eşitliği ilkesi gereğince hiç tartışması yapılmaksızın dosyaya delil olarak kabul edildiğini,
- Dosyaya delil olarak sunulan PKK mensubu kişilerin ifadelerinin şahsi yargılama dosyalarının bütünselliğinden koparılarak ve savcının iddialarının kanıtlanmasına olanak sağlayacak şekilde salt soyut suçlamalara ilişkin bölümlerinin kullanılmasının ceza sistematiğinin mantığı ile bağdaşmadığını,
- Muhakeme makamı çelişiklik ilkesinin gereği olarak dosyada bulunan belgeleri tartışmaya açmak ve dosyada delil olarak sunulan ifadelerin savunma makamınca da sorulacak bir takım sorularla tartışmak ve karara bağlamak durumunda olup, bu gereklilik ışığında dosyada önemli bir yer tutan PKK örgütünden ayrılarak itirafçılık yasasından yararlanmak üzere ilgili devlet yetkililerine başvuran kişilerin ifadelerinin konu ile ilgili ulusal ve ulusal üstü yasalar göz ardı edilerek dosya kapsamına dahil edilmesinin tümüyle hukuk dışı bir uygulama olduğunu,
- Müdahale talebinde bulunan ve bu talepleri kabul edilen şahısların CMUK'nun 365 ve devamı maddeleri gereğince suçtan zarar görmüş olmaları hususu mahkemece tespit edilmesi gerekirken, müdahale talebinde bulunan kişilerin beyanları ve suçlamaları ile yetinilmiş olduğunu,
- Sanığın yakalandığı andan itibaren yapılan görüşme veya ifade alma sonuçlarının bütünsel olarak dosyada bulunmaması nedeniyle ceza muhakemesi prensiplerinin ihlal edilmiş olduğunu,
- İddianamede sayılan tipik eylemler ile ilgili soruşturmaların akıbeti araştırılmayarak dava ve sanıkla illiyet bağının mücerret bir konumda kaldığı, hukuki illiyet bağının araştırılmadığı,
- 04.06.1999 günü savunma makamının tevsi-i tahkikat taleplerinin inandırıcı, olmayan gerekçelerle reddedildiği,
- Suriye sürecinde Türkiye Devleti’nin girişimine ilişkin belgelerin, sanığın İtalya’da bulunduğu süreçte Dışişleri ve Adalet Bakanlıklarınca hazırlanan iade dosyasının ve sanıkla ilgili Almanya Adli Makamlarınca hazırlanan dosyanın dava dosyasına intikal ettirilmediği belirtilerek,
İddianamede, sanığın 30.000 kişinin ölümünden sorumlu tutulduğunu, resmi açıklamalarda ölen güvenlik güçleri ve resmi kişilerin 5.000 civarında olduğunun belirtildiği, dava süresince rnüdahilliğine karar verilen aileler ve vekillerinin bu grup ile sınırlandırıldığını, geri kalan 25.000 kişinin çoğunluğunun Kürt yurttaşları olduğu gerçeğinin dile getirilmediği ve davaya katılımlarının engellendiğini, esas hakkında mütalaanın da iddianamenin tekrarından öteye geçemediğini, iddianamedeki ayırımcı anlayışın esas hakkında mütalaaya da yansımış olduğunu,
Ceza adaletinin elbette yerini bulması gerektiğini, ama bunun adının idam olamayacağını, idamın çağdışı bir ceza olduğunu beyan etmişlerdir.
bb) Usule ilişkin itirazları: (Sh:35-44)
Sanık vekilleri yargılama aşamasında mahkememize daha önce verdikleri dilekçelerinde ve duruşmada esasa ilişkin savunmalarında;
Ceza Muhakemesinde usulün kanuni olup, takdiri olmadığını, kanunun emrettiği usul hükümlerinin uygulanmasının adil bir yargılamanın da temeli olduğunu, usul hatalarının davanın esas yönünden yanlış oluşmasını sağladığı gibi, alınacak kararı da kamu vicdanında tartışılır bir duruma sokacağını belirterek, davadaki usule ilişkin hukuka aykırılıkların;
- Başbakanlık kriz merkezinin yargıya müdahalesinin Anayasanın 138. maddesine aykırı olduğu gibi, “Hızlı ve özel yargılama”nın kriz yönetmeliğince sürdürülmesinin yasadışı olduğunu,
- Ankara DGM.C. Başsavcılığı yetkili ve görevli olmadığı bir soruşturmayı resen başlatırken, Ceza Muhakemesi Usul Yasalarına açıkça aykırı davranmış olduğunu,
- Ankara DGM. yetkili olmadığı halde davaya bakmış olduğunu,
- Dava nakli kararı bulunmadan, İmralı’da duruşmaya başlanmasının yasadışı olduğunu,
- İmralı’da duruşma salonu yapımına yürütmenin karar verip, yargıya rnüdahale edilmiş olduğunu,
- CMUK.2, 3-4 maddeleri uyarınca sanık hakkındaki tüm soruşturmaların usule aykırı olarak birleştirilmesinin usul ve teamüle aykırı olduğunu,
- Savunma avukatları ve müdahiller ile avukatlarının Ankara DGM.C. Başsavcılığı’nca fiziki koşullar ileri sürülerek sınırlandırılması ve tespitinin yasalara aykırı olduğunu,
- Duruşma aleniyetinin ihlal edilmiş olduğunu,
- Savcılığın hazırlık tahkikatı esnasında ifade tutanaklarını basına sızdırarak, duruşmada okunmayan belgeleri kamuoyuna açarak hukuka aykırı davranmış olduğunu,
- Yargılamanın AİHM'nin kararlarına aykırı olarak bağımsız olmayan DGM'lerde başlamış olup, dürüst yargılama hakkının ihlal edilmiş olduğunu,.
- Bu davanın savunma avukatlarının en çok saldırıya uğradığı, meslek vakarının en çok rencide edildiği bir dava olduğunu,
- Davaya önce devletin, sonra da medyanın dışarıdan müdahale ederek yargıyı baskı altına almış olduğunu,
- Son soruşturma aşamasında 5 günlük hızlı yargılamada, Ceza Muhakemesi kurallarına uyulmadığı, eksik soruşturma ile hükme gidildiğini,
- Savcılığın esas hakkındaki mütalaasının, iddianamenin tekrarından öteye geçmediği, iddianamedeki ayırımcı anlayışın esas hakkındaki mütalaaya da yansımış olduğunu beyan etmişlerdir.
cc) Esasa İlişkin Savunmaları: (Sh:44-68)
Sanık vekilleri esasa ilişkin değerlendirmelerinde;
Bir ülkede hangi halkların yaşadığı ya da herhangi bir halkın var olup olmadığı sosyolojik bir olgu olup, etnografya biliminin konusunu oluşturduğunu, Türkiye’de Kürtler var mıdır? sorusuna başbakanlığı döneminde şimdiki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” diyerek en resmi ağızdan açıklamasını yaptığını, sosyolojik ve bilimsel gerçekliklerin yasalarla belirlenmesi ya da ortadan kaldırılmasının olanaklı olmadığı, yasa ile ne bir halkın yaratılabileceği ve ne de mevcut bir halkın yok edilebileceğini,
Türkiye’de ise sosyolojik ve bilimsel gerçekliğe aykırı resmi görüşün bu gün dahi sürmekte olduğunu, 1. Dünya Savaşı sonrası Anadolu’da özellikle Türkler ve Kürtler’in ortak direnişi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması, 1924 Anayasası ile “Ulus Devlet” sürecine girilmesi, yalnızca Türklerin varlığına dayalı anayasal ve yasal düzenlemelere gidilmesinin, “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür, Türkiye’de Kürt yoktur” anlayışının günümüze kadar sürecek bir dizi acı olayın da nedenini oluşturduğunu, doğal olarak olmayan bir halkın dili, kültürü ve haklarının da olmayacağını,
Resmi ideoloji dediğimiz bu görüş ve düşüncelerin topluma kabul ettirilmesinde ise aynı kolaylığın yaşandığının söylenemeyeceğini, bunun sağlanması için baskı, yasak ve şiddetin temel yöntem olduğunu, resmi ideolojinin tersi görüş ve düşünceler açıklamanın, taleplerde bulunmanın “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü” yok etmeye yönelik “bölücülük” sayıldığını ve her dönemde en ağır bir şekilde cezalandırıldığını, zaman zaman özel yasalar çıkarıldığını, özel mahkemeler kurulduğunu ve özel yönetim biçimlerinin getirildiğini,
Görülmekte olan bu davanın temeline, sosyal, siyasal, ekonomik ve tarihsel koşullar tümlüğü içinde bakılmazsa sağlıklı bir sonuca varılamayacağını,
Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin bağımsız ve tarafsız olmayan, tabii hakim ilkesine aykırı mahkemeler olduğunu,
Davanın siyasi nitelikli olduğunu, Genelkurmay Başkanlığı’nın “düşük yoğunluklu savaş” tanımı ile iddia makamının örgüt hakkındaki tanımının birbirine uymadığı gerçekliğinden hareket etmek gerekirse 30.000 kişinin yaşamını yitirdiği olayların basit terör hareketleri olarak alıp suç ve ceza muhakemesine hapsetmenin yanılgıya götüreceğini,
Yapılan yargılamada yaşanan olayların neden-sonuç ilişkisinin ”hukuksal illiyetinin” sağlıklı şekilde ortaya konmadığını, bu nedenle PKK'nın hangi toplumsal durum ve koşullarda doğup geliştiğini ele almanın gerekli ve zorunlu olduğunu, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mahkemenin kararlarının iddianamedeki iddiaları doğrulamadığı,
Sanığın yargılandığı iş bu davada; iddia makamının hem iddianamede ve hem de mütalaada “Sanığın temsil ettiği örgütün uzun yıllardır uyuşturucu ticaretinden pay aldığı, uyuşturucu işi yapan kişileri bazı işlerinde aracı olarak kullandığı” yolunda çeşitli iddialar ve suçlamaların yer aldığını, müvekkili sanığın şahsında esasen örgütü politik bir örgütten ziyade, çeşitli suç tiplerini işleyen kriminal bir örgütlenme olarak sunulmaya çalışıldığını, iddia makamının bu ithamlarının dayanaksız olduğunu beyan etmişlerdir.
c) Sanık vekilleri Türkiye’de Kürt Realitesi (Sh:69-l 89) başlığı altında yaptıkları savunmalarında;
Türkiye’yi 21. yüzyılın şafağında evrensel demokrasilere ulaşmaktan alıkoyan, kaynaklarını da tüketerek yoksulluğun, işsizliğin gelişmesine yol açan, bulunduğu bölgede temel güç haline gelmesini engelleyen ve çatışmaların, çelişkilerin, huzursuzlukların ve hoşnutsuzlukların hakim olmasını sağlayan temel olgunun yaklaşık 200 yıllık bir geçmişi olan, ancak Cumhuriyet ile birlikte çözümü daha da zorlanan Kürt sorununun bu davanın temel konusu ve tartışması olarak ortaya konulması gerektiğini,
Resmi ideoloji tarafından tüm bilimsel gerçeklerin aksine bu toprakların, Mezopotamya’nın kadim halklarından olan Kürtlerin bir halk olarak reddedilişinin eşine az rastlandığını, elbette bu bilim dışı reddedişin tarihsel, sosyolojik hatta psikolojik açıklamasının olduğunu, aslında bu Kürt-Türk ilişkilerinde bu reddedişin her zaman hakim olan bir yaklaşım olmadığını, tarihsel olarak Türklerin ve Kürtlerin kaderlerinin Anadolu topraklarında 11. yüzyılda kesişmiş olduğunu, Orta Asya’dan kalkarak yeni bir vatan arayışına giren Türk kavminin, Bizans’lılara karşı verdiği savaşta Kürtlerin onlara yardımcı olarak Anadolu’nun kapılarını kendilerine açmış olduğunu, Türklerle-Kürtlerin tarihsel birlikteliklerinin böylesi bir dostluk ve dayanışma ile başlamasının Kürtler açısından süregelen bir tavrın başlangıcı olduğunu, Türkler’in gelip yerleştikleri Anadolu topraklarının Türk ve Kürt iki temel güç olarak, iki asli kurucu unsur olarak birlikte yaşamalarının ortak zemini oluşturduğunu,
Her şeyden önce bu davanın konusu olan bütün fillerin nedenini gerçekçi bir tarzda isimlendirmek gerektiğini, sorunun Kürt sorunu olduğunu, temelinin geçmişlere dayandığını ve temelinde inkar ve baskı politikalarının yattığını, iddia makamınca uygulanan baskı ve inkar politikalarını gizlemek ve üstünü örtmek amacıyla sorunun tarihsel boyutuna girmediğini, tarihte yaşanan bütün isyanlar ve çatışmaların soruna inkar ve baskı politikaları ile yaklaşmaktan kaynaklandığını, bu açıdan öncelikle Kürtlerin tarihi ve tarihte Kürt-Türk ilişkilerinin gelişim seyrini incelemek gerektiğini belirterek bu başlık altındaki savunmalarında Kürt kimliği, Kürtlerin kökeni, Kürt sorunu ve Kürt sorununun tarihsel, toplumsal temelleri ve değişik dönemlerdeki Türk-Kürt ilişkileri hakkında geniş açıklamalarda bulunmuşlardır.
d) Davanın, insan hakları uygulamaları ve hak ihlalleri açısından değerlendirilmesi: (Sh: 189-277)
Sanık vekilleri savunmalarının bu bölümünde, davanın insan hakları uygulamaları ve hak ihlalleri açısından değerlendirmesini yaparak; sanık Abdullah ÖCALAN’ın yargılandığı davanın hem nedenleri hem de oluşacak sonuçları bakımından taşıdığı öneminin iyice açığa çıkarılabilmesi için çok yönlü hukuksal değerlendirmeler yapmanın tarihsel bir zorunluluk olduğunu,
Yalnızca ülkenin bir bölümünde yaşanıyormuş gibi görünen Kürt Sorununun aslında doğrudan veya yansımalı bir biçimde bütün ülkeyi etkilemiş olup, sonuçlarının hayatın her alanında ortaya çıktığını,
Ülkede yaşanan Kürt sorunu nedeniyle bir bölge insanının, yaklaşık 20 yıl süre ile “Olağan” bir sistemle hiç tanışamamış olduğunu, bir kuşağın yetişmesinde hep “olağanüstü” bir rejimin katı ve baskıcı düzenleme ve uygulamalarının söz konusu olduğunu,
Aynı ülke içinde iki farklı hukuk denebilecek kadar ağır sonuçlara yol açan uygulamaların, en temel hak ve özgürlüklerin hem özünü ortadan kaldırmış, hem de kişilerin yaşamlarının çeşitli alanlarında tam bir hukuksuzluk yaşanmasına yol açmış olduğunu,
Oluşan tahribatların çok ağır ihlal sonuçlarına yol açmış olup, bunun ülkenin uluslararası alanda da giderek yalnızlaşmasına ve dışlanmasına yol açtığını, AİHM'ne başvuran ülkelere göre dağılım gözönüne alındığında bu gerçeğin daha da somutlaşmış olacağını,
Günümüz dünyasında giderek artan, bir biçimde etkisini hissettiren bir insan hakları teorisi ve uygulamasının bu açıdan dikkatle incelenmesinin gerektiğini;
Özellikle düşünce ve basın özgürlüğü alanının da OHAL başta olmak üzere tüm ülkede yasadışı uygulamalardan nasibini almış olduğunu,
Yine çeşitli biçimlerde yürütülen soruşturmalarda işkencenin adeta tek ve meşru sorgulama yöntemi olarak benimsendiğini, gözaltına almanın özellikle de OHAL Bölgesinde günlük yaşamın bir parçası olduğunu,
OHAL başta olmak üzere ülkenin diğer bölgelerinde ve sıklıkla görüldüğü gibi birçok insanın görülür bir biçimde çeşitli emniyet birimleri tarafından sorgulanmak üzere alındıkları halde nedeni “hala bilinmeyen” biçimlerde “kaybolmuş oldukları”, bir kısmının ise gözaltına alındıktan sonra olağan yasal prosedürün dışında uygulamalara tabi tutularak emniyet birimlerinin bütün imkanlarına rağmen gözaltında öldürülmüş olduklarını, farklı siyasal düşünce ve aktivite içinde olan veya taşıdığı ulusal özelliklerden dolayı birçok insanın, kim tarafından işlendiği bugün de belli olmayan biçimlerde işlenen cinayetlerle katledildiğini,
Yaşanan çatışmaların, çatışmalara katılan kişiler üzerinde de ağır psikolojik tahribatlar yarattığı ve adeta bir Vietnam Sendromunun yaşanmasına yol açmış olduğunu,
Kürt sorunu ve buna geleneksel ‘yaklaşımın ortaya çıkardığı ağır sonuçlardan birinin de düşünce ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü alanında yaşanan çok ciddi hukuksuzlukların olduğu, peşpeşe kapatılan, sorumluları cezaevinde olan ve hatta binaları bombalanan günlük gazete ve dergilerin varlığının da başka bir trajik örnek olduğunu,
Terörle etkin mücadele” adı altında onbinlerce köy korucusu kadrosu ihdas edilerek güvenlik alanında tam bir yetki karmaşasının yaşanmasına yol açıldığını, yine aynı gerekçelerle itirafçılık kurumu adı altında suç işlemeye eğilimli insanlara devletin her türlü olanağı ve koruma tedbirleri adı altında suç işlettirildiğini,
Kürt sorunu nedeniyle (DEP örneğinde olduğu gibi) birçok siyasi partilerin kapatılmış olduğunu beyan etmişler.
e) Sanık vekilleri, Demokratik Cumhuriyet ve Kürt Sorununda Demokratik Çözüm (Sh 277-334) başlığı altında yaptıkları savunmada:
Demokrasinin, esas olarak insanlığın eşitlik ve özgürlük karakterinin somut ifade biçimi, kurumsal yapısı olduğunu, demokrasinin siyasal sistemleri meşrulaştıran en etkili ideoloji olduğunu, günümüzde demokratik olmayan rejimlerin gayri meşru sayılmakta olduğunu,
Demokrasi mücadelesinin bir tarihse;i özgürlük mücadelesi olduğunu, demokratik çerçevenin temel prensip ve kurallarının bulunduğunu,
Demokrasinin; hoşgörü, uzlaşma, esneklik ve bir yaşam kültürü olduğunu,
Ulus-Devlet ya da Üniter Devlet biçiminde ifade edilen devlet örgütlenmelerinin demokrasi örgütlenmeleri içerisinde en yaygın görülen biçimlerinden biri olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir üniter devlet olarak kendisini yapılandırdığını,
Ulusal ve etnik sorunlara demokrasi içerisinde çözüm bulunabileceğini, yeryüzünde artık çok uluslu, çok etnikli, çok kültürlü, çok dilli olmayan ülke sayısının bir kaç istisna dışında kalmadığını, dünya ve insanlığın belki çok sancılar, sıkıntılar çektiğini, ancak bu gerçekliğe uyumlu bir çözüm mantığını da sonuçta demokratik cumhuriyetler, demokratik birlikler şeklinde gerçekleştirmiş olduğunu, üniter devlet yapısı için de çok kültürlülük sorununu dil ve kültür özerkliği temelinde çözüme kavuşturan demokratik ülkelerin başlıca örneklerini Fransa, İtalya, Finlandiya, Avusturya, ABD. vb. gibi ülkelerin teşkil ettiğini,
Kürt sorununa kalıcı çözümün, demokratik cumhuriyet bünyesinde kardeşçe özgür birlik çözümü olduğunu, sanığın da savunmasında bu çözümü dile getirip “Demokratik birlik çözümü” için tezlerini somut bir biçimde ortaya koyduğunu, demokratik çözümün kalıcı barış ve istikrarın teminatı olacağını, inkar ve imha siyasetinde ısrar etmenin sorunu kangrenleştirmek ve ülkenin geleceğini ipotek altına almak olacağını, savaşların, çatışmaların barışın gerekçesi olduğunu, zengin ulusal-sosyal-kültürel dokunun demokratik birlik çözümünün büyük avantajı olduğunu beyan etmişlerdir.
f) Sanık vekilleri savunmalarının sonuç kısmında (Sh:334-348):
Savunma makamı olarak, bu davada esas tartışılması gerekenin görünürdeki suçun değil, yukarıdan beri savunmalarının çeşitli bölümlerinde ayrıntılarıyla ve kanıtlarıyla açıkladıkları gerçek suçun tartışılması gerektiğini düşündüklerini, bu anlamda müvekkilleri sanığın tarih önünde suçsuz olduğuna inandıklarını, suçlamaya karşı esas karşı tezlerinin bu olduğunu beyanla;
Türk Ceza Yasasının 125’inci maddesi ile iki ayrı suç tipinin düzenlendiğini, ilkinin; devlet topraklarını, devlet idaresinden ayırmak ve müstakil bir devlet kurmak, diğerinin ise devlet topraklarının bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak olduğunu,
Dar anlamda suç vasfı açısından, 125’inci maddenin unsurları itibari ile ve özellikle manevi unsur açısından oluşup oluşmadığı yönünde incelendiğinde; sanığın 1993‘ten başlayarak ayrı bir devlet kurmak amaç ve görüşünden vazgeçtiğini beyan ettiğini, bu nedenle atılı suç vasfının oluşmadığını, iddia makamının TCK 125’teki suç tipini tehlike suçu olarak değerlendirmesine karşın ceza hukuku öğretisi açısından maddede tanımlanan suç tipinin bir tehlike suçu olmayıp, zarar suçu niteliğinde olduğunu, soyut ve genel iştirakin söz konusu olamayacağını, müvekkilleri sanığın PKK'nın başkanı olup amirlik ve komutanlık konumunda olduğunu, ancak başlangıçtan beri hiçbir silahlı eyleme katılmadığını, eylemlerle ilgili soyut ve genel emirler ve direktifler vermesinin konumunun doğal sonucu olduğunu, bu nedenle müvekkili sanık hakkında ancak TCK'nun 168/1‘inci maddesinin uygulanabileceğini, sonuç olarak gerek manevi unsur açısından, gerekse azmettirme ve iştirak kurallarına hukuki yaklaşım açısından sanık hakkında TCK'nun 168/1‘inci maddesi dışında hukuken bir değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını,
İdam cezasının modem toplumlarda kabul görmeyen bir cezalandırma türü olduğunu, 21. yüzyıla girerken halen bu cezanın var olmasının hukuk devleti ve adil yargılama ilkeleri ile bağdaşmadığını belirterek,
Sonuç olarak; mahkemenin vereceği kararın, toplumsal barış için bir kapı açmasını, ilelebet sürecek bir kardeşliğin, barışın, hakkaniyetin kilometre taşı olmasını, her türlü linç ve intikam mantığını, inkar yaklaşımını elinin tersi ile iterek adaletin barışa ve demokratikleşmeye hizmet edebileceğini göstermesini istediklerini beyan etmişlerdir. (Kl.:72-87)
[düzenle]C-YETKİ VE GÖREV KONUSU
Devlet Güvenlik Mahkemeleri Anayasa ve yasalara uygun olarak 1983 yılında kurulmuş ihtisas mahkemeleridir. Suçun işlenmesinden sonra kurulmuş özel mahkemeler değildir. Görevleri ile ilgili hükümler de 1 Mayıs 1984 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu duruma göre sanık dava konusu suçları işlerken tabii hakimi Devlet Güvenlik Mahkemeleridir.
Anayasamızın 143. maddesi ve 2845 Sayılı Yasanın 5. maddesi başlangıçta dava görülürken yürürlükte olduğundan ve mahkemeler de yürürlükteki yasaları uygulamak zorunda olduğundan ayrıca CMUK'nun 253/2 maddesindeki yargılamanın durdurulması sebepleri bu davada mevcut olmadığından sanık avukatlarının davanın başındaki yargılamanın durdurulması ile ilgili talepleri reddedilmiştir.
Daha sonra duruşmalar devam ederken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları doğrultusunda, gerek Anayasa'nın 143. maddesinde, gerekse 2845 Sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu Hakkındaki Kanun’da değişiklikler yapılmış, 4390 Sayılı Kanun’la 22.06.1999 tarihinden itibaren askeri üyeler mahkemenin oluşumundan çıkarılmış ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin sivil hakimlerden oluşması sağlanmıştır. İşte bu nedenle de duruşmaları başından beri izleyen, dosyayı inceleyen, tutanakları okuyan yedek sivil hakim Mehmet MARAŞ’ın iştiraki ile davaya kaldığı yerden devam olunmuştur.
Sanığın kurucusu ve lideri konumunda bulunduğu PKK terör örgütü, Türkiye’nin her yerinde ayrıca yurtdışında yoğun şekilde gasp, cinayet, kundaklama, bombalama, orman yakma, toplu katliamlar, çocuk ve bebek öldürmeler, hamile kadınları öldürmeler ve daha birçok vasıta suçları işleyerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin birlik ve bütünlüğünün bozulmasını, parçalanmasını ve ülke topraklarından bir kısmının ayrılarak bağımsız bir Kürt Devleti kurulmasını hedeflediğinden Türkiye’deki her Devlet Güvenlik Mahkemesi yetkilidir.
Sanık daha yakalanmadan önce mahkememize hakkında TCK'nın 125. maddesinin uygulanması istemiyle kamu davası açılmış ve bu dava ile Adana ve Erzurum DGM'lerine açılan davalar Ankara 2 Nolu DGM'nin 1999/21 Esas sayılı dava dosyası ile birleştirilmiştir.
04.09.1997 tarihinde açılan sanıkla ilgili bu dava, o tarihten bu güne kadar görülmektedir. Bu nedenlerle mahkememiz bu davaya bakmaya kendini yetkili görmüş, sanık avukatlarının bu davanın Diyarbakır DGM'nde görülmesi gerektiği yolundaki yetki itirazları da reddedilmiştir.
Ayrıca duruşmaların, sanığın yakalanmasından sonraki bir bölümünün neden İmralı Adası’nda görülmesi gerektiği konusunun da açıklanmasında fayda görülmüştür.
2845 Sayılı Kanunun 20/6'ncı maddesi “Devlet Güvenlik Mahkemeleri davaların hızla yürütülmesi, delillerin zamanında ve eksiksiz tespiti ile güvenlik bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verebilir.” hükmünü taşımaktadır. Bu nedenle davanın nakline de gerek görülmemiştir.
Adalet Bakanlığı bilhassa sanığın güvenliği açısından Ankara’daki duruşmalara getirilmesinin uygun olmadığını bildirmiştir.
Gerçekten de sanığın yönettiği ve tek sorumlu lideri olduğu PKK terör örgütünün, ülkenin her yöresinde işlediği cinayetler, çocuk ve bebek öldürmeleri, ihtiyarların, hamile kadınların, günahsız birçok insanın öldürülmesi ve yoğun insanlık suçları işlemesi nedeniyle yüzbinlerce insan mağdur olmuştur. Bu insanların Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi önüne geldiğinde herhangi bir nedenle, herhangi bir kimse tarafından kışkırtılması ihtimali düşünüldüğünde, bilhassa sanığın can güvenliğinin sağlanması açısından duruşmaların en sağlıklı şekilde İmralı adasında yapılmasının uygun olacağı düşünülerek, mahkemece duruşmaların İmralı Adası’nda yapılmasına karar verilmiştir.
Tüm PKK ile ilgili mahkemelerdeki derdest davaların bu davayla birleştirilmesi, davanın makul sürede bitmesini engelleyeceği gibi imkansız da görülmüştür. Aksi takdirde bu davayı yıllarca sürüncemede bırakacak bir zemin hazırlanmış olur. Bu durum da, gerek yasalara gerekse insan haklarına aykırı olur. Bu nedenlerle bu yönde bir uygulamaya gidilmemiştir.
Davada savunma avukatları, müdahillerin ve avukatlarının sınırlandırılması söz konusu değildir. Duruşma salonunun kapasitesi gözönünde tutularak hangi avukatların ve müdahillerin hangi gün duruşmaya katılacakları zorunlu olarak tespit edilmiştir. Aksine hareket kargaşa ortamı yaratırdı. Güvenlik açısından da sakıncalı olurdu.
Duruşmalarda aleniyet kurallarına azami ölçülerde riayet edilmiş, bu konuya özen gösterilmiş, vatandaşlar, yerli ve yabancı basın mensupları, sanık yakınları duruşmaları aleni bir şekilde izlemişler, gidiş gelişleri dahi görevlilerce sağlanmıştır. Sanık avukatları ve yakınlarına barınacak yer ve ulaşım imkanları da büyük bir titizlik gösterilerek sağlanmıştır.
Sanık, savunmalarını hiçbir kısıtlamaya tabi tutulmaksızın, yerli ve yabancı basın mensupları ve izleyiciler huzurunda alenen yapmıştır. Mahkeme savunma hakkının kullanılmasında büyük bir titizlikle sanığa istediği kadar süre ve imkan tanıyarak konuşmalarını hiçbir kısıtlamaya tabi tutmadan özgürce savunmasını yapma olanağı sağlamıştır. Bu husus sanık ve avukatlarının tutanağa geçirilen beyanlarından da açıkça anlaşılmaktadır.
Savunma avukatlarının bu konuda yazılı esas hakkındaki savunmalarında ileri sürdükleri hususlar tamamen mesnetsizdir, ayrıca hiç kimsenin bağımsız Türk Yargısı’na müdahalesi de olmamıştır.
Mağdurların müdahilliklerine karar verilirken, direkt suçtan zarar görenlerin talepleri kabul edilmiş, bu konuda mahkeme büyük bir titizlik göstererek, ibraz edilen belgeleri inceleyerek, belgeleri yeterli ve uygun görülenlerin müdahilliklerine karar verilmiştir. Savunma avukatlarının bu konudaki itirazları da bu nedenle mesnetsiz görülmüştür.
Mahkemelerin görevi sanığın suç teşkil eden eylemlerinin tespiti ve buna uyan ceza yasası hükümlerinin uygulanmasıdır. Sorunların çözümü mahkemenin görevine girmez. Bu konuya da özen gösterilmiştir.
[düzenle]D - PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN KURULUŞU, AMAÇ VE PROGRAMI, YAPISI, STRATEJİSİ, EYLEM VE FAALİYETLERİ
[düzenle]1- Örgütün Kuruluşu ve İlk Eylemleri
PKK terör örgütü, başlangıçta 3 yıl süre ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde “Kürdistan Devrimcileri, UKO’cular, APO’cular” adı altında kadrolaşmışlar, 27 Kasım 1978 tarihinde Lice İlçesi Ziyaret (Fis) köyünde Abdullah ÖCALAN’ın başkanlık ettiği toplantıda kurulmuştur. (Örgütün 1. Kongresi)
Örgütün programı 1977 yılında, tüzüğü ise 1978 yılında hazırlanmıştır. 30 Temmuz 1979 tarihinde Şanlıurfa milletvekili Mehmet Celal BUCAK’a yaptıkları silahlı saldırı ile kuruluşlarını ilan etmişlerdir. Başlangıçta bölgede aşiret düzenini yıkmaya çalışarak yörede sempati toplamayı amaçlamışlardır.
1980 ihtilali ile birlikte Türkiye’de serbest faaliyet ortamı bulamayacağını anlayan sanık Abdullah ÖCALAN örgüt elemanları ile birlikte Suriye’ye geçmeye orada örgütü teşkilatlandırmaya karar vermiş, böylece PKK terör örgütü sanık Abdullah ÖCALAN’ın sorumluluğunda, Suriye Devleti’nin himayesinde, Filistin Halk Kurtuluş Partisi Cephesi’nin tahsis ettiği Bekaa Vadisi’nde, daha sonra Mahsun Korkmaz Akademisi adını alan kamplarda eğitim sürecine başlamış, bu süre 4 yıl kadar sürmüş, 15 Ağustos 1984 yılında Şemdinli ve Eruh baskınları ile bölgede yoğun bir şekilde silahlı terör faaliyetlerini başlatmışlardır.
Sanık Abdullah ÖCALAN savunmalarında, Diyarbakır Cezaevi’nde örgüt elemanlarının, ölüm orucunda ölmesi üzerine Eruh ve Şemdinli baskın eylemleri kararlarını aldıklarını, kendisinin talimatıyla da, örgüt üyelerinin uyguladığını anlatmıştır. (Kl. 1, Dz.43-7a) Eruh İlçe Jandarrna Bölük Komutanlığı’na yaptıkları silahlı ve bombalı saldırı sonucunda Er Süleyman AYDIN şehit olmuş, sivil vatandaşlardan Jandarma Birliği bahçesinde oturan Aslı ERİŞİR, M. Recai YILMAZ, Özgür AYKIN ile erler Doğan AVŞAR, Ali ERGÜN, Hüsamettin İLKİN, Mustafa ANAR, Şenol ÖZDEMİR, Yüksel KAYNAR, Adil ALTİNTAŞ, Mehmet PEŞMEN ve Bayram ERTEKİN ağır şekilde yaralanmışlardır. PKK terör örgütünün bu eylemine bizzat katılan Mustafa ÇİMEN, Diyarbakır 1 Nolu Askeri Mahkemesi’nin 07.05.1985 tarihli oturumunda bu baskın olayını bütün açıklığıyla anlatmıştır.
Şemdinli İlçesi baskınına bizzat katılan Hüseyin TİLKİ de 07.10.1995 tarihinde Diyarbakır 1 Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde PKK’nın bu kanlı eylemini anlatmış, roketatarlarla askeri gazinoya ateş ettiklerini, aynı gün ve saatte bir başka terörist grubunun da Jandarma Sınır Tabur Komutanlığı ve İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı’na sürekli ateş ettiklerini, roketler ve uzun menzilli silahlar kullandıklarını belirtmiştir. Bu saldırıda askerlik şube başkanı Tuncay ŞENEROL, Jandarma Çavuş Sedat KURUM ağır şekilde yaralanmışlar, Astsubay Çavuş Memiş SARIBAŞ şehit olmuştur. Ayrıca terör örgütü üyeleri, kahvehanelere girerek: “Biz geldik, artık Kürdistan’ı kurduk, gelin bizimle yaşayın, yaşasın PKK, Kürdistan” şeklinde sloganlar atmışlar ve aynı gün ve saatte Eruh baskınında dağıttıkları bildirilerden burada da dağıtmışlardır.
[düzenle]2- Amaç ve stratejisi
Sanığın lideri bulunduğu PKK terör örgütünün amacı Suriye, İran, Irak topraklarının bazı bölümlerini ve ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerini de içine alacak şekilde Marksist--Leninist bir Kürdistan Devleti kurmaktır.
Sanık savunmalarında dünyadaki komünist rejimlerin yıkılması, demokrasi hareketlerinin ve bireylerin özgürlüğüne verilen değer ölçülerinin gelişmesi ve güçlenmesi ile birlikte örgütünün 1995 yılı 5. Kongresi’nde Parti Programında değişiklik yapılmasını benimseyerek katı Marksist-Leninist görüşlerden uzaklaşılmaya çalışıldığını belirtmiş ise de, 08-27 OCAK 1995 tarihleri arasında Kuzey Irak Haftanin Bölgesi’nde yapılan PKK 5’nci Kongresi’nde “Temel Hedefler” bölümünde açıkça “Halkın kızıl iktidarlarını yaratmak için’ stratejik saldırıya geçiş şartlarının oluştuğu belirtilerek, Türkiye çapında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ekonomik, siyasi, askeri, sosyal, kültürel vb. tüm kurum ve kuruluşları ile bunlara hizmet eden tüm kişilerin hedef alınmasını, en temel örgütsel görev olarak belirtmektedir. Bu da sanığın bu yöndeki yukarıda özetlenen savunmasının samimi olmadığını, gerçeği yansıtmadığını açıkça göstermektedir.
Örgüt ve sanık tarafından bağımsız ve birleşik Kürdistan Devleti fikri her zaman muhafaza edilmiş ve uzun süreli halk savaşı da daima mücadele biçimi olarak benimsenmiştir. Amaçları İran, Suriye ve Irak’taki Kürtler ile ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesini birleştirerek bağımsız birleşik Kürdistan Devleti’ni kurmaktır. PKK terör örgütü tarafından bu amaç gerçekleştirilmeye çalışılırken, Türklerle Kürtlerin asırlardan beri kaynaştıkları. kız alıp verdikleri, bütünleştikleri, müşterek kültür ve birlikte yaşama istek ve iradelerinin kökleştiği, hiçbir zaman birbirlerini yadırgamadıkları gibi örtüşen bir çok değerler göz ardı edilmiştir. Amaçları toplumun gerçekleriyle ters düşmüştür. Ayrılığın bölge insanına mutluluk getirmeyeceği düşünülmemiştir. 2l’nci Yüzyıla girerken asıl olan insanların mutluluğu, bireysel ve ekonomik özgürlüklerin gelişmesidir.
PKK terör örgütü amacına ulaşmak için güvenlik güçlerinin duruma hakim olduğu durumlarda savunmaya çekilmiş, güvenlik güçlerini yıpratıcı münferit eylem ‘ve olaylarla yetinmiş ve daima toparlanma amacını düşünmüştür. Sanığın yakalanmasından sonraki olayların cereyan şekli de bunu göstermektedir. Dengeyi kısmen sağladıklarına kanaat getirdiklerinde de silahlı terör eylemlerini yaygınlaştırmışlar, dünyadaki değişim ve gelişmelere göre de bunun süresini azaltıp çoğaltmışlardır.
Strateji olarak denge sağlama sürecinde ise yoğun saldırılara başlanması örgütçe planlanmakta ve ülkenin bir çok yerinde halkın desteğinde ayaklanmalar düşünülmektedir. Ancak, bütün bunlar planlanırken Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gücü düşünülmemiş, ülke terör eylemleri ile kasılıp kavrulmuştur.
[düzenle]3- Örgütün yapısı
[düzenle]a) Genel Başkanlık
Genel Başkan, PKK terör örgütünün başı, yönetimin tek ve en yetkili sorumlusudur. Sanık savunmasında, kuruluşundan bugüne kadar PKK. terör örgütünün genel başkanı ve tek yetkili sorumlusu olduğunu, bütün eylem ve faaliyetlerinden birinci derecede sorumlu olduğunu açıkça söylemiştir. Başkanlık tarafından alınan kararların değiştirilemeyeceği, örgüt içi infazlar, affetme ve benzeri yetkilerin tamamen başkanda olduğu, yine kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır. Örneğin sanık: “Kesire ÖCALAN için ölüm kararı çıktığı, ancak ben onu affettim, bu yüzden hala yaşıyor.” demiştir. Bu tür kararlar örgüt içerisinde göstermelik bir yargıya tabidir. Örnek verecek olursak (K1:21, Dz:12)’de PKK terör örgütü üyesi Rıdvan ER ifadelerinde açıkça “Deniz ŞAHİN'in (Cuma Kod) öldürülmesi emrini bizzat sanık Abdullah ÖCALAN'ın verdiğini ve bunun üzerine de infazın gerçekleştirildiğini” anlatmıştır.
Ayrıca (Kl:27, Dz:6)’da sanık Abdullah ÖCALAN’la doğrudan görüşen Aysu İNAN ve Nurettin ANYIĞI ifadelerinde sanık Abdulah ÖCALAN’ın kendilerini telefonla arayarak turistlerin yoğun olduğu yerlere, fabrika ve üretim merkezlerine yoğun eylem talimatı verdiğini belirtmişlerdir. Bu talimat üzerine PKK'lı Atilla KAYA ve Sakine DÖNMEZ’in Fethiye ve Marmaris ilçelerinde turistlerin çok ve sıkça uğradıkları parklara bomba bırakmaları sonucu bir turist ölmüştür. Bu olayları (Kl:27, Dz:32)’de gerek Atilla KAYA, gerekse Sakine DÖNMEZ açıkça dile getirmişlerdir.
Ebru Arzu ERDAL (Reni Kod) (Kl:37, Dz: 1)’deki anlatımında net bir şekilde (Dara Kod) adlı militanın örgüte ihanet ettiği bahanesiyle sanık Abdullah ÖCALAN’ın onayıyla ölümüne karar verildiğini ve infazı da kendisinin gerçekleştirdiğini söylemiştir. Ayrıca 11.03.1997 tarihinde Hatay’da yakalanan İbrahim DEMİR, 30.01.1997’de Hassa’da yakalanan Hacı NAHSAN (Şeyho Kod) ifadelerinde açıkça (Kl.:36, Dz: 1) bölgeye bizzat Abdullah ÖCALAN’ın eylem talimatıyla geldiklerini söylemişlerdir. Keza 20.03.1997’de aynı bölgede yakalanan Bedrettin KAYA (Cihad Kod) 25.07.1997’de yakalanan Çetin ELMAS (Kemal Kod), 18.01.1992’de yakalanan Ömer GELİCİ (Halit Kod) de aynı doğrultuda açıklamalar yapmışlardır. Bu beyanlardan da anlaşıldığı gibi örgüt içi muhalefet bizzat başkanlık tarafından cezalandırılmaktadır. Örgütle aynı doğrultuda hareket etmeyen Vejin Grubu’ndan bazıları, Resul ALTINOK, Suphi KARAKUŞ, Saime AŞKIN hain ilan edilerek kurşuna dizilmişlerdir. Sanık bizzat duruşmada bu şekilde örgüt içi cezalandırılmalarla onlarca örgüt üyesinin öldürüldüğünü belirterek Şahin BALİÇ, Cemal Kod, Korgir Kod, Cemil IŞIK’ ın cezalandırılarak öldürüldüğünü, Şemdin SAKIK’ın da ölümüne karar verildiğini, ancak infaz edilemediğini açıkça anlatmıştır. Ayrıca örgütten kaçan Ener ATA, Çetin GÜNGÖR gibi üst düzey örgüt üyeleri de yine sanığın onayıyla Avrupa’da örgüt üyeleri tarafından bulunarak öldürülmüşlerdir.
[düzenle]b) PKK Terör Örgütünün Kongre ve Konferansları
Örgütün Kongreleri dört yılda bir toplanmakta ve bu kongrelerde PKK'nın genel faaliyetleri değerlendirilmekte, öz eleştiri yapılarak, yeni dönem çalışmaları tespit edilmektedir. Ayrıca yine bu kongrelerde merkez komite ve disiplin kurulları da seçilmektedir. Örgüt bugüne kadar 6 kongre yapmıştır. Birincisi Lice Fis Köyü’nde, ikincisi Suriye Şam’da, Üçüncüsü Suriye Bekaa Vadisi’nde, Dört ve Beşinci Kongreleri Kuzey Irak’ta, Altıncı Kongre ise Ocak-Şubat 1999 tarihlerinde Kuzey Irak-İran sınırındaki Kandil Dağı’nda gerçekleştirilmiştir.
Ayrıca her zaman Kongrelerin toplanmasının güçlüğü nedeniyle kongre kararlarının uygulamadaki aksaklıkları ara dönemlerde yapılan konferanslarla örgüt tarafından giderilmeye çalışılmaktadır.
[düzenle]PKK Birinci Kuruluş Kongresi
27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır Lice-Fis Köyü’nde gerçekleştirilmiş, sanık Abdullah ÖCALAN Genel Sekreter (Başkan) seçilmiştir. Bu kongrede PKK'nın alt birim ve örgütleri oluşturulmuş ve ayrıca PKK'nın kuruluşunun kamuoyuna ilan edilmesi kararlaştırılmıştır. Bölge hazırlık komiteleri ve bunlara görevlendirmeler yapılmış, bunların faaliyete başlamasıyla birlikte 1978 ve 1979’da örgütün silahlı eylemlerinde büyük artışlar olmuştur. Yine bu dönemde yurtdışına eğitim için örgüt üyeleri gönderilmeye başlanmıştır. Bunlar 1980 yılına kadar Lübnan’ın El Fetih Kamplarında eğitilmişlerdir. 30 Temmuz 1979’da Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Celal BUCAK’ın içinde bulunduğu Hilvan Kurtbaşı Köyü’ndeki eve bombalı ve silahlı saldırı yapılarak olay yerine PKK'nın kuruluş bildirisinin sonuç kısmı bırakılmıştır.
Bu dönemde ASALA terör örgütü ile ilişki kurulmuş, Ocak ve Nisan 1980’de basın toplantısı yapılarak iki örgüt arasında işbirliği yapıldığı açıklanmıştır. Sanık bu konuyu açık ve aleni duruşmada kabullenmiştir. Sanık Abdullah ÖCALAN bu dönemde Haziran 1979 tarihinde Suriye’ye gelerek, bundan sonra örgütün faaliyetlerini, Suriye’nin desteğinde Şam’da yürütmeye başlamış ve başlangıçta Suriye’de Ali Hammas kod adını kullanmış, daha sonra da Suriye’de kendi ifadesine göre herkes tarafından PKK örgütünün genel başkanı olarak tanındığı için Kod adı kullanmaya gerek kalmadığını duruşma sırasında açıkça belirtmiştir. 0 halde, Suriye 1979 yılından beri gerek sanığı gerekse PKK terör örgütü üyelerini ülkesinde bilerek ve isteyerek barındırarak her türlü desteği sağlamıştır. Sanık, çeşitli duruşma aşamasında bunu açıkça dile getirmiştir.
Örgüt üyeleri 1980-1981 yıllarında F.H.K.C. (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) ve F.D.H.C. (Filistin Demokratik Halk Cephesi)’nin Lübnan’daki kamplarında eğitilmişlerdir. Sanık bu konuyu da duruşmada açıkça belirtmiştir. Sanık ise Şam’da tutulan evlerde kalmıştır.
[düzenle]PKK Birinci Konferansı
15-25.07.1991 tarihleri arasında Lübnan Helvi (Mahsun Korkmaz Akademisi) Kampı’nda yapılmıştır. Bu konferansta yeniden örgütlenme, cephe ve ittifak faaliyetlerine yeniden başlanılması, askeri hazırlıklara başlama, yurtdışı askeri ve siyasi eğitim çalışmalarının başlatılması kararlaştırılmıştır. Sanık tarafından yazılan “Örgütlenme Üzerine” isimli kitap da PKK kadrolarına bu konferansta dağıtılmıştır. Ayrıca “Faşizme Mücadelede Direniş Cephesi Üzerine”, “Kürdistan Ulusal Kurtuluş Problemi ve Çözüm Yolu” isimli broşürler sanık tarafından hazırlanarak örgüt üyelerine dağıtılmıştır. Örgüt mensupları için “Kürdistan’da Zorun Rolü, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Siyaseti, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Süreci” isimli kitaplar da hazırlanmıştır. 1981 yılından itibaren yurtdışı faaliyetleri için temsilcilikler açılması, yurtiçi ve yurtdışı basın faaliyetlerinin hızlandırılması da kararlaştırılmıştır. Bu konferans sonrası Filistin Demokratik Halk Cephesi, Helvi Kampı’nı tamamen PKK'ya tahsis etmiştir. Yurtdışı faaliyetleri doğrultusunda Suriye’nin de desteğiyle PKK ile Irak İ.K.D.P arasında anlaşma sağlanarak, PKK üyelerinin Kuzey Irak’a yerleşmeleri gerçekleştirilmiş, orada kamplar kurulmuş ve Türkiye ye yönelik eylemlerinde ve sızmalarında bu bölgeyi kullanmaya başlamışlardır.
[düzenle]PKK İkinci Kongresi ve Alınan Kararlar
Silahlı eylem ve saldırılar için Kuzey
Irak’tan Türkiye’ye girişlerin en kısa zamanda başlatılması, bir yıllık hazırlık sürelerinde yurt içinde keşif ve istihbarat çalışması yapılması ve 1983 sonbaharından itibaren de silahlı saldırıların başlatılması, ayrıca Avrupa faaliyetlerinin güçlendirilerek, Libya’da temsilcilik açılması kararlaştırılmıştır. Kuzey Irak’taki örgüt kamplarına ağırlık verilmiş, sanığın talimatları ile keşif, istihbarat ve bu bölgede yerleşim hızlandırılarak silahlı mücadelenin başladığının, ses getirecek eylemlerle duyurulması benimsenmiştir. HRK’nin kurulması da kararlaştırılmıştır. Bu kararlar üzerine örgütün gücünü, silahlı propagandanın etkisini göstermek amacıyla 15 Ağustos 1984 tarihinde PKK terör örgütü tarafından aynı gün Eruh ve Şemdinli baskınları gerçekleştirilmiştir.
PKK Üçüncü Kongresi, Alınan Kararlar ve Uygulaması: Sanık bu kongrede savaşmadıkları gerekçesiyle” örgütün üst düzey yöneticilerini değiştirmiştir. Yine bu kongrede bölge insanlarının örgütü desteklemediği, bu amaçla önlemler alınması, ayrıca Avrupa kamuoyunda örgütün tanıtılmasına ağırlık verilmesi kararlaştırılmıştır. HRK kaldırılarak yerine ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu)’nun kurulması benimsenmiş, silahlı propaganda yerine, sözde gerilla faaliyetlerine geçilmesi kararlaştırılmıştır.
Bu kararlar doğrultusunda 01.01.1992 günü Bitlis ili, Cevizdalı Köyü’ne tahmini 100 civarında PKK militanı baskın yaparak o köyden Hacı Salih AKPOLAT’a “Korucular silahları bıraksın, size bir şey yapmayacağız” diyerek onları kandırmaları üzerine, köy korucuları silahlarını gelen PKK'lılara teslim etmişlerdir. Önce silahını bırakmak istemeyen Abdullah KAPTAN’ı öldürmüşler, sonra da kandırarak silahları ellerinden alınan suçsuz insanlar ve çocuklar M.Salih AKPOLAT, Abdullah KAPTAN, Yakup KAPTAN, 5 yaşlarındaki Hikmet KAPTAN, Abdulhamit AKPOLAT, Eyüp KAPTAN, 16 yaşındaki Edemez KAPTAN, Zekiye KAPTAN, Meryem AKPOLAT, Perinaz KAPTAN, Aysel KAPTAN, Hatice KAPTAN, Raife KAPTAN (16 yaşında), Yaşar KAPTAN (16 yaşında), 65 yaşındaki Nafiye KAPTAN, Sıtkı KAPTAN, Raife KAPTAN, Rabia KAPTAN, Cemile AKPOLAT, Aysel KAPTAN, KamiIe AKPOLAT, Medine KAPTAN, Hasret KAPTAN, 13 yaşındaki İbrahim KAPTAN, 8 yaşındaki Aynur KAPTAN, 4 yaşlarında Gülbahar KAPTAN, 10 yaşlarında Nafıye KAPTAN, 8 yaşındaki Turan AKPOLAT, 8 yaşındaki Ejder AKPOLAT’ı toplu olarak katletmişlerdir. (Kl.:10, Dz. :9)
Yine 3‘ncü kongrede alınan kararlar doğrultusunda 12.12.1993 günü Adıyaman İli, Ağaçkonak Köyüne baskın düzenleyen bir grup PKK elemanları ARGK Mensupları, geçici köy korucuları, Çumali DENİZ ile Mehmet DENİZ’in evine giderek bunları, yakınları ve çocukları Ali BEREKET, Gülistan BEREKET, Bedriye DENİZ, Cemal DENİZ, Şehriban DENİZ, Gülhan BEREKET, Burhan DENİZ, Emine DENİZ ile daha konuşma dahi öğrenemeyen iki yaşındaki Hülya DENİZ’i topluca öldürmüşler, 11 yaşındaki Erdal DENİZ ise tesadüfen yaralı olarak kurtulmuştur. Ayrıca Mehmet DENİZ ve Cumali BEREKET’in evini de içindeki eşyaları ile birlikte yakmışlardır. (Kl.:11, Dz.:13) Bu eylemler yapılırken terör örgütü PKK, G.K.K'nın örgütün gelişmesini engellediğini düşünerek onları bu katliam yöntemleriyle sindirmeye çalışmıştır.
Ayrıca ARGK'ye eleman temini için sözde askerlik yasası çıkarılarak ilan edilmiş ve uygulamaya geçilmiştir. 30.10.1986 tarihli bu sözde yasada “Bugün özgürlük ve bağımsızlık için savaşmak, Kürdistan’da tek onurlu yaşam biçimidir. Her Kürdistanlı'nın gücünü orduyla birleştirmesi zorunludur...'’ sözcüklerinden sonra şu hükümler getirilmiştir. Her Kürdistanlı yurtsever ... gönüllü olarak ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu) birliklerine katılmayı ve savaşmayı görev bilmelidir.
...Her Kürdistanlı ...ulusal kurtuluş savaşına maddi ve manevi destek vermekle yükümlüdür.
18-25 yaşları arasında her Kürdistanlı erkek Kürdistan’ın bağımsızlığı ve özgürlüğü için savaşmak üzere ARGK'ye katılmak ... zorundadır.
Yine “Kürdistan’da Yargılama Esasları” başlıklı, 30 Ekim 1986 tarihli “Kürdistan Kurtuluş Cephesi” imzalı belge ile Kürdistan’ da suçlar ve cezalar belirlenmiştir.
...Kendisini kanıtlayan bu meşruiyete göre bugün Kürdistan’da suçlar ve cezalar şöyle belirlenir;
1. Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine karşı Türk sömürgeciliği ile doğrudan birlik, ona işbirlikçilik, uşaklık, ajanlık, milislik, muhbirlik vb. yapmak, bu ülke ve halk karşısında açık ihanettir ve ihanetin cezası da ölümdür.
2. “Komünist, yurtsever, devrimci, milliyetçi” vb. sıfatları kendine takıp gerçekte bunların gereklerini yerine getirmemek, yerine siyasal ikiyüzlülük, teslimiyetçilik, işbirlikçilik ... böylece Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesirıe karşı olmak, ona karşı mücadele etmek, gelişimini engellemeye çalışmak maskeli olarak Türk sömürgeciliğine hizmet etmek ... siyasal görünümlü bir ihanettir. Bu tür ihanetin cezası uyarı ile vazgeçirmeye çalışmak, örgütsel yapıları dağıtmak, bunlara rağmen devam ettiğinde ise öIümdür.
3.Türk sömürgeciliğine karşı mücadele etmek, direnmemek, ulusal kurtuluş mücadelesine katılmamak, maddeten ve manen desteklememek ... dolaylı olarak sömürgeci egemenliğe hizmet etmek ve ülke halk kurtuluş davası karşısında suçlu duruma düşmek demektir. Bu suçlara karşı bilinçlendirme ve ikna faaliyetleriyle mücadeleye hizmet eder hale getirmek için çalışarak uyarmak, bu çabalara rağmen sürerse uygun biçimlerde ve vatandaşlığın gereği olarak para, başka maddi değer, devrimci görevlerde zorla çalıştırma vb. cezalar verilir.
Ek Madde
Bu kanunu pratikte ERNK Komiteleri, örgütleri ve silahlı kuvvetleri uygular şeklinde hükümler getirilmiştir. (Kl.:14, Dz.:17)
“ERNK Vergilendirme Fişidir.” başlıklı ve ERNK temsilciliği imzalı, ERNK Marmara Temsilciliği mühürlü belgede, “Sömürgeci faşist Türk Devleti’ne karşı yürütülen Kürdistan ulusal kurtuluş savaşımız ... gerilla savaşı tarzında yüksek boyutlardan gelişip devam etmektedir. Savaşımızın yaygınlaşması, beraberinde maddi masraf ve ihtiyaçları da getirmektedir. Bu nedenlerle ... gerilla savaşımızın maddi yönden de desteklenmesi, hali vakti yerinde olan her Kürdistanlı’nın vazgeçilmez temel bir insanlık borcudur. Bu görevin yerine getirilmemesi halinde bu kesimlerin can ve mal varlıklarına yönelinecektir. Bu ulusal kurtuluş cephemizin yargı sisteminin bir gereğidir. Bu nedenle sizlerde elinden gelen ... süre içerisinde yardım yapmanız uygun görülmüştür... Not: “düşmana haber verildiği takdirde gelişecek olaylardan sorumlu değiliz.” Şeklinde sözlere yer verilmiştir. (Kl.:14, Dz.:17) Bütün bunlar dosyada mevcut Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi imzalı, Askerlik Kanunu, Kürdistan’da Yargılama Esasları, ERNK Vergilendirme Fişi gibi ERNK mühürlü ve yazılı belgelerle kanıtlanmıştır. Tüm bu belgeler halkın gerek canlarının, gerekse mallarının açıkça tehdit ediIdiğini göstermektedir. Sanık da savunmalarında bu konuları doğruladığı gibi, bu şekilde insanlardan para toplandığını, ayrıca örgüte ait gümrük birimleri adı altında oluşumların olduğunu ve örgüte paraları bunların tahsil ettiğini anlatmıştır. (Kl. :1, Dz.: 43-78 Savcılık ifadesi Sayfa: 18)
Yine 3'üncü Kongrede cezaevleriyle ilişkiler, firar olaylarının planlanması, tahliye edilenlerle ilişkiler vs. örgüt içi istihbarat (HPP) ve örgüt dışı istihbarat (TEVSAL) birimleri oluşturulmuştur.
Ayrıca yukarıda verilen somut örnekler dışında örgüt yurtiçi eylemlerini arttırmış, gezici köy korucularını sindirmek, ayrılmalarını sağlamak amacıyla Güneydoğu’da 15 civarında toplu katliam yapmıştır. Köy ve mezralar basılarak çocuklar zorla dağa kaldırılarak, zorla örgüte kazandırılmak istenmiş, bu tür eylemler yurtdışında Almanya’da ve İsveç’te de yaşanmış; bu ülkeler basınında bu tür haberler yayınlandığı gibi, sanık da savunmasında bu olayları kısmen doğrulamış, ancak tevil yoluna kaçarak 17 yaş altında kaçırılanları örgüte kazandırılmak amacıyla kırsala getirilenleri tekrar aileleri yanına gönderdiğini savunmasına eklemiş ise de, 15-18 yaş arası PKK elemanlarının muhtelif zamanlarda yakalanmaları, bu yöndeki savunmasının doğru olmadığını göstermiştir.
[düzenle]PKK II. Konferansı ve Alınan Kararlar
Mayıs 1990’da Lübnan’da yapılmıştır. Bu konferansta toplu gösterilerin tırmandırılması, “Fırat-Dicle” bölgesinin ayaklanma bölgesi haline getirilmesi planlanmış ve bu amaçla bildiri ve talimatlar hazırlanmıştır. Ayrıca her eyalette bir yayın organının bulunması, basın yayın çalışmalarının geliştirilmesi, alt birimler oluşturularak ERNK'nin örgütlenmesinin yaygınlaştırılması, dini örgütlenmelere ağırlık verilmesi, bu konuda teşkilat kurulması, silahlı eylemlerin şehirlere kaydırılması; silahlı birliklerin takviyesi yönünde kararlar alınmıştır. Bu kararlardan sonra da Güneydoğu’da ‘toplu gösteri ve yürüyüşler artmış, çok yoğun şekilde kepenk ve kontak kapatma eylemleri yaşanmıştır.
[düzenle]PKK. IV. Kongresi ve Alınan Kararlar
26-31 Aralık 1990 tarihinde Kuzey Irak’ın Haftanin Bölgesi’nde yapılmıştır. Alınan kararlarla Kürdistan’daki bütün devlet kuruluşları düşman ilan edilmiş, uluslaşmanın ancak ulusal kurtuluşla ve halk ayaklanmalarıyla birlikte yürüyeceği, bunun bir siyasallaşma olduğu vurgulanmış, halk ayaklanmasının yaygın bir biçimde kurulacak halk komiteleri (KOMAGEL) tarafından yürütüleceği, halkın silahlandırılacağı ve bu amaçla eylem hücrelerinin eyalet devrim ‘konseyine bağlı olarak örgütleneceği benimsenmiştir.
Kepenk kapatma, açlık grevleri, ölüm oruçları, oturma eylemleri, protesto ve mitinglerin geliştirileceği vurgulanmıştır. Ayrıca Türk bankalarına para yatırmama, Devlet ve belediyelere vergi vermeme, önemli ekonomik kuruluşları (santraller vb.) imha etme, hükümet konaklarına el koyma, resmi evrakları imha etme gibi eylemlere başvurulması önerilmiştir.
Kürdistan Haber Ajansının kurulması, radyo yayınına derhal başlanması, metropollerde eylemlerin yoğunlaştırılması, parça parça kurtarılmış alanlar oluşturmak, sözde gerillanın yaygınlaştırılması, ulusal meclisin kurulması da benimsenmiştir.
Güneydoğu’daki bütün Devlet kuruluşlarının düşman ilan edilmesinden sonra yöreye hizmet için giden öğretmenler, doktorlar, hemşireler, yakınları ve daha birçok kamu görevlisi kurşuna dizilmiştir.
Sanık Ocak 1992 tarihli “Ayaklanma Taktiği Üzerine Tezler ve Görevlerimiz” adlı broşürde de, “Kürdistan devrimi, tarihi ayaklanma önderliğini bize veriyor. Halkımız gerçekten ayaklanmak istiyor. Uluslararası ortam buna müsaittir. Bunun kullanılması gerektiği” yolundaki görüşleriyle de bağımsız ve birleşik Kürdistan kurmak amacıyla şiddet hareketlerinin yaygınlaştırılmasını açıkça vurgulamıştır. Alınan bu kararlar doğrultusunda 1992 Nevroz Bayramı kullanılarak bölge halkı ayaklandırılmak istenmiş, Şırnak, Cizre, Nusaybin, Yüksekova ve de bir çok yerlerde ölümle sonuçlanan kitlesel eylemler yapılmıştır.
Sanık Abdullah ÖCALAN, 20.03.1993 tarihinde Celal TALABANİ’nin önerisiyle tek taraflı sözde ateşkes ilan ettiğini açıklamışsa da; bunda gerçek amacının büyük darbe yiyen PKK terör örgütünü toparlamayı ve zaman kazanmayı amaçladığı daha sonraki kendi beyanları ve alınan kongre kararlarından anlaşılmıştır. Örneğin, 8-27 Ocak 1995 tarihleri arasında yapılan 5'inci Kongrede halkın kızıl iktidarını yaratmak için Türkiye çapında topyekün saldırı önermiş, tüm kamu bölümünde “Savaşan bir halk ordusu yaratılması ve en az 50 bin kişilik silahlı örgüte ulaşılması, askerlik yasası, gönüllü katılım ve askere alma şubeleri kurulması, sözde gerilla savaşının, geniş anlamda uygulanması” örgüt tarafından kararlaştırılmıştır. Ayrıca 3'üncü konferansta alınan kararlar da sanığın samimi olmadığını göstermiştir. PKK terör örgütü, sanığın talimatıyla 24 Mayıs 1993 tarihinde, Bingöl-Elazığ karayolunda terhis olan silahsız 33 askeri şehit etmiştir.
Ayrıca sanık 12-13 Mart 1994 tarihinde Brüksel ‘de toplanan sözde Uluslararası Kuzey Kürdistan Konferansı’na gönderdiği ERNK Avrupa sözcüsü Kani YILMAZ (K) tarafından açıklanan mesajında, “Her türlü çözüm önerilerine açık olduğunu, ancak PKK'nın sorunun çözümünde taraf kabul edilmesi gerektiğini” ileri sürmüştür. Hiçbir demokratik devlet, silahlı terör örgütüyle masaya oturmaz. Bu durum da sanığın savunmasının samimi olmadığını göstermektedir.
[düzenle]PKK III'üncü Konferansında Alınan Kararlar
05-15.03.1994 tarihinde sanık denetiminde Suriye’de yapılmış ve özellikle “silahlı eylemlerinin tırmandırılması ve yaygınlaştırılması” kararlaştırılmıştır. İddianamede de belirtildiği gibi sanık Haziran 1994 tarihli Serxwebun Gazetesi’nde “Ordu ve Savaş gerçekliğine doğru yaklaşmayan anlayışları yerle bir edelim” başlıklı yazıda PKK'daki silahlı eleman sayısının yetersizliği nedeniyle bir takım taktik çözümlerin dayatılması gerektiği, bunun için dış destek ve kitle desteğine ihtiyaç olduğu vurgulanmış, ayrıca gerilla tarzı hareketli çatışma yöntemlerinin uygulanması istenmiştir. 1994 yılı planlamaları yapılmış, örgüt metropollerde sabotaj, kundaklama ve bombalama eylemlerine yönlendirilmiştir. Karadeniz’e açılım planı da alınan kararlar arasındadır.
1994 yılında İstanbul, İzmir, Muğla ve Antalya yörelerinde alınan bu kararlar doğrultusunda örgüt tarafından sabotaj, bombalama, orman yakma eylemleri gerçekleştirilmiştir. Nitekim Aysu İNAN, 27.04.1995 tarihli, Nurettin ANYIĞI 08.07.199 tarihli ifadelerinde (Kl.:27, Dz.:6-7), sanık Abdullah ÖCALAN’ın kendilerini telefonla arayarak “Turistlerin yoğun olduğu yerlere, fabrika ve üretim nıerkezlerine” yoğun eylem talimatı verdiğini belirtmişlerdir.
PKK terör örgütü elemanlarından Atilla KAYA ve Sakine DÖNMEZ, bu kararlar doğrultusunda Fethiye ve Marmaris ilçelerinde turistlerin yoğun olarak gittiği parklara bombalar koymuşlar ve bu bombaların patlaması sonucunda bir turist ölmüştür. Bu olay 21.06.1994 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin örgüte 1993-1994 yıllarında ağır kayıplar verdirmesi üzerine örgüt legalleşrneye yönelmiş, ayrıca terör faaliyetlerini de “Mobil İntikam Timleri” oluşturarak sabotaj, kundaklama ve suikast için metropollere yönelmiştir.
[düzenle]PKK V' inci Kongresi ve Alınan Kararlar
(Yargılama Komitesi) : 8-28.01.1995
tarihleri arasında Kuzey Irak’ta yapılmıştır. Bu kongrede parti program ve tüzüğünde değişiklikler yapılmış, PKK'ya has bir sosyalizm geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu kongreye sunulan politik raporda (KL:38, Sh.: 18) sanık “İlk isyanı SBF'de başlattık. O günden bugüne önderiz. Resmen isyan ettik. Görevi başaramayan her yerde ve her zaman yargılanır.” demiştir.
Savaşan bir halk ordusu yaratılması, en az 50 bin kişilik bir güce kavuşturulması, kadın ordulaşması,
Gönüllü katılım, askere alma şubeleri, askerlik yasası uygulamalarının başlatılması kararlaştırılmıştır.
Sanık Abdullah ÖCALAN’ın parti genel başkanı ve “Halk Kurtuluş Ordusu”nun başkomutanı olduğu kabul edilmiştir.
Örgüte adam kazandırma (askere alma) da 16 yaş sınırı kabul edilmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde askerlik yapmanın suç olduğu ve askerlik yapmada ısrar edenlere değişik cezaların uygulanacağı tespit edilmiş, hareketli savaş prensipleri belirlenmiş, silahlı-silahsız halk ayaklanmasının geliştirilmesi çalışmaları öngörülmüştür. Ayrıca ortamın müsait olması halinde gerilla tarzı eylemlere geçileceği de benimsenmiştir.
Ajan ve Geçici Köy Korucuları ve ailelerine imha şeklinde yönelinmesi, mal varlıklarına el konulması, güvenlik ve ekonomik yönden abluka altına alınması kararlaştırılmıştır. Eylem hedefi olarak,
Siyasi alanda
Parti, demek ve örgütlerin tasfiyesi, Devlet politikasını benimseyen medya organları, kültür eğitim kurumlarının yasaklanması, Devletin yaşam, yönetim ve yayın organlarının işlemez hale getirilmesi, Devletin uluslararası faaliyetlerinin işlevsiz kılınması;
Ekonomik alanda
Turizm işletmeleri, maden ocakları, petrol istasyonları ve petrol boru hatları, rafineriler, enerji kaynakları, fabrikalar, her türlü sanayi tesisleri, ulaşım ve haberleşme sistemleri vb. büyük-küçük tüm ekonomik kurum ve kuruluşların tahrip edilerek, işlemez hale getirilmesi ve “Halk” adına kamulaştırılması;
Askeri alanda
Ordu, özel tim, GKK, polis, MİT, Sivil Savunma Mekanizması vb. PKK'ya karşı örgütlendirilen bütün ajan, muhbir “Yerli işbirlikçi” odaklarının tasfiyesi, Türkiye’deki aşırı sol örgütlerle ilişkilerin geliştirilmesi ve “silahlı gerilla birlikleri” dahil her türlü desteğin sunulacağı, eylemlerin tüm Türkiye’ye yaygınlaştırılacağı kararlaştırılmıştır.
Nitekim sanık, duruşmada Karadeniz’deki. sol örgütlerle ilişki kurduklarını, açıkça bildirmiştir.
Ayrıca bu kongrede, parti üyeleri hakkında verilen ölüm cezalarının parti genel başkanının onayına sunulacağı da önceden olduğu gibi tekrarlanmıştır.
Diğer ülkelerdeki Kürtler bölümünde özellikle Suriye Devleti’nin PKK'ya açık desteği belirtilerek, bu alanın “cephe gerisi” olma özelliği ve mevcut “güç kaynakları”nın örgüte hayat verdiği vurgulanarak Suriye, PKK'nın faaliyet alanının dışında tutulmuştur. Diğer Türkiye dışındaki Kürtlerle ise “Birlik cephesi” oluşturulması, daha sonra da “Ulusal Meclis” ile “Ulusal Kongre”ye ulaşılması kararlaştırılmıştır.
Dış ilişkiler açısından da uygun görülen dış ülkelerde yeni ERNK büroları açılması, var olan büro ve temsilciliklerin, güçlendirilmesi, ERNK'nın Birleşmiş Milletler’de temsili, uluslararası kuruluş ve örgütlere üyeliğinin sağlanması, “Devrimci Sosyalist bir Enternasyonal”in toplanması, sosyalizm ve bilimsel sosyalizme sahip çıkılması, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, AGİT, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Çevreciler, NGO’lar vb. örgüt ve kurumlarla zaten var olan ilişkilere boyut kazandırılması da kararlaştırılmıştır.
Siyasi çözüm (Siyasi Diyalog) başlığı altında da: Çözüm arayan güçlerin PKK ile diyalog kurma istemine açık oldukları, ancak örgütün özgürlüğünü elde edene kadar “Silahlı mücadelesini sürdürmek, diğer yol ve yöntemlere de kapalı olmamak” düşüncesinin varlığı, bu tür çağrı ve görüşmeler için genel başkanın onay ve bilgisinin gerektiği de benimsenmiştir. Bu kararlarda PKK'nın silahlı terör eylemini bırakmayacağı açıkça kararlaştırılmıştır. Sanığın amacı PKK'yı görüşme masasına oturtmak olup, hiçbir ülke ve Devlet bu şekilde yoğun şiddet eylemlerine başvuran, insanlık suçları işleyen, daha adı konmamış 20 günlük bebekleri öldüren, toplu imha ve katliam kararı alan (Kongre Kararlarında görüldüğü gibi), hayvanları, ormanları yakan, tüm insanlığı zehirleyen, uyuşturucu kaçakçılığı ile mali kaynaklarının büyük bir bölümünü sağlayan, böyle bir terör örgütüyle masaya oturmaz ve pazarlığa girişmez. Bu gerçekler gözönünde tutularak hareket edilmelidir.
Dinlenen Kürt asıllı müdahillerin anlatımlarından da anlaşıldığı gibi, Türkiye'de Kürt Türk ayırımı yoktur. Gerek yasalar önünde gerekse uygulamada, fiiliyatta herkes eşittir. Ufak tefek aksaklıkların giderilmesi ise her zaman mümkündür.
PKK 5 inci Kongreden itibaren yoğun bir şekilde Avrupa’da diplomatik faaliyetlerde bulunma çabasına girmiş, bütün Kürtlerin temsilcisi olduğu kanaatini yerleştirmek istemiştir. Bu amaçla Avrupa’da protesto eylemleri, yürüyüşler, açlık grevleri, bildiri dağıtma ve işgal eylemlerine girişmiştir. PKK, Suriye ve Yunanistan’ı devamlı cephe gerisi olarak kullanmış, bilhassa metropol eylemlerini Yunanistan'ın destek ve eğitimi ile ve onlar üzerinden, onların yardımıyla organize etmiştir.
[düzenle]PKK IV'üncü Konferansında Benimsenen Görüşler ve Uygulamaları
Bu Konferans, 01-15 Mayıs 1996 tarihleri arasında Şam yakınındaki bir örgüt kampında gerçekleştirilmiş, 5'inci Kongrede alınan kararların uygulanmasındaki aksaklıklar görüşülmüş ve kongre stratejisine uygun, bölgesel kararlar alınmıştır. Silahlı eylemlerin yaygınlaştırılması, kalabalık yerleşim birimlerine baskınlar düzenlenmesi, intihar eylemlerinin geliştirilmesi, kitlesel başkaldırma (Serhildan)’ların yeniden başlatılması yönünde karar alınmıştır.
Sanık intihar eylemleri ile ilgili olarak yazdığı “Kürdistan’da Zorun Rolü” adlı kitabında, “Kürt:halkı kurtuluş mücadelesini bazı alan ve eylem biçimleriyle sınırlayamaz. Her yerde silahlı mücadelelerini ve her türlü eylem biçimini kullanarak direnmek zorundadır” diyerek intihar eylemlerini başlatmıştır. PKK terör örgütü güç kaybetmesi ve eylemlerindeki azalma nedeniyle bu tür eylemleri başlatmıştır.
İlk eylem 10.06.1996’da Derya ADAY tarafından yapılmış, patlayıcı erken infilak ettiği için bu örgüt elemanı parçalanarak ölmüştür. Daha sonra 30.06.1996’da Zeynep KINACI, üzerindeki patlayıcının infilakı sonucu 6 er şehit olmuş, 31 kişi yaralanmıştır. Sanık ve örgüt üst düzey yöneticileri bu eylemleri üstlenmiştir.
25.10.l996’da Adana Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü girişinde Leyla KAPLAN’ın bu tür eylemi sonucu 3 polis memuru, 1 sivil vatandaş hayatını yitirmiş, 9 polis memuru ve 5 sivil vatandaş yaralanmıştır. 29.10.1996’da Sivas'ta Cumhuriyet Bayramı törenlerinde intihar eylemi yapılacağı ihbarı üzerine Güler ORTAÇ (Bermal Kod) karakola getirilirken üzerindeki patlayıcıyı infilak ettirmiş, 3 polis memuru ve 1 vatandaş ölmüş, 8 kişi de yaralanmıştır.
Yine 29.06.1996’da Diyarbakır Cumhuriyet Bayramı töreninde böyle bir bomba patlatmak isteyen PKK Üyesi Abdurrahman MARANGOZ bombalarla birlikte yakalanmıştır.
27 Kasım 1996’da Belçika Kürdistan Komitesi Brüksel’de yaptığı basın toplantısında, “Devlet, Kürt sorununa ait politikasını değiştirmezse, intihar saldırılarının devam edeceği” şeklinde tehditte bulunmuş, Yunan Avri Gazetesi de 28.11.1996’da aynı doğrultuda haber yapmıştır. Sanık Abdullah ÖCALAN da Aralık 1996 tarihli Serxwebun Dergisi’nde “Bir otobüse ... bir uçağa binmek zor değildir. Kendine bomba sarıp gidecek binlerce insanımız var” şeklinde sözler söyleyerek, bu tür eylemlere örgüt elemanlarını azmettirmiştir. Bu da onun sonradan benimsediği savunmalarının ve ateşkes çağrılarının samimi olmadığını göstermektedir.
14.11.1998’de Antalya’da metropollerde intihar saldırısı için gönderilen Esma KURT ile Medeni AK (Servet-Fırat Kod) eylemi gerçekleştiremeden yakalanmışlardır. 17.11.1998’de Rojbin -Amanas Kod Fatma ÖZEN’in yaptığı intihar eylemi sonucu bir astsubay şehit olmuş, iki astsubay ve iki vatandaş yaralanmıştır. 24.12.1998’de Van Subayevleri önünde askeri servis aracına Hamdiye KAPLAN (Bervan, Amed, Mevsa Kod) intihar eyleminde bulunmuş, bir çocuk ölmüş, 24 asker ve sivil vatandaşımız yaralanmıştır. 15.10.1998’de örgüt üyesi Adem NİKBAY (Rehber, Hasan Kod) intihar saldırısı için geldiği İstanbul’da TNT kalıplarıyla yakalanmıştır. 04.03.199’da Batman’da karakol önünde PKK üyesi Nevzat BOYACI (Şehristan Kod) intihar saldırısında bulunmuş ve kendisi ölmüştür.
Sanık Abdullah ÖCALAN, “97 Perspektifleri” başlıklı talimatında “Bağımsız birleşik Kürdıstan”ın kurulmakta olduğunu, Kuzey Irak ile PKK'nın bütünleştiğini belirtmiştir. Ayrıca “PKK.Türkiyelileşiyor” sloganıyla da kendilerini destekleyen Türkiye’deki legal ve illegal kuruluş ve terör örgütleriyle eylem birliği içine girdiğini anlatmak istemiştir. Bütün bunlar savunmalarında tutarlılık ve netlik olmadığını göstermektedir.
[düzenle]PKK VI'ncı Kongresi
Ocak-Şubat 1999’da İran-Irak sınırında Kandil Dağları’nda toplanmıştır. Kongrenin sonucu 05.03.1999’da Özgür Politika dergisinde yayınlanmıştır. Bu kongrede sanık oybirliğiyle genel başkanlığa seçilmiş, Türk Cumhuriyeti yöneticilerini uyararak “Sanığa yönelik uygulamaların durdurulması ve halkların temsilcisi olarak muhatap alınması, mevcut uygulamaların devamı halinde bunu yapanların da aynı uygulamaları görecekleri” yolunda dolaylı tehditlerde bulunmuş, ilaveten “gerillanın vazgeçilmez yaşam güvenceleri” olduğu, gerçek bir gerilla savaşı, yürüterek savaşı bütün Türkiye’ye yayacaklarını belirtmişlerdir. Tamamen fedaileşmeye yöneleceklerini ve ulusal kurtuluş için sanık Abdullah ÖCALAN’a layık fedailer olmaya çalışacaklarını belirtmiş, ayrıca Anadolu Halk Kurtuluş Ordusunun da kuruluşunu açıklamışlar, sanığın günümüz sosyalizminin tek temsilcisi olduğunu vurgulamışlardır. Örgüt bu sözleriyle Marksist-Leninist görüşlerden vazgeçmediğini de açıkça belirtmiştir.
HRK-ARGK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Ordusu): 15 Ağustos 1984’de silahlı eylemler yapmak üzere HRK (Hezzen Rızgariya Kürdistan-Kürdistan Kurtuluş Birliği) kurulmuş, Eruh ve Şemdinli baskınlarını gerçekleştirdikten sonra l1986 yılında yerine ARGK (Arteşe Rızgariya Gele Kürdistan-Kürdistan Ulusal Kurtuluş Ordusu) kurulmuştur. Bu örgüt PKK'nın silahlı propaganda gücü olup, karakollara saldırı, köy baskınları yol kesmeler, mayınlama, adam kaçırma, gasp, kamu kurum ve kuruluşlarına silahlı saldırı, şantiye baskınları, iş makinaları ve ormanların yakılması hayvanIarın öldürülmesi ve yakılması, okullar ve sağlık ocaklarının yakılması, buralarda görevli öğretmen, doktor ve hemşirelerin katledilmesi, çocukların ve hamile kadınların öldürülmesi gibi her türlü kanlı insanlık suçu teşkil eden eylemleri gerçekleştirmiştir.
ERNK (Eniya Rızgariya Netewa Kürdistan-Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi): 21 Mart 1935’de kurulmuş olup, amacı işçi, gençlik; öğrenci, memur gibi toplumun çeşitli kesimlerini örgütlemek, PKK adına propaganda faaliyetlerini yürütmektir. Örgütün askeri kanadı ARGK'nın her türlü lojistik ihtiyacını temin ile görevlidir. Örgütün propagandasını yaparak örgüte eleman temin etmekte, maddi gelir sağlamakta, kandırdığı gençleri kırsala göndermektedir. Örgüt yararına basın-yayın kuruluşlarını, sivil toplum örgütlerini yönlendirmekte, yurtiçi ve yurtdışında örgütün propagandasını yapmaktadır.
PKK'nın cezaevi ve metropol faaliyetleri de ERNK bünyesinde olup, gerçek amaçları PKK'nın siyasallaşmasıdır. 5'inci Kongre kararı uyarınca cezaevlerinde “Zindan Örgütlenmeleri” adı altında örgütlenmişler, bu yönde “Zindan Komisyonları” oluşturmuşlar, Bursa Cezaevi’nde hükümlü bulunan ve PKK Merkez Komite Üyesi Sabri OK, örgüt tarafından cezaevleri genel sorumlusu olarak görevlendirilmiştir: Cezaevlerinden dışarıdaki örgüt komitelerine eylem ve vergilendirme ve teşkilatlanma konularında talimatlar verildiği, yakalanan birçok örgüt militanının ifadelerinden anlaşılmıştır.
[düzenle]PKK'nın Gelir Kaynakları
a) Yurtiçi Gelir Kaynakları
Aidatlar, para ve mal bağışları, vergilendirme. cezalandırma, gasp ve soygun faaliyetleri, fidye almak için adam kaçırmalar, firmalar, müteahhitler ve şahıslardan, seyahat acentalarından vergilendirme adı altında alınan paralar, silah ve uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen gelirler, metropollerdeki doğu kökenli sanayici ve işadamlarından tehditle alınan paralardır. b) Yurtdışı Gelir Kaynakları
Yardım kampanyaları ve bağışlar, üye aidatları, tehdit, şantaj, gasp yoluyla elde edilen gelirler, kara para aklama faaliyetleri (gayri meşru elde edilen paraların Türkiye’ye sokulması), örgüt adına çalıştırılan işyerleri, (Örn. Bükreş’te 200'e yakın dükkan çalıştırılması) adam kaçırma ve fidye alma faaliyetleri, insan ticareti, işçi simsarlığı ve ilticacılardan alman paralar (illegal yoldan Avrupa’ya gidenlerden mülteci statüsü kazanları için sahte pasaport ve ikamet sağlama işlemlerinden alınan paralar), yabancı kurum ve kuruluşların maddi destekleri, sınır ticareti ve mültecilerden elde edilen gelirler (Kuzey Irak Mülteci Kampı’ndan sağlanan gelirler) ve örgüt yayınlarının fahiş fiyatla satılmasından elde edilen gelirler vb. olarak özetlenebilir. Bu kaynaklardan silah ve uyuşturucu kaçakçılığı üzerinde ayrıca durmakta fayda görülmüştür.
PKK Terör Örgütünün Silah Kaynakları ve Ele Geçirilen Silahlar:1982 yılında İsrail, Lübnan’ı işgal edince, FKÖ elemanlarının bırakarak kaçtıkları silahlar başlangıçtaki örgütün silah ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılamıştır. Bu konuda Suriye’den de büyük destek görmüşlerdir. Türkiye’de öldürülen PKK örgüt üyelerinden elde edilen birçok silah ve merminin üzerinde Arapça yazılar bulunduğu ve Suriye menşeli olduğu, maddi delillerle kanıtlanmıştır.
Yurtiçi eylemlerde elde edilen silah ve cephane de cüzi bir miktarda da olsa PKK örgütü tarafından kullanılmıştır.
En önemli silah kaynakları Saddam tehdidinden kaçarak Türkiye ve İran’a sığınan peşmergelerin bıraktıkları silahlara sahip oluşları ve savaş sonrası Kuzey Irak’taki otorite boşluğundan doğan ortamda orada bulunan Irak ve Peşmerge silahlarına el koymalarıdır. Bu şekilde mayın, top, havan, füze ve roketatar gibi ağır silahlara sahip olmuşlardır. Ayrıca füzelerin bir kısmı da Yunanistan’ın gerek maddi, gerekse temin yönündeki yardımıyla Yugoslavya’dan alınmış, füze kullanımı ile ilgili eğitim de Yunanistan’ın yardımıyla PKK örgüt üyelerine Yugoslavya’da verilmiştir. Bu husus, sanığın tüm aşamadaki açık ve tutarlı ikrarları ve yakalanan onlarca PKK terör örgütü üyelerinin anlatımlarından anlaşılmıştır. Ayrıca Ermenistan, İran ve Kıbrıs Rum Kesimi’nden de silah tedarik edildiği, tedarike yardım ettikleri, sanığın ifadeleri ve keza yakalanan örgüt üyelerinin beyanlarından anlaşılmıştır. Sovyet Rusya ve Doğu Bloğu ülkelerinin dağılması sonucunda doğan otorite boşluğundan da yararlanılarak silahlar temin edilmiştir.
Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre, 15.08.1984 ile 22.02.1999 tarihleri arasında PKK terör örgütünden ele geçen silah ve mühimmat miktarı şöyledir: Lav silahı 114, Havan 88, Roketatar 898, Makinalı Tüfek 470, Geri Tepmesiz Top 4, Uçaksavar33, Sam-7 Füzesi 12, uzun namlulu silah 21.039, tabanca 5.436, bomba 20.471, mermi 2.622.210 adettir.
Örgütün Legal Alandaki Faaliyetleri: PKK terör örgütü Kürt Kültür ve Araştırma Vakıfları, Kürt Enstitüsü, Mezopotamya Kültür Derneği, Amed Kültür Merkezi ve Yurtsever Kadınlar Derneği gibi kuruluşları muhtelif zamanlarda örgütün propagandası, örgüte eleman temini ve sempatizanları örgüte çekme, kitlesel eylemleri yönlendirme gibi faaliyetlerde aracı olarak kullanmıştır.
Ayrıca PKK terör örgütü dünya kamuoyunda bu imajını silmek ve yeniden toparlanmayı sağlamak amacıyla yukarıdaki açıklamalarda da belirtildiği gibi muhtelif tarihlerde sözde ateşkes ilan etmiştir. Ateşkeslerden sonra ise eylemler hiçbir zaman durmamış, azalmamış, aksine sivil halka yönelik katliamlar devam ettiği gibi, intihar eylemleri gibi yeni eylem türlerini de uygulamaya geçirmişlerdir. Ateşkeslerden sonra örgüt üyelerinden kendiliğinden teslim olanlara pek rastlanılmamıştır.
[düzenle]Basın Yayın Faaliyetleri
a) Legal Alanda: PKK güdümünde yayın yapan legal gazete ve dergilerin örgütle ilişkileri görevliler tarafından tespit edildiğinde, örgütün propagandası yapıldığında, mahkeme kararıyla kapatılmaları halinde yayınların adlarını değiştirerek başka isimler altında yayınları devam ettirdikleri görülmüştür. Örneğin Ülkede Gündem Gazetesi, daha önce Demokrasi, Yeni Politika, Özgür Ülke, Özgür Gündem, Yeni Ülke ve Halk Gerçeği Gazetesi adı altında yayın faaliyetini yürütmüştür.
Özgür Halk Dergisi ise Özgürleşen Yurtsever Gençlik ve Jiyan Revşen Dergisi adı altında yayınlanmıştır. Keza Toplumsal Alternatif ise daha öhce Sosyalist Alternatif, Devrimci Alternatif, Alternatif Dergisi adlarıyla yayınlanmıştır.
b) İIlegal Alanda: PKK terör örgütünün dünyanın her yöresinde, çoğunluğu Avrupa’da birçok yayınevi, dergi, gazete ve radyo kuruluşu vardır. Türkçe, Kürtçe ve diğer dillerde yayınlar yapılmaktadır. Mahalli radyolar kiralanarak örgütün propagandası yapılmaktadır. Almanya’da aylık Serxwebun ve Berxwedan Gazeteleri ile Küürdistan Report yayınlanmakta, ayrıca günlük olarak Özgür Politika Gazetesi çıkarılmaktadır. Yunanistan’da, Kürdistan’ın Sesi (Fonito Kürdistan) çıkarılmakta, ayrıca Almanya’da Zülfikar Dergisi Alevilere yönelik olarak yayınlanmakta, Siterka Civan (Gençlik Yıldızı) isimli dergi de aylık ve iki aylık aralıklarla Almanya’da yayınlanmaktadır.
MED TV-PKK İlişkisi: 30.03.1995 tarihinden itibaren yayına başlayan MED TV Kanalı’nın PKK terör örgütünün propaganda aracı olduğu, sanık Abdullah ÖCALAN tarafından açıkça vurgulanmıştır. Bu durumu herkesin ve her ülkenin de bildiği bir gerçektir. MED TV ile ilgili kasetlerin incelenmesinde açıkça PKK üyelerini ve sempatizanlarını kışkırtarak şiddet eylemlerine yönelttiği görülmüştür. Örneğin, 02.03.1996 tarihli MED TV programında örgütün merkez komite üyesi Osman ÖCALAN “... Türkiye’nin metropollerinde fedailik savaş süreci başlamıştır, fedailik olayı yeni bir olaydır. Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de halkımızın her türlü eylem biçimini yapmaya hakkı vardır.” demek suretiyle örgüt mensuplarını intihar eylemlerine yönlendirmiştir.
[düzenle]PKK Terör Örgütünün Diğer Ülkelerle İlişkileri
Suriye-Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve örgütün uyuşturucu kaçakçılığı:
Suriye, PKK terör örgütüne kuruluşundan bu güne kadar gerek ülkesinde gerekse kontrolü altındaki Lübnan’da her türlü desteği vermiştir. Silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, barınma ve her türlü eğitim, para yardımı, silah, malzeme ve her türlü sahte kimlik, sahte pasaport temini, Türkiye’ye ve Irak’a illegal geçişlerde azami derecede yardım, PKK terör örgütü ve diğer örgüt üyelerinin toplantı, konferans ve kongre faaliyetlerinin ülkesinde ve Lübnan’da yapılmasına izin verilmesi ve himayesinde yapılmasını sağlaması, örgüt evleri, örgüt eğitim kampları, örgüt bürolarının ve temsilciliklerinin oluşması, örgüt dokümanları ve malzemelerinin sevki, PKK örgüt üyelerinin diğer ülkelere gidiş gelişlerinde onlara sahte ve normal pasaportlar temini vb. her türlü yardımı göstermiştir.
Bu yardımları yaparken Suriye’nin amacı bölgede Türkiye’nin güçlenmesini önlemek ve kendi içindeki Kürt unsurlarına yapılan baskı ve kısıtlamaları gizlemek, bunları Türkiye’ye yöneltmek ve bilhassa ülkesindeki dikta rejimi ve azınlık iktidarının devamını sağlamayı amaçlamıştır. Suriye demokrasi ile yönetilmediği için uluslararası siyasi mücadelelerden devamlı kaçmış, teröre desteği en kolay çözüm yolu olarak görmüştür. Türkiye düşmanlığının ana sebebi de budur. Yunanistan’la anlaşmalarının da altında bu sebepler yatmaktadır. PKK terör örgütü Suriye vatandaşlarını da örgütleyerek saflarına almakta ve bu çalışmalarında Suriye Hükümeti’nden büyük yardım görmektedir. Bu hususlar sanık Abdullah ÖCALAN tarafından da doğrulanmıştır. Yakalanan PKK terör örgütü elemanlarından (Arit Kod Ali HAYDAR, Lorens Dahir, Mehmet Ömer vb.) bir çoğunun Suriye uyruklu olduğu kesin olarak anlaşılmıştır.
Suriye, yalnız PKK'ya değil, bütün terör örgütlerine kucak açmış ve bu örgütleri kendi emelleri için Yunanistan ve Kuzey Kıbrıs Rum Kesimi’nin de açık ve kesin işbirliğiyle devamlı olarak kullanmıştır. Nitekim 16 Ocak 1994 Hafız Esat-Clinton Zirvesi sonucu Suriye’de yaşayan ve bu ülke yöneticilerince himaye edilen uluslararası terörist İlyiç Ramirez Carlos'u (Çakal) Libya’ya göndermiştir. Ayrıca, sanık Abdullah ÖCALAN’ın da doğruladığı gibi Cilvegözü’nde yakalanan 6 tır dolusu ağır silahların İran yetkilileri tarafından Suriye üzerinden ve Suriye’nin de yardımıyla Lübnan’daki Hizbullah terör örgütüne ulaştırılmak istendiği net bir şekilde anlaşılmıştır.
Suriye, şantaj politikası gereği denetim ve işgalindeki Lübnan’ı uluslararası terörizmin barınağı, silah ve uyuşturucu kaçakçılığının da limanı olarak kullanmıştır.
1995 yılında Yunanistan ile Suriye arasında yapılan askeri işbirliği anlaşmasıyla Yunan savaş uçaklarına Suriye’de üs açılması ve bu üslerin Türkiye’ye yönelik çevirme ve tehdit oluşturma yanında terörü destekleme, uyuşturucu ve silah kaçakçılığında da kullanılmış olabileceği akla gelmektedir. Yakalanan terör örgütü elemanlarının anlatımları, sanığın savunmaları, Suriye ve Yunanistan ile Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin teröre yaklaşımları, tutum ve davranışları birlikte değerlendirildiğinde bu kanı güçlenmektedir.
Die Welt, 2 Aralık 1994 tarihli sayısında Alman İstihbaratına dayanarak verdiği bir haberde, Dış Ticaret Bankası’nın 82-968-164 no.lu hesabına yatan 840.000 ABD Doları ile Yunanistan’ın silah satın alarak Volos Limanı’ndan Suriye’ye gönderdiğinin tespit edildiğini dile getirmiştir. Aralık 1990’da Adana’da yakalanan Zaide ÖZBEK ve Öznür DAĞ, “Bekaa’daki eğitimden sonra uyuşturucu kaçakçılığında görevlendirildiklerini ve bu amaçla seçilip eğitildiklerini” de anlatmışlardır.
Der Spiegel Dergisi, Aralık 95 tarihli sayısında bölücü PKK terör örgütünün “Almanya’da 8-12 yaş arasındaki çocuklara sokaklarda uyuşturucu sattırarak bu paraları yine onlar aracılığıyla örgüte aktardıklarını” ve Hamburg St. George semtindeki cami civarının terör örgütünün bu amaçlı en önemli buluşma yeri olduğunu da vurgulamıştır. PKK terör örgütünün bu tür uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı ve gelir kaynaklarının önemli bir bölümünü uyuşturucudan sağladığı herkes tarafından bilinmektedir. Sanık bu konuda, sadece örgütünün uyuşturucu kaçakçılarından hisse aldığını, bazı örgüt üyelerinin de uyuşturucu kaçakçılığına bulaşmış olabileceklerini, ancak kendilerinin desteklemediğini belirtmek suretiyle dolaylı olarak ikrarda bulunmuştur. Cumhuriyet Savcılığı ifadesi de aynı doğrultudadır. (K1.:1, Dz.:43-78, Sayfa 21-22)
Sanık, Yunanistan’ın her konuda, her terör örgütüne açıkça destek verdiğini, para yardımında bulunduğunu, eğitim kampları kurdurarak terör örgütü elemanlarına bombalama, suikast dahil her türlü eğitimi verdiğini, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin ise geçişlerde kolaylık, hüviyet ve pasaport temini, (Kendisine pasaport temininde olduğu gibi) örgüte yardım toplama ve gidiş gelişlerde destekleri olduğunu, ayrıca kiliseler kanalıyla örgüt üyelerine yardım yaptıklarını belirtmiştir.
Yunanistan, ülkesine gelen PKK militanlarına desteğini dünya kamuoyundan gizlemek için önce Lavrion’daki mülteci kampına götürmekte, daha sonra da oradan seçilerek bu elemanlar Yunanistan’ın dağlık ve ormanlık bölgelerinde ve keza Evia adasındaki örgütün eğitim kamplarına götürülmekte ve her türlü eğitim (siyasi, askeri, bomba ve suikast eğitimi) Yunan istihbaratı tarafından verilerek terör eylemleri için Türkiye’ye gönderilmektedir. Bu konu uluslararasında gündeme geldiğinde de, bütün bunlar Yunanistan tarafından inkar edilmekte, sadece Birleşmiş Milletler Mülteci Kampı bulunduğu yolunda açıklamalar yaparak teröre desteklerini gizlemektedirler. PKK'nın Yunanistan sorumlusu Fethi DEMİR ve yakalanan bir çok PKK militanının açıklamaları, teröre Yunanistan yetkililerinin desteğini açığa çıkarmıştır.
Yunanistan ve Suriye’nin ve bu ülke hükümetleri ile istihbarat örgütlerinin tüm terör örgütlerine desteği, sürekli, yaygın ve sistematiktir. Belirli dönem ve kişilerle sınırlı değildir. Yakalanan terör örgütü elemanlarının Yunanistan ve Suriye’de devamlı terör eğitimi gördüklerini açıklamaları (Bu konuda muhtelif senelerde yakalanan yüzlerce terör örgütü mensuplarının beyanları vardır.) Sanık Abdullah ÖCALAN’ın aleni duruşmalardaki ifadeleri de bunun en büyük kanıtıdır.
Örneğin İsmet KORKAN (Yücel Kod) Erzincan DGM'nin 1989/447 Es. Sayılı dosyasında 17.11.1989 tarihli ifadesinde, Atina’da bulunan PKK örgütüne ait Şans Rival Oteli’nde eğitim gördüğünü ve sanık Abdullah ÖCALAN’ın talimatıyla daha sonra Suriye denetimindeki Bekaa’da bulunan örgüt kampına gittiğini, (KI.:1 7.ıDz. :1)
Ulaş AKBAL, Adana DGM Yedek Hakimliği’nde 28.02.1998 günlü ifadesinde: Atina’ya yakın bir yerde hem askeri hem siyasi eğitim gördüklerini, Yunan görevlilerinin de bazı konularda açıkça yardımcı olduklarını ve 22 silahlı kişinin eylem için eğitimden sonra Hassa bölgesine gönderildiğini belirtmişlerdir. (Kl.: 17, Dz. :9)
Fethi DEMIR ise Diyarbakır 1 Nolu DGM'nin 22.06.1998 tarihli oturumunda, Atina’ya yakın bir yerde örgüte ait çiftlikte örgüte eğitim verdiğinde (1995 yılı) - Yunan gizli servisinin PKK dahil tüm terör örgütlerine bomba ve suikast eğitimi dahil her türlü eğitimi verdiklerini belirtmiştir. (Kl.:16, Dz.:5)
Keza Fadıl IŞIK da ifadelerinde, (Kl.:27) “Atina yakınındaki kampımıza zaman zaman Yunan milletvekilleri de geliyordu. Orada her türlü eğitim veriliyordu. Eğitim sonunda PKK genel sekreteri Abdullah ÖCALAN’a bağlılık yemini ediyorduk.” demiştir.
Alaattin KANAT ise, 17.10.1991 tarihli Diyarbakır 1 Nolu DGM.nin 1991/357 Esas sayılı dava dosyasında Cumhuriyet Savcılığı ve duruşmadaki ifadelerinde, eğitim için Yunanistan’a gittiğini, önce Sans Rival Oteli’nde kaldığını, oradan da Atina yakınlarındaki kırsaldaki PKK kamplarına gittiğini anlatmıştır. (Kl.:16, Dz.:2)
Bu doğrultuda açıklamalarda bulunan yüzlerce PKK elemanı bulunmaktadır. Suriye, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve İran Hükümet ve istihbarat örgütlerinin açık, sürekli ve sistematik bir şekilde yıllarca süren destekleri nedeniyle ülkemizde birçok insanlık suçları terör örgütlerince işlenmiş, çocuklar öldürülmüş, ormanlar yakılmış, toplu katliamlar yapılmış, ülkemizin bütünlüğü ve bağımsızlığı işlenen bu suçlar nedeniyle yakın, ciddi ve ağır tehlike altına girmiştir.
Alman İstihbarat Teşkilatı (BND) Temmuz 1995’te hazırladığı raporda “PKK'nın uluslararası uyuşturucu ticareti ve Avrupa’daki kundaklama ve şiddet eylemlerini Suriye’nin başkenti Şam’dan yönlendirdiğini tespit edince, Berlin eyaleti içişleri senatörü Heinrich Lummer, Şam’da sanık Abdullah ÖCALAN ile görüşmüş, bu konuları dile getirmiş, sanık bu görüşmeleri doğrulayarak, senatörün kendisinden Almanya’daki şiddet eylemlerine PKK’nın son vermesini istediğini, kendisinin de örgüt militanlarının tutuklanma ve yakalanmalarına son verilmesini istediğini belirtmiştir.
PKK terör örgütünün uyuşturucu kaçakçılığı ile ilgili bilgilerin detaylarına gelince; Yusuf ATAMAN isimli örgüt üyesi 07.02.1995 tarihli ifadesinde (Kl.: 1, Dz. :288) PKK terör örgütünün uyuşturucu ticareti yaptığını; Hakkı KITAY (Kl.:11 ve 39’daki ifadelerinde) örgüt ifadelerinde Selim ÇÜRÜKKAYA'nın kendisine örgütün Diyarbakır ve Bingöl illerinde esrar ve eroin işlerinin olduğunu, bunların naklini istediğini, ayrıca PKK'nın da geçişler ve sevkiyatta yardımcı olacağını belirtmesi üzerine uyuşturucu işine girdiğini ve uyuşturucuları Almanya’da pazarladıklarını, örgütle, anlaşması uyarınca uyuşturucudan elde edilen paraların büyük bir bölümünün PKK’ya verildiğini açıklamışlardır.
Aynı şekilde Ahmet YAŞAR da, PKK' ya ait 100 kg. kadar esrarı Hikmet BUĞDYCI ve Nafiz ÇAPAN’ın İstanbul’a getirdiğini net bir şekilde belirtmiştir.
Ali SARI ise: “Bazı uyuşturucu kaçakçıları PKK denetimi altında uyuşturucu naklediyorlar ve karşılığında da örgüte yardımlarından ötürü bedel ödüyorlardı.” demiştir. Sanık Abdullah ÖCALAN da bu tür olayları kısmen doğrulamıştır.
Yine PKK ile ilişkileri bilinen, Ali AY ve Heybet AY da 23.02.1990 tarihinde İsveç’te 25 gr. eroinle yakalanmışlardır. (K1.:39)
Diyarbakır’da Remzi İNCEGÖREN, PKK’ya maddi destek sağlamak için Tanık ailesine esrar hammaddesi olan dişi hint keneviri ektirdiğini belirtmiş, 12-16.08.1994 tarihleri arasında 1.115.000 kök dişi hint keneviri (300 kg. esrar elde edilebilecek miktarda) görevlilerce çekilerek imha edilmiştir.
Muhammet A. Hasan (Fuad kod) ve daha birçok örgüt mensubu ifadelerinde, uyuşturucu kaçakçılığının PKK içinde ERNK birimleri tarafından yönlendirildiğini, sorumlusunun ise Osman ÖCALAN olduğunu açıkça belirtmişlerdir.
Ayrıca Paris Kriminoloji Enstitüsü Raporu’nda da uyuşturucu kaçakçılığının yurtdışı bölümünün PKK doğrultusunda faaliyet yürüten dernekler ve bunlara bağlı paravan şirketler ve kuruluşlarca yürütüldüğü, yurtdışında bu nedenle mahkemelere sevk edilen 503 kişiden 315’inin de tutuklandığı belirtilmiştir.
23.06.1998 tarihinde Bingöl’de yakalanan Hasan ÇAĞLA (K1.:39) Hollanda ve Hamburg’da PKK elemanı Sadık’ın örgüt adına uyuşturucu satışını kendisine önerdiğini, kendisinin de kabul ederek bu işe başladığını açıklamıştır.
Keza Fettah DURSUN (Hacı kod) da ifadelerinde: 1994-96 arasında Ferzinde ALORF’un PKK'ya ait 320 kg. kadar uyuşturucuyu Pagent bölgesinde Mehmet Ali Mete adındaki PKK elemanından alarak satıp, satış parasını PKK’ya verdiğini anlatmıştır.
Keza Emirgan YAZGAN, Tahir BAŞKIR da aynı doğrultuda beyanlarda bulunmuşlar ve ilaveten uyuşturucu kaçakçılarından örgüte vergi adı altında para toplandığını, toplayan örgüt üyelerine de (Gözlük kod) adı verildiğini de sözlerine eklemişlerdir.
Örgütün uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı konusunda en çarpıcı örnek Cemal DURSU'N’un anlattıklarıdır. Örgütün uyuşturucusunu yurtdışına götüren Fikret BEKTAŞ, uyuşturucuyu Almanya’da yakalattığını söyleyince PKK'nın üst düzey adamları tarafından örgüt içinde yargılanmış, onu haksız bulmuşlar ve zararları olan 300.000 DM. ödemeye mahkum etmişler ve 3 gün süre vermişler. Önce arabalarını, sonra da ev ve dükkanlarını yakacaklarını, daha sonra ise ailece öldürüleceklerini (infaz) söylemişler, bunun üzerine Hacı Muhyettin adlı şahsın HEP Genel Merkezi’ne giderek konuyu hallettiğini belirtmişlerdir. Keza Kenan SEZGİN (Agit-Orhan kod) de aynı olayı doğrulamıştır. Sanık Abdullah ÖCALAN bu olaydan haberi olmadığını belirtmişse de, Cemal DURSUN ve Kenan SEZGİN’in anlatımları tutarlı olup, zaman ve yer göstererek somut olaylara dayanmaktadır.
PKK terör örgütü elemanlarından Metin Kod da açıkça, PKK'nın İran'da uyuşturucu imalathanesi olduğunu ve uyuşturucu kaçakçılığının örgüt içinde Osman ÖCALAN’a bağlı olarak yürütüldüğünü anlatmıştır. (Kl. :39) Aynı konudaki yani İran’daki imalathane ile ilgili bilgiler Abdullah Muhammet HASAN tarafından da doğrulanmıştır.
Bu doğrultuda beyanda bulunan onlarca örgüt mensubu bulunmaktadır. Bizzat sanık Abdullah ÖCALAN duruşmada örgütün yıllık gelirinin asgari 250.000.000 Dolar olduğunu belirtmiştir. Bu kadar büyük bir meblağın sadece örgüt üyeleri ve sempatizanların yardımı, dergi vs. satımı, haraç alma gibi yollardan sağlanması düşünülemez. Bu gelirin büyük bir bölümünün uyuşturucu kaçakçılığından sağlandığı kanaatine varılmıştır.
[düzenle]PKK terör örgütünün İran’la ilişkileri
İran’la ilişkiler 1987 yılından itibaren gelişmeye başlamış, İran, Hizbullah, İbda/C gibi dini ağırlıklı terör örgütleri yanında PKK'ya da destek olmaya başlamış, Urumiye kentinde PKK'nın hastane kurmasına izin vermiş, pek çok barınak ve kamp yeri edinmesine yardımcı olmuştur. Ayrıca terör örgütü elemanlarına geçişlerde kolaylıklar sağlandığı gibi, silah teminlerine de yardımcı olmuştur. İran istihbaratının bu konudaki desteği sanık Abdullah ÖCALAN tarafından da açıkça dile getirilmiştir. Örneğin sanık Cilvegözü’nde yakalanan 6 tır dolusu ağır silahları İran’ın Suriye üzerinden, Lübnan’daki Hizbullah terör örgütüne gönderdiğini, bu silahların PKK'ya gelmediğini, PKK'ya gelmiş olsaydı Iran yetkililerinin İran’daki hudutta kendilerine teslim edebileceklerini belirterek, İran’ın desteğini somut olaylarla doğrulamıştır.
Yakalanan birçok PKK elemanı örgütün İran’da silah depolarının bulunduğunu, bu durumu İran İstihbarat Teşkilatı'nın açıkça bildiğini belirtmişlerdir. Örneğin Metin Kod, Abdullah Muhammet HASSAN (Fuat Kod) bu konuda somut beyanlarda bulunmuşlar (Kl.:39) ayrıca örgütün İran’da uyuşturucu imalathanesi olduğunu da sözlerine eklemişlerdir. Açıkça İran, Urumiye ‘de “Şehit Mustafa Şaman Pastar Merkezi’nde PKK'lıların askeri eğitim gördüklerine, “Salmas Pastar Merkezi’nde” kamplarının bulunduğunu, Urumiye-Kuşlarge -İslamabat’ta Azat Amadi’nin İran yetkilerinin izin belgeleri ile PKK'nın ağır silahlarını depoladığını, keza Urumiye Kurane köyünde de örgütün silah deposunun bulunduğunu, Urumiye-Pervazı-Mahabat Mahallesinde de örgütün lojistik deposunun bulunduğunu, bütün bunların İran İstihbaratının izin belgesi ile kurulduğunu açıkça belirtmişlerdir. Yakalanan örgüt elemanlarının beyanlarına göre PKK terör örgütünün İran’da Şeridan, Cerme, Humaro, Kelereş, Zağros, Kandil ve Afki eğitim kamplarının bulunduğu anlaşılmaktadır.
PKK terör örgütünün Almanya ile ilişkileri: Örgüt Almanya’yı 10 eyalete ayırarak faaliyetlere başlamış, birçok seminer ve toplantılar düzenleyerek sempatizanları siyasi eğitime tabi tutarak, önce Ortadoğu’ya oradan da Türkiye’ye göndermiştir. Almanya bunlara evsahipliği yapmakta, örgüt elemanlarına sığınma ve barınma hakkı tanımakta, PKK'lıyım diyen herkese kucak açmakta ve iltica hakkı tanımaktadır. Öyle ki, Almanya’ya iş aramak için giden, örgütle hiçbir ilgisi bulunmayan, sempatizanı dahi bulunmayan insanların bile Almanya’nın bu tutumu karşısında PKK'lı olduklarını söylediklerinde Almanya’da kendilerine her türlü kolaylık sağlanmakta, oturma izni verilmekte, iltica kamplarında barındırılmaktadır. PKK terör örgütünün yayın organı aylık Serxwebun, Berxwedan Gazeteleri, Kürdistan Report, Özgür Politika, Sterka Civarı vb. gazeteleri PKK terör örgütünün propagandasını yaptığı, devamlı şiddet önerdiği, şiddeti teşvik edici yazılar yayınladığı halde, yıllarca ve halen hiçbir kısıtlamaya tabi tutulmadan Almanya’da yayın hayatlarını serbestçe sürdürmektedirler. Alman yetkili makamları bu durumları bildikleri halde Ortadoğu’da nüfuz sağlamak peşinde olduklarından ses çıkarmamaktadırlar. Ayrıca birçok Alman Parlamenter ve yetkili terör örgütünün başı olduğunu bildiği halde sanık Abdullah ÖCALAN ile ilişki kurmuşlardır.
1984 yılında Rusal Heym kentinde bir PKK'lının örgüt tarafından öldürülmesi, haraç almalar, işgaller, kundaklama olayları, zorla gazete ve dergi satılması, zorla para toplama gibi Almanya’da da PKK şiddet hareketlerinin yaygınlaşması üzerine sadece kendi ülkelerini düşünerek bu eylemlere son verilmesini sağlamak için birçok devlet görevlileri Şam’a giderek sanık Abdullah ÖCALAN ile görüşmeler yapmıştır. Bu durumu sanık da savunmalarında açıkça dile getirmiştir. 1995-1996 yıllarında Almanya Anayasayı Koruma Üyelerinden bir kişi ile, birkaç Alman milletvekili ile görüştüğünü, örgüt üyelerinin de Alman Yasalarına ve Demokrasisine saygılı olmalarını istediklerini, kendilerinin de PKK örgüt üyelerinin tutuklanma ve yakalanmalarının önlenmesini istediklerini belirtmiştir. İlaveten bu görüşmelerden sonra Alınan Başsavcısı’nın PKK örgütünün, terör örgütü olmadığı anlamında demeçlerinin çıktığını da sözlerine eklemiştir.
Aynı yıllarda Alman Senatörü Henrich LUMMER’le aynı konuda görüştüklerini, onun da Almanya ve Avrupa’daki PKK'nın şiddet eylemlerine son vermesini istediğini söylemiştir.
PKK, Almanya’da örgütün cephe faaliyetlerini yürütmek üzere ERNK'nın şubesini kurmuş, ERNK ve bu paraleldeki demek ve kuruluşlar senelerce örgütün propagandasını yaparak terör örgütüne eleman kazandırmışlardır. Almanya örgütün bu faaliyetlerine his ses çıkarmamıştır. Hollanda ve Belçika ile ilişkileri : Sanık sorgu ve savunmalarında, Hollanda ve Belçika yetkilileri ile görüşmediğini, ancak her iki ülkede PKK terör örgütünün çok güçlü temsilciliğinin bulunduğunu, legal görünüm vermek için devreye dernekleri soktuklarını, kiralanan evlerde örgütün siyasi eğitim verdiğini, Hollanda ve Belçika yetkililerinin bu duruma ses çıkarmadıklarını, temsilciliklerinin ERNK adına her iki ülke yetkilileri ile de görüştüklerini, ERNK'nın bu ülkelerde resmi bürolarının olduğunu ve ERNK'nın PKK'nın yan kuruluşu olduğunu bu ülkelerin açıkça bildiğini anlatmıştır.
Bu ülkelerdeki örgüt evlerine kabalık gruplar halinde örgütsel eğitim verildiği için, Belçika ve Hollanda yetkilerinin haberi olmaksızın bu faaliyetleri yürütmenin imkansız olduğuma da vurgulamıştır.
Sanık Abdullah ÖCALAN’ın talimatıyla Batı’da PKK'nın diplomatik sözcülüğünü yapan sürgündeki Kürt parlamentosu da 12 Nisan 1995’te Hollanda’nın Lahey kentinde kurulmuştur. Bu parlamento ERNK ve ona bağlı kuruluş temsilcilerinden oluşmaktadır. SPK (Sürgünde Kürt Parlamentosu), PKK'nın terör faaliyetlerini maskelemekte, ona uluslararası destek sağlamaya çalışmakta ve en çok Belçika ve Hollanda’da faaliyet göstermektedir.
PKK terör örgütünün İtalya ile ilişkileri: Bu ülkede faaliyetlerini ERNK Roma Bürosu, Kürdistan Kültür Derneği, Kürdistan Enfomasyon Bürosu, Kürt Dostluk Derneği ve benzeri kuruluşlar adı altında yürütmektedir. İtalyan Hükümeti, Sürgünde Kürt Parlamentosu’nun 29-30.09.1998 tarihleri arasında İtalyan Meclis Binası’nda toplanmasına müsaade etmiştir.
Sanık Abdullah ÖCALAN, Suriye’den çıkarıldıktan sonra, önce Moskova’ya, buradan da 12.11.1998 tarihinde İtalya’ya sığınmıştır. Türkiye’nin haklı olan iade talepleri İtalya Hükümeti'nce kabul görmemiş, Roma İstinaf Mahkemesi de 20.1 l.1998’de sanığı evinde geçici olarak gözaltında bulundurma şartıyla serbest bırakmıştır. İtalyan Hükümeti 16.01.1999 tarihinde ise sanığın İtalya’dan ayrılmasını sağlamıştır. Sanık Abdullah ÖCALAN’ın İtalya’da kaldığı sürece İtalyan Hükümetinden gördüğü destek de bu ülkenin terör örgütlerine nasıl hoşgörülü davrandığını göstermektedir
PKK'nın Irak’taki faaliyetleri: Örgütün Kuzey Irak’ta Merkez karargahı ve Eğitim Kampları bulunmaktadır 1982 yılından itibaren Kuzey Irak'a yerleşmeye başlamışlar, lrak, İran ve Kuzey Irak'a yerleştirilen PKK militanlarının iaşeleri önce IKDP tarafından karşılanmıştır.
Körfez krizi sonrası 36. paralelin kuzeyinde tampon bölge oluşturulunca, otorite boşluğundan yararlanan PKK, bu bölgeye tamamen yerleşmiştir. Bu bölgeyi, merkez karargahı ve geri üs olarak kullanmaya başlamış, silah temininde de en çok Kuzey Irak'ı kullanmıştır.
PKK terör örgütünün bu ülkeler dışında 40'a yakın ülkede güçlü temsilciliklerinin bulunduğu; örneğin Rusya'da çiftlik evi olup, orada örgüt üyelerinin barındığı, siyasi eğitim çalışmasının yapıldığı, Ermenistan'da bir yayın organı ile güçlü bir temsilciliklerinin bulunduğu, oradaki halktan maddi destek sağladıkları, Ermenistan devletinin bunları bildiği halde ses çıkarmadığı, sanığın duruşma sırasındaki ifadelerinden anlaşılmıştır.
[düzenle]PKK terör örgütünün binlerce eylemlerinden örnekler
Her biri başlı başına birer insanlık suçu teşkil eden bu eylemlerden örnekler iddianamenin sayfa: 83-96 arasında ve kararın iddia bölümünde detaylı bir şekilde belirtilmiştir.
Sanığın kurduğu, sevk ve idare ettiği PKK silahlı terör örgütü, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırarak bağımsız bir Kürt Devleti kurmak amacıyla bu iddia bölümünde belirtilen eylemler dışında daha binlerce eylem gerçekleştirmiştir. Bu eylemleri gerçekleştirirken hiçbir ayırım yapmamıştır.
Örneğin 1991-1996 yılları arasında Adana’da 114 eylem yaparak 100 kişiyi öldürmüş, 98 kişiyi de ağır şekilde yaralamıştır. Konya’da 1992-1996 tarihleri arasında 3 kişiyi öldürmüş, Hatay Bölgesi’nde 17.01.1995 ile 18.05.1998 tarihleri arasında savunmasız 46 sivil vatandaşımızı öldürmüş, 42 kişiyi de yaralamıştır. Osmaniye’de 16.08.1992 tarihi ile 20.05.1998 tarihleri arasında 15 vatandaşımızı öldürmüş, 18 vatandaşımızı da ağır şekilde yaralamıştır. 14.10.1992 tarihinde Kilis’te Er Hurşit AKINCI’yı öldürmüşler, Aksaray’da da 1 vatandaşı ağır şekilde yaralamışlardır. Bu eylemlerin detayları da Adana DGM'ne açılan 22.12.1998 tarih, 1998/492 sayılı iddianamede açıkça belirtilmiştir.
PKK terör örgütünün bu tür şiddet eylemleri 1996-1999 yılları arasında da devam etmiş ve halen de devam etmektedir.
01.10.1996 tarihinde Diyarbakır Hantepe Köyü’ne baskın düzenleyen PKK elemanları 3 savunmasız öğretmeni, 22.04.1996 tarihinde de Kahramanmaraş İli, Ekinözü İlçesi, Altunyaprak Köyü ilkokulunda görevli 3 öğretmeni öldürmüşlerdir.
01.09.1996 tarihinde Bitlis, Hizan, Koludere Köyü yoluna PKK elemanlarınca yerleştirilen mayın sonucu 2 kişi ölmüş, 5 kişi de ağır şekilde yaralanmıştır. PKK terör örgütü herkesin gelip geçtiği yollara mayınlar döşeyerek yöre halkının ve herkesin can güvenliğini tehlikeye sokmaktadır.
19.05.1998 tarihinde Bingöl İli, Yedisu Köyü, Ali kolan mezrasına gelen PKK mensupları 1 sivil vatandaşımızı öldürmüştür.
18.07.1998 tarihinde Iğdır ili, Tuzluca ilçesi, Kozkoparan Köyü muhtarı Ahmet KAYA, 30.08.1998 tarihinde Kahramanmaraş, Elbistan ilçesi, Atmalıkoşanlı köyü muhtarı sırf muhtar oldukları ve devlete hizmet ettikleri için PKK elemanlarınca öldürülmüşlerdir.
13.07.1998 tarihinde Erzurum-Aşkale-Tokçu köyünden kaçırılan 5 sivil vatandaş daha sonra PKK elemanlarınca öldürülmüştür.
Bunlar dışında PKK terör örgütü mensuplarınca 1998 yılı içerisinde Adana, İzmir, İstanbul illerinde muhtelif semt ve yerlere konan zaman ayarlı bombalarla birçok vatandaşımız ölmüş, birçoğu da yaralanmıştır. Görüldüğü gibi, PKK terör örgütünün eylemleri 1998 yılı içerisinde şekil değiştirerek çok daha detaylı bir biçimde (bomba koyma, intihar eylemleri vb. gibi) tırmandırılmıştır.
PKK terör örgütü mensupları sanık Abdullah ÖCALAN’ın sevk ve idaresi altında bu şekilde bebekleri, çocukları, hamile kadınları ihtiyar insanları, suçsuz, silahsız ve savunmasız insanları katletmişler, evlerini, hayvanlarını, sürülerini yakmışlar, kurulduğu günden 22 Şubat 1999 tarihine kadar 6.036 saldırıda bulunmuşlar, 1046 kişiyi kaçırmışlar, 388 de gasp suçu işlemişlerdir.
15 Ağustos 1994 tarihinden, 22 Şubat 1999 tarihine kadar bebek, çocuk, genç, hamile kadınlar, ihtiyar olmak üzere 4472 sivil vatandaşı öldürmüşler, 5620 sivil vatandaşı da ağır şekilde yaralayarak sakat bırakmışlardır.
Bunun dışında 3874 asker, 1225 sivil Geçici Köy Korucusu, 247 polis memuru katledilmiştir. 1665 Geçici Köy Korucusu, 8178 asker, 909 polis memuru da ağır şekilde yaralanmıştır.
Turistik tesislerin bombalanması, işyeri ve sınai tesislere sabotaj, iş makinalarının, ormanların yakılması vb. gibi daha binlerce eylem gerçekleştirmişlerdir.
PKK terör örgütünün bu acımasız eylemleri nedeniyle hayvancılıkla geçinen yöre halkı yaylalara çıkamaz duruma gelmişler, yoksullaşmışlar, köylerini terk ederek can güvenliklerini sağlamak için batıya ve büyük kentlere göç etmek zorunda kalmışlardır. Göç ettiği yer insanları kendilerini kucaklamıştır.
Küçük ve dağınık yerleşim birimlerinin teröre karşı korunmasının zorluğu karşısında sırf bu nedenle bölge insanları terörün az olduğu ve kendilerini güvencede hissettikleri bölge ve kentlere göç ederek yerleşmişlerdir. PKK terör örgütü onları orada da rahat bırakmamış, vergilendirme ve sözde askere alma adı altında onlardan haraç alıp, çocuklarını kaçırarak kırsal alana götürmüşlerdir. Çocuklarını vermeyenleri veya direnenleri ise acımasızca öldürmüşler, evlerini yakmışlardır. Göçlerin, köy boşaltmaların ana kaynağı ve sebebi de PKK terör örgütüdür.
Sanık Abdullah ÖCALAN duruşma sırasında açıkça bu eylemleri kabullendiği gibi, örgütü kendisinin kurduğunu, bugüne kadar da genel başkanı olarak sevk ve idare ettiğini, bütün eylemlerinden birinci dereceden sorumlu olduğunu, hatta iddianame belirtilen eylemlerden çok daha fazlasının örgütü tarafından gerçekleştirildiğini belirterek, herkesin bildiği hususları kabullenmiş, ancak örgütünün hiçbir koşul ileri sürmeden silahı bırakarak teslim olması için açık ve net bir şekilde herhangi bir çağrıda bulunmamıştır. PKK terör örgütünün cinayet ve bombalı intihar eylemlerinin halen de devam ettiği herkes tarafından bilinmektedir.
[düzenle]E--D E L İ L L E R
1. Sanık Abdullah ÖCALAN’ın DGM. C. Başsavcılığı (Kl.:1, Dz:78 ve Kl.:1 Dz.: 118)’deki açık ikrarını içeren ifade ve ek ifadeleri. 2. Sanığın Yedek Hakimlikteki (Kl.:1, Dz.:92) açık ikrarı içeren ifadesi. 3. Sanığın Jandarma Genel Komutanlığınca alınan (Kl:1, Dz 42/1-50) ifadesi 4. Sanığın (Kl.:1, Dz.:41/5)’deki parmak izi ile ilgili ekspertiz raporu. 5. Sanığın sağlık durumunun iyi olduğuna dair (Kl.:1. Dz.:25136) uzman hekim raporları. 6. Sanığın aleni duruşmadaki PKK'nın tüm eylem ve faaliyetlerinden birinci dereceden sorumlu olduğuna ve iddianamede gösterilen eylemlerden daha da fazlasının PKK terör örgütünce gerçekleştirildiğine dair ikrarı. 7. Sanığın PKK elemanlarına verdiği bazı talimatlar (K1.:3, Dz.: 15) 8. Sanığın Radyo, televizyon ve çeşitli basın organlarında çıkan demeçleri (Ki. :3, Dz.:13) 9. PKK'nın uyuşturucu kaçakçılığı ile ilgili, Mazlum KARTAL, Kasım DEMİRHAN, Mehmet GÜN, Abidin ÇOĞAĞAÇ ve Yasin DERE’nin ifadeleri. (Kl:3, Dz.: 12) 10. PKK. 6. Kongre kararları (Kl. :4, Dz. :25) Sanığın genel başkan seçilmesi ve “Savaşı Türkiye’ye yayacağız” yolundaki demeci. (Kl.:4, Dz.: 14) 11. Fethi DEMİR ve Alaattin KANAT’ın Diyarbakır DGM'deki ifadeleri (Ki.: 16) 12. Şemdin SAKIK’ın ifadesi (Kl.: 15) 13. Sanık Abdullah ÖCALAN’ın telsiz talimatları (Kl.:19) 14. Örgütün katliam fotoğrafları : Mehmet YAMAÇ’ın intihar timleri ile ilgili ifadesi, Cemil kod Deniz ŞAHİN’in bizzat sanığın emriyle öldürüldüğüne dair ifadesi. (Kl.:21) 15. Katledilen Türkiye Cumhuriyet vatandaşlarından binlercesinin otopsi raporları ve tutanakları. (Kl.:1, Dz.:208, Dz.:3, 6, 9, 10, 24,27 nolu klasörler.) 16. Halit ÇELİK’in Yuvalı Köyü’nde evdeki bütün canlıların tek tek kurşunlanarak öldürüldüğüne dair açık ifadesi. (KI.:5, Dz.: 11, Sayfa:138) 17. Sanığın Serxwebun’da yayınlanan konuşmaları. (Kl.:5, Dz.:5 ve Kl:.14) 18. Aysu İNAN ve Nurettin ANYIĞIN'ın sanığın bizzat turistlerin yoğun oldukları yerlere, fabrika ve üretim merkezlerine eylem talimatı verdiğine dair ifadeleri. (Ki:27, Dz.:6) 19. Fadıl IŞIK’ın Atina yakınında PKK eğitim kampında eğitim gördüğünü ve zaman zaman oraya Yunan milletvekillerinin geldiğine dair ifadesi. (Kl.:27) 20. Serbest TURAN’ın Hollanda’nın Gent kasabasında PKK üyelerine siyasi ve teorik eğitim veren eğitim kamplarının bulunduğuna dair ifadesi. (Kl.:27) 21. PKK'nın uyuşturucu ticareti yaptığına dair ifadeler. (Kl:39) 22. Köy baskınları, bombalama, yakma vb. olaylarla ilgili kaset çözümleri. (Kl.:35) Kaset l/B yüzü: Sanığın “Düşmana vurduğun darbe oranında yaşarsın, düşmana darbe vurmadan, parti gücünü kullanarak kimseyi yaşatmayız.” dediğine dair. Kaset 6/B yüzü : Sanık Öcalan’ın “İmhacı olmak başarımızdır.” dediğine dair. Kaset 9 Sayfa :269 : Sanığın 1997’i anlatırken. “Partimizin kazanma azmi her zamankinden yüksektir. Yaptığı hazırlık, şartlar ne olursa olsun zafere götürecektir. Şehirlerde şaşırtıcı baskınlar halen mümkündür” dediğine dair. (Bu kaset sanığın ateşkes ve barış süreci ile ilgili ifadelerinin samimi olmadığını göstermek açısından önemlidir) Kaset: 27. Sayfa: 704: Sanığın “1995 yılında çok yönlü sıkıştıran, hamle geliştiren biz olacağız” dediğine dair. 23. Belge 26, Sayfa 7 (Klasör: 35):1999 yılı başlarında sanığın: “Orda bir bağımsız ülke yaratacak kadar yüklenme gücünü, özgürlüğünü göstermelisirıiz, her tür dayanma ve başarma savaşını vermelisiniz” dediğine dair belge. 24. Kl:37’de: 15.06.1996 tarihli panel programında sanığın, “Türkiye’yi cehenneme çevireceğiz.” dediğine dair kaset çözümü. 25. Kl:39 : Hakkı KITAY, Ahmet YAŞAR, Ali SARI’nın PKK'nın uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı yolundaki açıklamaları. 26. Olay zabıt tutanakları ve olay yeri krokileri. 27. Olayları gerçekleştiren sanıkların yargılandıkları dava duruşmasındaki anlatımları ile ilgili iddianameler. 28. Bazı sanıklarla ilgili kesinleşmiş mahkumiyet kararları. 29. Şikayetçi ve müdahillerin dilekçeleri ve ifadeleri. 30. PKK'nın kuruluş bildirgesi (Kl.:3, Dz.:10) 31. PKK programı (Kl.:3, Dz.:9) 32. PKK program ve tüzüğü (Kl:3, Dz.:8) 33. PKK 5. Kongre kararları (Kl.: 3, Dz.:6) 34. Şubat 1996 ve Haziran 1997 tarihli Serxwebun dergileri (KI.:3, Dz.:5) 35. Sanık ifadeleriyle PKK tarihi. (Kl.:3, Dz.:11) 36. Sanık tarafından yazılan “Ayaklanma Taktiği Üzerine Tezler ve Görevlerimiz” isimli kitap. (Kl.:5, Dz.:7-8) 37. “Kendi ifadeleriyle Abdullah ÖCALAN” isimli broşür. (Kl.:5, Dz.:5-6) 38. PKK'nın 1998 yurtiçi silahlı faaliyetleri ile ilgili broşür. (Kl.:5, Dz.:2) 39. 1982 Ocak Birinci Ulusal Konferans Kararlarının yer aldığı Serxwebun dergisi. (Kl.:4, Dz. 183) 40. PKK. 1. Ulusal Kongre Kararları. (Kl.:4, Dz.:180) 41. PKK 4. Kongre Kararları (Kl:4, Dz.:189) 42. 4. Ulusal Kongre Sürecine Dair Talimatlar (Kl: 4, Dz.:178) 43. Serxwebun Temmuz 1990 Dergisi. (PKK 2. Ulusal Kongre Kararlarını içeriyor. Kl.:4, Dz.:177) 44. PKK III. Kongre kararları (Kl.:4, Dz.:178-169) 45. Serxwebun Haziran 1996 (PKK. IV. Ulusal Konferansından değerlendirmeler ve kararlar. Kl.:4, Dz.:77) 46. V. Ulusal Konferans Kararları. (Serxwebun dergileri, Kl.:4, Dz.:34-73) 47. IV. Ulusal Kongre Kararları (Serxwebun dergileri .(Kl.:4, Dz.:26..33) 48. VI. Kongre Kararlarına ait örgüt açıklamaları. (Kl. :4, Dz.: 11-25)
49. 07.03.1999 tarihli telsiz görüşmeleri (Kl:4, Dz.: 1-10)
50. PKK VI. Kongre Bildirisinin yayınlandığı, 05.031999 tarihli Özgür Politika Gazetesi (Kl:4,Dz.: 11-14) 51. Kürdistan Devriminin Yolu-Manifesto (Kl. :4, Dz.:184) 52. MED-TV Dosyası (Kl. :8)
[düzenle]F- SANIĞIN SAVUNMASININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Her ne kadar sanık Abdullah ÖCALAN sözlü ve yazılı olarak sunduğu savunmalarında; Türk ve Kürt halklarının yüzyıllardan bu yana ortak devlet çatısı altında ve ortak vatanda birlikte yaşadıklarını, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik ettiği Ulusal Kurtuluş savaşını birlikte verip, Türkiye Cumhuriyeti Devletini birlikte kurduklarını, her iki halkın, devletin asli kurucu öğesi olmasına karşın daha sonra devlet yönetimine Türk Milliyetçiliğinin egemen olup, .Kürt halkını inkara yöneldiğini, bu politika ve uygulamalara karşı PKK'nın 1970-1980 arası ideolojik, 1980-1990 yılları arasında da siyasi ve eylemsel olarak doğup geliştiğini, 1990’lı yallarda özellikle 1993’ten itibaren kendisini şiddetten arındırmak, barışçı bir çizgiye gelmek için dönüştürmeye çalıştığını, bu çabalar bağlamında Mart 1993 ve Aralık 1995 yıllarında tek taraflı ateşkes ilan ettiğini, ancak devletten olumlu cevap alınamaması ve örgüt içinde kontrol dışına çıkan kimi grupların gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle ateşkes girişimlerinin sonuçsuz kaldığını, netice olarak sorunun şiddetle çözülemeyeceğini, ayrı bir Kürt devleti kurmanın gerekmediğini kavradığım, çözümün, bölünme, federasyon ve otonomiye gitmeden, demokrasiyi geliştirerek demokratik Cumhuriyetin siyasal birlik ve bağımsızlık çerçevesinde sağlanabileceğini, böyle bir çözüme çok büyük katkılar sunulabilmesi için, kendisine fırsat verilmesini, bu bakımdan davanın tarihsel önemi bulunduğunu, aksine şiddet uygulamaya devam edilirse önümüzdeki uzun yılların da büyük acı ve üzüntülerle geçeceğini, ülkenin insan, ekonomik ve doğal kaynaklarının büyük oranda yok olacağını ileri sürmüş ise de; bu savunmanın bazı bölümleri kabule değer görülmemiştir. Çünkü:
1- Türkiye Cumhuriyeti Devleti, nitelikleri Anayasa’nın 2. maddesinde sayılan bir hukuk devletidir. Bu niteliklere sahip bir devletin oluşumunun göstergesi olan egemenlik hakkının kayıtsız şartsız millete ait olduğu ve bunun Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eli ile kullanılacağı, Anayasa’nın 6. maddesinde açıklandıktan sonra 7-8 ve 9. maddelerinde bu yetkiler Yasama, Yürütme ve Yargı yetkisi olarak belirlenmiş, Yargı yetkisini Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı Anayasal bir kural haline getirilmiştir.
Anayasamızın “Yargı” başlığını taşıyan 3. bölümünde yer alan 143. maddesinde de “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulacağı” emredilmiş,
Bu buyruğa uygun olarak yürürlüğe sokulan 2845 Sayılı Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 1. maddesinde de aynı hüküm yer almış, ve 9. maddesinde hangi suçlara bakacağı maddeler halinde sayılarak gösterilmiştir.
Öte yandan, ceza yargılamasının konusu bir kimsenin belli eylemlerinin Ceza Hukuku ve Ceza Yargılaması Hukuku bakımından değerlendirilmesidir. Ancak bu değerlendirme yapılırken, buna bir sınır çizilmesi de zorunludur. Bu bakımdan ceza davasının konusu iddianamede belirtilen maddi olaylardır. Bu sınırlar içerisinde Hakim araştırma yapma ve tavsif etme yetkisine sahiptir. Nitekim bu ilkeler CMUK'nun 150. maddesinde Tahkikat ve hüküm yalnız iddianamede beyan olunan suça ve zan altına alınan şahıslara hasredilir.
Bu hudut dahilinde olarak mahkemeler istiklal ve hareket etmek hak ve görevine haiz olup, Ceza Kanununun tatbikinde kendilerine arzedilen iddialar ile bağlı değildirler.” 257. maddesi de “Hükmün mevzuu duruşmanın neticesine göre iddianamede gösterilen fiilden ibarettir. Fiili takdirde Mahkeme iddia ve müdafaalarla bağlı değildir.” denilerek vurgulanmıştır.
Yukarıda gösterilen Anayasa ve Usul Yasası kuralları karşısında Mahkememizin geleceğe dönük, siyasal ve sosyal sonuçlar doğuracak şekilde karar vermesi mümkün değildir. Mahkememiz iddianamede dava konusu yapılan eylemlerden ötürü sanığı yargılayarak, suçluluğunu sabit görürse mahkumiyet, görmezse beraat kararı verme hakkına sahiptir.
2- Türkler ile Kürtler yüzyıllardan bu yana birlikte yaşaya gelmektedir. Bu süreçte iki halk arasında doğal kültür erozyonu yaşanmış, kan bağları oluşmuştur. Tarihe bakıldığında Kürtlere (isyanlar hariç) hiçbir baskı yapılmadığı görülür. Kürtlerin inkarı savı da doğru değildir. Sanığın da kabul ettiği gibi Yavuz Sultan Selim döneminde Padişahın istemesine rağmen Kilit beylikleri ayrı devlet olarak değil, Padişahın göndereceği beylerbeyi sorumluluğunda ortak devlet çatısı altında yaşamayı çıkarlarına uygun bulmuşlardır.
Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde benimsenen, Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nca da kabul ve ilan edilen Misak-ı Milli’nin bir maddesinde Mondros Mütarekesinin imzalandığı 30 Ekini 1918 günü, mütareke sınırları içinde dinsel, kültürel amaçlı ve amaç bakımından birlik oluşturmuş, birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duyguları ile dolu ırkı ve toplumsal hakları ile coğrafi konumlarına bütünü ile saygılı Osmanlı İslam çoğunluğunun yerleşik bulunduğu bölümlerin tamamının gerçekte ve yasal olarak hiçbir nedenle ayırım yapılması mümkün olmayan bir bütün olduğu hükmü kabul edilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nda da Misak-ı Milli’nin bu hükmü aynen benimsenmiştir. Kurtuluş Savaşı iyi incelendiğinde Atatürk’ün, Misak-ı Milli’nin çizdiği sınırlar içerisinde yaşayan halkın tamamını bir bütün olarak gördüğü, bölgesel güçleri birleştirmeye çalıştığı ve düşmana topyekün milletin gücü ile karşı koyduğu görülür. Bu cümIeden olarak;
- Amasya Genelgesi’nde “Milletin bağımsızlığını yine milletin kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır” denmiştir. Bu genelgede Mondros Mütarekesinde kabul edilen sınırlar içerisinde yaşayan nüfusun tek bir millet olarak görüldüğü açıktır.
- Erzurum Kongresinde: Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti ile Doğu vilayetleri Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri bir çatı altında birleştirilmiş ve “Trabzon ile Canik Sancağı ve Doğu illeri adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis ve bağımsız Liva’ların hiçbir sebeple bahane ile birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu” karar altına alınmıştır.
- Sivas Kongresi’nde de “Bütün yurttaki Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilerek, Erzurum Kongresi’nde kararlaştırılan her türlü işgal ve müdahaleye karşı toptan direnme kararı perçinlenmiştir.
- Yukarıda özetlendiği gibi gerek Erzurum, gerek Sivas Kongreleri’nde alınan kararlarda ve gerekse Misak-ı Milli hükümlerinde ayrıca Kürtlerden bahsedilmemektedir. Bunun nedeni, kurulacak devletin ırk esasına dayandırılmak istenmemesidir. Nitekim, bu ilke Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında aynen muhafaza edilmiştir. Halen yürürlükte bulunan 1982 Anayasasının başlangıç kısmında “...Her Türk vatandaşının bu Anayasa’daki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli, kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme, maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu, topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisine ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyeti erine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duyguları ile yurtta sulh arzu ve inancı içinde huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu” açıklandıktan sonra, ikinci maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, İnsan Haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik ve laik bir hukuk devletidir.” 10. maddesinde “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” 12/1. maddesinde “Herkes kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir...” 17/1. maddesinde “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığım koruma ve geliştirme hakkına sahiptir...” şeklindeki hükümler de, bu yargımızı teyit etmektedir. Ayrıca Anayasanın 13,14,15 ve 16. maddelerinde temel hak ve özgürlüklerin sınırlanabileceği belirtildikten sonra bunun koşulları da gösterilmiştir.
Bu maddelerde kabul edilen ilkeler uluslararası sözleşmelerde kabul edilen ilkelere de uygundur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/2 ve 11/2 maddelerinde, Anayasa’nın 13. ve 14. maddelerine paralel hükümler bulunmaktadır.
- Nitekim ülkemizde insanların kendilerini her bakımdan serbestçe geliştirebildikleri bir ortam mevcuttur: Irk, dil, din, cinsiyet farklılığı gözetilmeksizin herkes devletin sunduğu olanaklardan eşit olarak yararlanmakta; Devletin üst düzey yönetim kademelerine kadar yükselerek, “örneğin Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, Bakan, General, Vali, Hakim ve Cumhuriyet Savcısı vs.” olabilmektedirler.
Sıkıyönetim ve Askeri İdare döneminde getirilen dil yasağı, sakıncası anlaşılarak 1991 yılında kaldırılmış; Kürtçe radyo yayını yapılması, gazete ve dergilerin serbestçe basılarak satılması sağlanmıştır. Herkes günlük yaşamında anadilini hiçbir sınırlama olmadan konuşabilmektedir. Uygulamada ortaya çıkan ufak-tefek aksaklıkların da, demokratik ortam içerisinde her zaman çözülebileceği görülmüştür. Toplumumuzda etnik kökenlerine bakılarak hiç kimseye kesinlikle bir baskı ve inkar politikası uygulanmamaktadır. İnsanlarımız arasındaki iktisadi ve sosyal ilişkiler en üst düzeyde olup birbirlerini dışlama söz konusu değildir. Yüzyıllardır kız alıp vermektedirler. Batı Anadolu Bölgesi’ndeki büyük kentlere göç eden Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi kökenli insanlarımıza herhangi bir soğukluk gösterilmemekte, kısa sürede kaynaşma sağlanmaktadır. Ülkede yaşayan her insan anayasal vatandaşlık temelinde 1. sınıf vatandaş olarak kabul edilmektedir.
Özetle: Kürt kökenli vatandaşların mutluluğu, Türklerle birlikte yaşamaktan geçmektedir. Yüzyıllardan beri aynı vatanda gerçekleşen ortak yaşam olgusu, meydana gelen akrabalık ve kaynaşma, birlikte yaşama arzusu, bizi bu gerçeğe götürmektedir.
Yukarıda açıklanan gerekçelerle, Kürtlerin inkar edildiği ve baskıya maruz kaldığı yönündeki savunma, haklı bulunmamaktadır.
3- Kararın “Terör örgütü PKK'nın kuruluşu, amaç ve programı, yapısı, stratejisi, eylem ve faaIiyetleri” bölümünde ayrıntıları ile açıklandığı üzere,
a) Mayıs 1990’da yapılan II. Konferans’ta toplu gösterilerin tırmandırılması, Fırat-Dicle Bölgesi’nin ayaklanma bölgesi haline getirilmesi yönünde karar alınması, b) Aralık 1990’da yapılan IV. Kongre’de sözde Kürdistan’daki bütün devlet kuruluşlarının düşman ilan edilmesi, halk ayaklanmasının yaygınlaştırılması, eylem hücrelerinin oluşturulması, santraller gibi ekonomik kuruluşların imhası, Hükümet Konaklarına el konulmasının kararlaştırılması, c) Sanık tarafından yazıları Ocak-1992 tarihli “Ayaklanma Taktiği Üzerine Tezler ve Görevlerimiz” adlı broşürde, halkın ayaklanma istediğinden bahsedilmesi, d) Mart-1994’te yapılan III. Konferans’ta, silahlı eylemlerin tırmandırılması kararının alınması, e) Sanığın kaleme aldığı Haziran-1994 tarihli “Serxwebun Gazetesi”nde çıkan “Ordu ve savaş gerçekliğine doğru yaklaşmayan anlayışları yerle bir edelim” başlıklı yazıda, gerilla tarzı, hareketli çatışma yöntemlerinin uygulanmasının istenmesi, f) Ocak 1995’te yapılan V. Kongre’de;
- Savaşan bir halk ordusu yaratılması, ortama göre gerilla tarzı eylemlere geçilmesi, ajan ve geçici köy korucuları ile ailelerine imha şeklinde yönelinmesi, büyük-küçük ekonomik tüm hedeflerin tahrip edilmesi, Devletin güvenlik kuvvetlerinin tasfiyesi ve eylemlerin tüm ülkeye yaygınlaştırılması kararlarının alınmış olması,
g) Mayıs-1996’da yapılan IV. Konferans’ta; silahlı eylemlerin yaygınlaştırılması, kalabalık yerleşim yerlerine baskınlar düzenlenmesi, intihar eylemlerinin gerçekleştirilmesi kararlarının alınması, h) Sanığın yazdığı “Kürdistan’da Zorun Rolü” isimli kitapta; “Kürt halkı kurtuluş mücadelesini bazı alan ve eylem biçimlerinde sınırlayamaz. Her yerde silahlı mücadelelerini ve her türlü eylem biçimini kullanarak direnmek zorundadır.” şeklinde görüş açıklanması, ı) Sanık tarafından Aralık-1996 tarihli “Serxwebun Dergisi”ne verilen beyanatta; “Kentlere ineceğiz. Kent çatışmaları başlayacaktır. Neye mal olursa olsun, bir otobüse binmek zor değildir. Bir uçağa binmek zor değildir. Kendine bomba sarıp gidecek binlerce insanımız var.” denilmiş olması, i) 8 Ekim 1998 tarihinde tüm partililer ve ARGK savaşçılarına, 16.10.1998 günü de sözde Botan Eyaleti sorumlularına yönelik telsiz talimatlarında; Devlet güçlerine karşı misilleme haklarının olduğu, tek taraflı ateşkeslerin sadece biraz daha hazırlık düzeyinin artırılması ve siyasi, diplomatik hamle imkanı kazanmaya yönelik olduğu, uluslararası alana açılmanın kesinlikle devletleşme anlamında ciddi bir adım oluşturacağının belirtilmesi gibi olgular, sanığın şiddetten ve bağımsız Kürt Devleti amacından vazgeçmediğini göstermektedir. Dosya içerisindeki belgeler incelendiğinde, sanığın yakalandıktan sonra dile getirdiği barış ve birlik yönündeki görüşlerinin PKK'nın en yetkili organı olan Kongre ve Konferanslara yansımadığı, bu yönde herhangi bir karar alınmadığı görülmektedir. Aksine yapılan yargılamalar sonucunda sanığın Türkiye ve dünya kamuoyuna yönelik beyanlarında, sempati ve siyasal destek sağlamak için barış ve birlikten yana bir söylem kullandığı, buna karşılık örgüte yönelik beyan ve talimatlarında ise şiddeti tırmandıracak içerikte ve sık sık ayrı bir Kürt Devleti kurma idealinin gerçekleşmekte olduğu yönünde mesajlar verdiği sonucuna varılmıştır. Bu değerlendirmemizi; silahlı çete niteliğindeki PKK'nın 1993 öncesi ve 1993 sonrasında gerçekleştirdiği saldırıların istatistiki bilgileri de doğrulamaktadır. Şöyle ki,
PKK terör örgütünün, kurulduğu 1978 yılından sanığın yakalandığı 15.02.1999 tarihine kadar gerçekleştirdiği; - Toplam 6036 saldırı olayından 4057’si, - 8257 silahlı çatışmadan 6057’si, - 3071 bombalama ve patlatma eyleminden 2403’ü. - 388 gasp olayından 298’i, - 1046 adam kaçırma olayındaa 934’ü - 567 yasadışı gösteri olayından 529’u, 1993 yılından sonra meydana gelmiştir.
Bu tabloya paralel olarak PKK terör örgütü elemanlarınca yaşamlarına son verilen; - 4472 T.C. vatandaşından 2871‘i - Şehit edilen 3874 askerden (Rütbeli-rütbesiz dahil) 2778’i, - 247 polisten 148’i, - 1225 geçici köy korucusundan 960’ı, 1993-1999 döneminde şehit edilmiş, yaralananlardan da 5620 sivil vatandaştan 4009’u, 8178 askerden 6191’i, 909 polisten 606’sı, 1655 geçici köy korucusundan 1373’ü bu dönemde yaralanmıştır.
Keza PKK terör örgütünün güvenlik güçleri ile girdiği çatışmada öldürülen veya yaralı ele geçen ya da kendiliğinden teslim olan eleman sayısı da 1993-1999 döneminde öncesine göre daha fazladır.
4) PKK bağımsızlık mücadelesi veren bir örgüt olmayıp, silahlı bir terör örgütüdür. Çünkü bağımsızlık mücadelesi yürüten halklar, kendi egemenlik haklarını ülkeleri üzerinde etkili kılmaya çalışırlar. Bu nedenlerle ancak, o toprak parçası üzerinde hukuka aykırı biçimde egemenlik iddiasında bulunan yabancı güçlerle mücadele etmek, bağımsızlık hareketi sayılabilir.
Oysa ülkemizde böyle bir durum bulunmamaktadır. Devlet birlikte kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan toprak parçası, ortak vatanımızdır. Herhangi bir halkın egemenlik hakkı elinden alınmış değildir.
PKK’nın hedef olarak gösterdiği toprak parçası, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altındadır. PKK amacına ulaşmak için kurulduğu günden itibaren, yaygın ve sürekli bir şekilde binlerce adam öldürme, silahlı çatışma, köy basıp ev yakma, yol kesme, adam kaçırma, silahlı gasp, uyuşturucu ticareti... vs. gibi hukuk dışı, insanlıkla bağdaşmayan, yasalara göre her biri ayrı ayrı ağır cezaları gerektiren eylemleri gerçekleştirmiştir. Bu eylemlerle, devletin otoritesi zayıflatılmak, hukuk düzeni sarsılmak, ülkenin kalkınması ve büyümesi engellenmek suretiyle zayıf düşürülüp, vatan ve millet bütünlüğü parçalanmak istenmiştir.
PKK’nın gerçekleştirdiği eylemlerin tümü, uluslararası ve ulusal hukuk kurallarına göre terör hareketidir. Zira;
- 1977 tarihli “Tedhişçiliğin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi”nin 1‘nci maddesinde; adam kaçırma, rehin alma, hürriyeti tehdit eden suçlar, şahısların hayatına yönelik olarak bomba, el bombası, roket, otomatik ateşli silah veya bombalı mektup veya koli kullanmak suretiyle işlenen suçlar terör suçu sayılmıştır.
- İnsan Haklar: Evrensel Bildirisi’yle, İnsan Hakları ve Temel özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme Hükümlerinde de; terör suçları insanlık suçu olarak kabul edilmiş, önlenmesi için hükümler konulmuştur,
- 1989 AGİK Viyana Kapanış Belgesi’nde; Terör suçlarına ait yöntemlerin ve uygulamaların kınanacağı, hiçbir koşulda teröre hak verilmeyeceği, bu konularda kararlı davranılacağı, suçluların iadesi ve takibi için işbirliği yapılacağı,
- 1990 Paris Şartı’nda; Devletlerin bağımsızlık egemenlik ve toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı demokratik müesseseleri savunmada işbirliği yapılacağı ve terörün her ülkede suç sayılacağı,
- 1992 Helsinki Bildirisi’nde; Terör hareketlerinin kayıtsız şartsız kınanacağı ve terör
tehdidinin ortadan kaldırılması için işbirliği yapılacağı,
- 1993 Viyana İnsan Hakları Dünya Konferansı Deklarasyonu’nda; egemen ve bağımsız ülkelerin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğini tamamen veya kısmen tehlikeye düşürecek her türlü hareketin makul karşılanmayacağı, teşvik edilmeyeceği, terörizmden korunma ve mücadelede işbirliğini geliştirmek için gerekli tedbirlerin alınacağı belirtilmiştir.
- 3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 1’nci maddesinde ise terör “Baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devleti’nin ve Cumhuriyeti'nin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir.
Bu kanunda yazılı olan örgüt iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır.
Örgüt terimi Türk Ceza Kanunu ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi de kapsar” biçiminde tanımlandıktan sonra, 2’nci maddesinde de, “1‘nci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleriyle beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur....”, 3’ncü maddesinde “Türk Ceza Kanunu’nun 125, 131, 146, 147, 148, 149, 156, 168, 171 ve 172’nci maddelerinde yazılı suçlar, terör suçlarıdır’ denilerek hangi suçların terör suçu sayıldığı gösterildikten sonra, 4’ncü maddesinde de Türk Ceza Kanunu’nun 145, 150,151, 152, 153, 154, 155, 157, 169, 384, 499/2’nci maddesindeki suçlarla 2845 sayılı yasanın 9’ncu maddesinin b ve c bentlerinde yazılı suçların 1. maddede belirtilen terör amacıyla işlenmesi halinde terör suçu sayılacağı belirtilmiştir.
Bu kurallar karşısında; PKK’nın silahlı bir terör örgütü, gerçekleştirdiği eylemlerin de birer terörizm hareketi olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Nitekim bu değerlendirmemiz, PKK'nın silahlı-bölücü bir terör örgütü olduğu yönünde verilmiş bulunan binlerce Yargıtay ve Mahkeme kararlarıyla da teyit edilmiştir.
[düzenle]SANIĞIN DURUMUNUN CEZA HUKUKU AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
İddia makamınca; sanık hakkında, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmının devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemlerde bulunmak suçunu işlediği savıyla kamu davası açılmış, esas hakkındaki mütalaada da iddianın sabit olduğu belirtilerek, sanığın Türk Ceza Kanununun 125. maddesine göre cezalandırılması talep edilmiş olduğundan, öncelikle Türk Ceza Kanununun 125. maddesinin hukuki yapısının incelenmesi gerekmektedir.
Türk Ceza Kanununun 125. maddesi, Türk Ceza Kanununun 2’nci kitabının 1 ‘inci babında “Devletin Şahsiyetine Karşı Cürümler” başlığını taşıyan 1‘inci faslında düzenlenmiştir. Bu madde ile Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymağa veya devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa veya., devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf bir fiili işleyen kimsenin ölüm cezası ile cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır. Burada özellikle “matuf fiil” kavramı üzerinde durmak gerekmektedir. Hukuki bir deyim olmayan matuf kelimesinin, sözlük anlamı itibariyle bir tarafa yönelmiş manasına geldiği dikkate alındığında, suçun maddi unsurunu “Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına sokma”; “Devletin istiklalini tenkis”; “Devletin birliğini bozma” ; “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırma” gibi belli amaca yönelmiş ve bu sonucu oluşturmaya elverişli icra hareketleri teşkil etmektedir. Diğer taraftan yasa koyucu suçun oluşmasında belli bir sonucu aramadığına göre, bu suç tehlike suçudur. Tehlike suçlarında sonucun alınması gerekli olmayıp tehlikenin yaratılmasıyla suç tamamlanır. Esasen netice gerçekleşmişse artık o fiilin cezalandırılma olanağı da ortadan kalkar. Bu nedenle bu suçlara teşebbüs mümkün değildir. Ancak eylemin kastedilen sonucu elde etmeye uygun ve elverişli olması ve elverişli araçlarla zorlayıcı hareketlere girişilmiş bulunması gerekir. Eylemin elverişli olup olmadığının tespitinde ise failin mensup olduğu örgütün amacı, örgütsel bağlılığı, ülke genelindeki organik bütünlüğü, toplumdaki etkinliği gibi öğeler dikkate alınmalıdır. Bu itibarla amaç suç niteliğinde bulunan Türk Ceza Kanununun 125. maddesindeki suçu işlemek gayesiyle olmakla beraber, bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler TCK'nun 125. maddesi kapsamına girmez. Bu durumda TCK'rıun 168. maddesindeki suç gündeme gelebilir. Bu maddede aynen “Her kim 125. 131, 146, 147, 149 ve 156. maddelerde yazılı cürümleri işlemek için silahlı cemiyet ve çete teşkil eder yahut böyle bir cemiyet ve çetede amirliği veya kumandayı ve hususi bir vazifeyi haiz olursa... mahkum olur.
Cemiyet ve çetenin sair efradı... cezalandırılır.” şeklindedir. Kural olarak ceza yasamızda hazırlık hareketleri cezalandırılmadığı halde, görüldüğü gibi, bu madde ile Devletin şahsiyetine karşı bazı cürümler işlemek üzere girişilen hazırlık hareketleri cezalandırılmaktadır. Bu maddenin amacı devlete karşı ağır zarar tehlikesi yaratacak nitelikteki hazırlık hareketlerinin cezalandırılmasıdır. TCK'nun 168. maddesinde tek tek sayılan 125. 131, 146, 147, 149 ve 156. maddelerindeki suç tipleri amaç suçu oluşturmakta, 168. maddesindeki silahlı çete oluşturma suçu da vasıta suç olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla bir kimse TCK'nun 168. maddesinde düzenlenen silahlı çeteyi oluşturduktan sonra, amaç suçlardan herhangi birine yönelik elverişli fiilleri işlediği takdirde 168. maddeye göre değil, o amaç suçtan dolayı cezalandırılmaktadır.
Bu açıklamalardan sonra davamıza dönersek; sanık Abdullah ÖCALAN’ın, Türkiye topraklarının bir kısmı üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bağımsız bir Kürt Devleti kurmak ve bu amaca ulaşmak için ülke topraklarının bir kısmında yoğun bir şekilde, ayrı bir Kürt ırkı bulunduğu ve bunların egemen Türk Devleti tarafından sömürüldüğü hususunda inandırdığı kişileri, 1970’li yılların başından itibaren örgütlediği, 1978 yılında da silahlı terör örgütü PKK'yı kurduğu, o tarihten yakalandığı 15.02.1999 gününe kadar fiilen genel başkanlığını yaptığı, bu süre içerisinde; PKK'yı ülke genelinde, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında olmak üzere siyasi ve askeri alanlarda örgütlediği, bu kıtalardaki kimi ülkelerde birçok eğitim kampı açılmasını sağladığı, kandırdığı genç insanlara, bu kamplarda, ideolojik ve silahlı eğitim verip (Kararımızın “Eylemlerden Örnekler bölümünde belirtildiği gibi) binlerce adam öldürme, sabotaj, silahlı baskın, silahlı soygun ve yol kesme gibi eylemlere sevkettiği, böylece Devletin otoritesini yıpratıp, can ve mal kaygısı yaratarak korku ve paniğe düşürdüğü halkı kendi yanına çekip veya hiç olmazsa eylemlerine engel olmamalarını sağlamak suretiyle ayaklanma hareketi başlattığı, bu hareketin vatan bütünlüğü için ciddi, büyük ve yakın bir tehlike ortamı oluşturduğu dosya içindeki bilgi ve belgelerle hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde sabit olduğundan; sanığın kurduğu silahlı terör örgütü PKK'yı aldığı kararlarla ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf bir suç işlediği kabul edilerek Türk Ceza Kanunun 125’inci maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Her ne kadar sanık vekilleri esas hakkındaki savunmalarında, sanığın 1993'ten başlayarak ayrı bir devlet kurmak amaç ve görüşünden vazgeçtiğini, birlik, beraberlik ve kardeşlikten bahsettiğini belirterek, hakkında TCK'nun 125’inci maddesinin uygulanamayacağını, TCK'nun 168/1‘inci maddesine göre cezalandırılmasını ve TCK'nun 59’ncu maddesinin uygulanmasını öne sürmüşlerse de; yukarıda açıkladığımız gibi TCK'nun 168/1 ‘inci maddesindeki suç, bir vasıta suçtur ve Devlete yönelik ağır zarar ve tehlike teşkil eden fillerin hazırlık hareketleri cezalandırılmaktadır. Somut davada, sanık TCK'nun 125’inci maddesine uyan “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf” olan amaç suçu işlemek için ta 1970’li yılların başında hazırlık hareketlerini başlatmış, 1978 yılında da illegal PKK örgütünü kurduktan sonra, örgütün lideri olarak eğittiği örgüt mensuplarını emir ve talimatlar vererek, 15 Ağustos 1984 günü Eruh ve Şemdinli ilçelerine yapılan baskınlarla, silahlı eylemlere sevketmiştir. Bu tarihten itibaren örgütün silahlı eylemleri yoğunlaşarak ve yaygınlaşarak sürmüş ve halen de devam etmektedir. Silahlı saldırılarla birlikte PKK silahlı çete konumuna geçmiştir. Kaldı ki 1993 yılından itibaren sanığın amacından vazgeçtiği yönündeki savunma, kararımızın (F) bölümünde izah edildiği gibi samimi de değildir. Bir an için sanığın samimi olduğu kabul edilse dahi, 1993 yılına kadar PKK'nın gerçekleştirdiği binlerce eylem mevcuttur. Bu eylemlerin tamamı da TCK'nun 125’inci maddesindeki suçu oluşturmaya elverişli, ülke için büyük ve yakın tehlike teşkil eder niteliktedir. Bu itibarla 1993 yılında dahi sanık açısından TCK'nun 125’inci maddesindeki suç tamamlanmış durumdadır. Bu tarihten sonra sanığın amaç değiştirmesi, tamamlanmış suçunun teşebbüs durumuna veya daha hafif bir suça dönüşmesini sağlamaz. Bu açıdan sanık vekillerinin istemleri hukuk mantığıyla da bağdaşmamaktadır.
Öte yandan, TCK'nun 59'ncu maddesi bir atıfet maddesi değildir. Sanığın samimi olarak ülkeyi bölme amacından vazgeçmemesi, kendiliğinden, gelip teslim olmaması, Kolluk Gücü görevlilerince yurtdışında, Kenya’da yapılan bir operasyon ile yakalanıp getirilmiş bulunması, PKK terör örgütü hakkında örgütü zayıflatıp, çökertecek nitelikte herhangi bir bilgi vermemesi, 20 yılı aşkın bir süredir PKK örgütünün fiilen genel başkanlığını yürütmesi, bu süre boyunca binlerce eylemin gerçekleştirilmiş olması, dolayısıyla eylemlerin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayırımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi, yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması ve hak ve nesafet kuralları gözetilerek sanık hakkında TCK'nun 59’uncu maddesinin tatbik edilmesi uygun bulunmamıştır.
Yargılama süresince, suçtan zarar gören (3228) kişi davaya müdahil olarak katılmış ve bunlardan bir bölümü maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuş ise de; 2845 Sayılı Yasanın 20’inci maddesinde de açıklandığı gibi; DGM'lerin görevine giren suçlar acele işlerden sayılır. Davaların hızla yürütülmesi, delillerin zamanında ve eksiksiz tespiti gerekmektedir. Müdahillerin maddi ve manevi tazminatları ile ilgili araştırma yapılması halinde ise, dava sürüncemede kalacağından bu amaca ters düşülecektir. Bu sakınca gözetilerek müdahillerin maddi ve manevi tazminat istemleri hakkında hüküm kurulmamış, ilgili Hukuk Mahkemesinde dava açma haklarının saklı tutulmasına karar verilmekle yetinilmiştir.
[düzenle]H - H Ü K Ü M
Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
1 - Şanlıurfa ili, Halfeti ilçesi, Ömerli köyü, Cilt No: 029/Ol, Aile Sıra No: 18, Birey Sıra No: 13’de nüfusa kayıtlı, Ömer ve Uveyş’den olma 14.04.1947 Asli, 14.04.1949 Tashih doğumlu Sanık Abdullah ÖCALAN’ın;
Kurduğu silahlı terör örgütü PKK'yı, aldığı kararlar ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek , devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemleri gerçekleştirdiği sabit görüldüğünden, eylemine uyan TCK'nun 125. maddesine göre ÖLÜM CEZASI ile Cezalandırılmasına.
2 - Sanığın eylemlerinin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayırımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması, hak ve nesafet kuralları gözönünde tutularak sanık hakkında takdiren TCK'nun 59. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına.
3- TCK'nun 31. maddesine göre sanığın ömür boyu Kamu hizmetlerinden yasaklanmasına.
4- TCK'nun 33. maddesine göre sanığın ceza süresi içerisinde yasal kısıtlılık altında bulundurulmasına.
5- TCK'nun 40. maddesi uyarınca sanığın nezarette kaldığı günler ile tutuklulukta geçirdiği günlerin cezasından indirilmesine ve tutukluluk halinin devamına.
6- Ankara DGM.C.Başsavcılığı Adli Emanetinin;
a) 1999/30 sırasında kayıtlı bulunan 19.500 ABD Dolarının PKK terör örgütüne ait olduğu anlaşıldığından TCK'nun 36. maddesine göre zoralımına, 1 adet Zenith marka saat, 1 adet Safilo gözlük ve kılıfı, 1 adet deri kemer, 1 adet ray-ban marka güneş gözlüğü ve 1 adet kravatın sanığa iadesine,
b) 1999/69 sırasında kayıtlı bulunan toplam 52 adet teyp kasediyle 18 adet Video kasedi, 1999/56 sırasında kayıtlı bulunan 2 adet video kasedi ve 1999/72 sırasında kayıtlı bulunan 1 adet video kasedinin suç kanıtı olmaları nedeniyle dava dosyasında saklanmasına,
7- Müdahil davacıların özel hukuka ilişkin hakları bakımından ilgili hukuk mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açma haklarının saklı tutulmasına.
Müdahale tarihinde yürürlükte bulunan avukatlık asgari ücret tarifesine göre takdir edilen 56.250.000.’er lira maktu avukatlık ücretinin sanıktan alınarak kendisini avukatIa temsil ettiren müdahillere verilmesine.
8- Bugünkü duruşmada bulunmayan müdahiller ile vekillerine ve gelmeyen sanık vekillerine karar tebliğinin 2845 Sayılı Yasanın 21. maddesine göre TRT aracılığıyla ilanen yapılmasına.
9- (1.111.873.000.TL.) lira yargılama giderinin sanıktan alınmasına.
İsteme uygun oIarak, Yargıtay yolu ve resen Yargıtay yolu açık olmak üzere
DGM.C.Başsavcısı Cevdet VOLKAN ve DGM. C.Savcısı Talat ŞALK’ın huzurlarında, Sanık Abdullah ÖCALAN ile Sanık vekilleri Av. Mahmut ŞAKAR, Av. Mükrime TEPE, Av. Hatice KORKUT, Av. Aysel TUĞLUK, Av. Aydın ORUÇ, Av. Kenan SİDAR, Av. Niyazi BULGAN, Av. Doğan ERBAŞ, Av. Kemal BİLGİÇ, Av. İrfan DÜNDAR, Av. Fehim GÜNEŞ , Av. Ahmet AVŞAR, Müdahiller Ali BUGAN, Ali ÇEPELLİ, Arzu YILDIRIM, Behiye AKYEL, Bekir DOĞAN, Bekir İSPİRLİ, Reyha ÇEPELLİ, Cafer ŞENTÜRK, Fatma KANTEMİR, Güler APALAK, H. Mehmet ALPTEKİN, Hacer Jale ATAV, Hamit KÖSE, Hülya TOPAL, Mehmet ÇEVRUK, Mehmet GENCER, Mehmet YILDIZ, Muharrem YILDIRIM, Öztürk BOZKURT, Saliha KÖSE, Salime ARSLAN, Selma TÜRKYILMAZ, Sıdıka ÇAN, Süleyman ALDAĞ, Şiray ÖZÇELİK, Tahsin İLHAN, Müdahil vekilleri Av. Cengiz ERKOYUNCU, Av. Burhan Cahit TORUN, Av. Mehdi KESKİN, Av. Necdet KÜÇÜKTAŞKINER, Av. Kadir KARTAL, Av. Zeki Hacı İBRAHİMOĞULLARI, Av. Şevket Can ÖZBAY, Av. Mehmet Emin BAĞCI, Av. İbrahim İLKYAZ, Av. Aynur ÖNER, Av. Emin AKOĞUZ, Av. Süleyman AYHAN, Av. Mükremin TÜRKMEN’in yüzlerine karşı oybirliği ile verilen karar açıkça okunup anlatıldı. 29.06.1999
BAŞKAN: 17339 ÜYE:23647 ÜYE: 27851 KATİP: 75
{{eser son
|telif={{FSEK-32}}
|kaynak={{Web kaynağı|url=http://www.belgenet.com/dava/dava02.html|yayıncı=belgenet.com|başlık=Öcalan Davası|arşiv-url=https://web.archive.org/web/20120403113301/http://www.belgenet.com/dava/dava02.html|arşiv-tarihi=3 Nisan 2012}}
}}
[[Kategori:Abdullah Öcalan davası]]
[[Kategori:İddianameler]]
f5x2n9wxkhs8oxsmmhlp666sg2ejaxk
Vikikaynak:Değişiklik sayılarına göre kullanıcılar listesi
4
26348
174529
174525
2026-09-21T21:40:11Z
YBot
13050
Güncelleme
174529
wikitext
text/x-wiki
{{/begin}}
<center>
{| class="wikitable"
! #
! Kullanıcı
! Değişiklik sayısı
! Kullanıcı grupları
|-
| 1
| [[Kullanıcı:Mümtaz|Mümtaz]]
| align="center" | 32.635
| hizmetli
|-
| 2
| [[Kullanıcı:Justinianus|Justinianus]]
| align="center" | 10.871
|
|-
| 3
| [[Kullanıcı:Kibele|Kibele]]
| align="center" | 9.171
| geri döndürücü
|-
| 4
| [[Kullanıcı:Nosferatü|Nosferatü]]
| align="center" | 6.939
|
|-
| 5
| [[Kullanıcı:Victor Trevor|Victor Trevor]]
| align="center" | 4.472
|
|-
| 6
| [[Kullanıcı:Samizambak|Samizambak]]
| align="center" | 4.220
|
|-
| 7
| [[Kullanıcı:Seksen iki yüz kırk beş|Seksen iki yüz kırk beş]]
| align="center" | 2.938
|
|-
| 8
| [[Kullanıcı:𐰇𐱅𐰚𐰤|𐰇𐱅𐰚𐰤]]
| align="center" | 2.798
|
|-
| 9
| [[Kullanıcı:Iskenderbalas|Iskenderbalas]]
| align="center" | 2.670
|
|-
| 10
| [[Kullanıcı:Egemensen|Egemensen]]
| align="center" | 2.553
|
|-
| 11
| [[Kullanıcı:Tarih|Tarih]]
| align="center" | 2.317
|
|-
| 12
| [[Kullanıcı:Vikiolog|Vikiolog]]
| align="center" | 2.278
|
|-
| 13
| [[Kullanıcı:Absar|Absar]]
| align="center" | 1.838
|
|-
| 14
| [[Kullanıcı:Suelnur|Suelnur]]
| align="center" | 1.737
|
|-
| 15
| [[Kullanıcı:Ahmet Turhan|Ahmet Turhan]]
| align="center" | 1.561
|
|-
| 16
| [[Kullanıcı:Selahattin ilhan|Selahattin ilhan]]
| align="center" | 1.480
|
|-
| 17
| [[Kullanıcı:Kutsalyolcusu|Kutsalyolcusu]]
| align="center" | 1.278
|
|-
| 18
| [[Kullanıcı:Kurmanbek|Kurmanbek]]
| align="center" | 1.075
|
|-
| 19
| [[Kullanıcı:Pinar|Pinar]]
| align="center" | 1.034
|
|-
| 20
| [[Kullanıcı:Felecita|Felecita]]
| align="center" | 940
|
|-
| 21
| [[Kullanıcı:Sabri76|Sabri76]]
| align="center" | 867
|
|-
| 22
| [[Kullanıcı:Araz Yaquboglu|Araz Yaquboglu]]
| align="center" | 867
|
|-
| 23
| [[Kullanıcı:Elvorix|Elvorix]]
| align="center" | 857
|
|-
| 24
| [[Kullanıcı:Maderibeyza|Maderibeyza]]
| align="center" | 758
|
|-
| 25
| [[Kullanıcı:3210|3210]]
| align="center" | 721
|
|-
| 26
| [[Kullanıcı:Aybeg|Aybeg]]
| align="center" | 595
|
|-
| 27
| [[Kullanıcı:ToprakM|ToprakM]]
| align="center" | 578
|
|-
| 28
| [[Kullanıcı:Osmanlı98|Osmanlı98]]
| align="center" | 564
|
|-
| 29
| [[Kullanıcı:Srhat|Srhat]]
| align="center" | 553
|
|-
| 30
| [[Kullanıcı:Mereyü|Mereyü]]
| align="center" | 547
|
|-
| 31
| [[Kullanıcı:Dr.Suskun|Dr.Suskun]]
| align="center" | 512
|
|-
| 32
| [[Kullanıcı:Yeni hesap|Yeni hesap]]
| align="center" | 482
|
|-
| 33
| [[Kullanıcı:Oğuzhan|Oğuzhan]]
| align="center" | 478
|
|-
| 34
| [[Kullanıcı:Kadı|Kadı]]
| align="center" | 441
| geri döndürücü
|-
| 35
| [[Kullanıcı:Etrüsk~trwikisource|Etrüsk~trwikisource]]
| align="center" | 437
|
|-
| 36
| [[Kullanıcı:Fuzûlî~trwikisource|Fuzûlî~trwikisource]]
| align="center" | 427
|
|-
| 37
| [[Kullanıcı:Bizim Kafkasya|Bizim Kafkasya]]
| align="center" | 427
|
|-
| 38
| [[Kullanıcı:Rateslines~trwikisource|Rateslines~trwikisource]]
| align="center" | 418
|
|-
| 39
| [[Kullanıcı:Hasan Sami|Hasan Sami]]
| align="center" | 407
|
|-
| 40
| [[Kullanıcı:Pathoschild|Pathoschild]]
| align="center" | 390
|
|-
| 41
| [[Kullanıcı:Pinarsan83|Pinarsan83]]
| align="center" | 384
|
|-
| 42
| [[Kullanıcı:Reality006|Reality006]]
| align="center" | 338
|
|-
| 43
| [[Kullanıcı:Aksoy61|Aksoy61]]
| align="center" | 327
|
|-
| 44
| [[Kullanıcı:Vito Genovese|Vito Genovese]]
| align="center" | 317
|
|-
| 45
| [[Kullanıcı:Homonihilis|Homonihilis]]
| align="center" | 306
|
|-
| 46
| [[Kullanıcı:Cekli829|Cekli829]]
| align="center" | 301
|
|-
| 47
| [[Kullanıcı:Ömer faruk çakmak|Ömer faruk çakmak]]
| align="center" | 296
|
|-
| 48
| [[Kullanıcı:Magurale|Magurale]]
| align="center" | 295
|
|-
| 49
| [[Kullanıcı:Uncitoyen|Uncitoyen]]
| align="center" | 284
|
|-
| 50
| [[Kullanıcı:2004onuralp|2004onuralp]]
| align="center" | 274
|
|-
| 51
| [[Kullanıcı:Mustafahoca|Mustafahoca]]
| align="center" | 252
|
|-
| 52
| [[Kullanıcı:Mustafa MVC|Mustafa MVC]]
| align="center" | 248
|
|-
| 53
| [[Kullanıcı:Evrifaessa|Evrifaessa]]
| align="center" | 246
|
|-
| 54
| [[Kullanıcı:Ali Karacan~trwikisource|Ali Karacan~trwikisource]]
| align="center" | 240
|
|-
| 55
| [[Kullanıcı:Oğuz256~trwikisource|Oğuz256~trwikisource]]
| align="center" | 236
|
|-
| 56
| [[Kullanıcı:Koraman~trwikisource|Koraman~trwikisource]]
| align="center" | 224
|
|-
| 57
| [[Kullanıcı:Takabeg|Takabeg]]
| align="center" | 221
|
|-
| 58
| [[Kullanıcı:Demirci74|Demirci74]]
| align="center" | 218
|
|-
| 59
| [[Kullanıcı:YG1|YG1]]
| align="center" | 218
|
|-
| 60
| [[Kullanıcı:Gökhan~trwikisource|Gökhan~trwikisource]]
| align="center" | 215
|
|-
| 61
| [[Kullanıcı:Zohak|Zohak]]
| align="center" | 206
|
|-
| 62
| [[Kullanıcı:Gülşah|Gülşah]]
| align="center" | 192
|
|-
| 63
| [[Kullanıcı:Ugur Basak|Ugur Basak]]
| align="center" | 191
|
|-
| 64
| [[Kullanıcı:NKOzi|NKOzi]]
| align="center" | 187
|
|-
| 65
| [[Kullanıcı:Meryem Yazıcı|Meryem Yazıcı]]
| align="center" | 185
|
|-
| 66
| [[Kullanıcı:Harosman|Harosman]]
| align="center" | 185
|
|-
| 67
| [[Kullanıcı:Saltinbas|Saltinbas]]
| align="center" | 183
|
|-
| 68
| [[Kullanıcı:Alikıroğlu6163|Alikıroğlu6163]]
| align="center" | 183
|
|-
| 69
| [[Kullanıcı:Khodemhuck|Khodemhuck]]
| align="center" | 182
|
|-
| 70
| [[Kullanıcı:Samsen|Samsen]]
| align="center" | 176
|
|-
| 71
| [[Kullanıcı:Noyder~trwikisource|Noyder~trwikisource]]
| align="center" | 174
|
|-
| 72
| [[Kullanıcı:Mezireli61|Mezireli61]]
| align="center" | 172
|
|-
| 73
| [[Kullanıcı:Ahmetaslan~trwikisource|Ahmetaslan~trwikisource]]
| align="center" | 172
|
|-
| 74
| [[Kullanıcı:İsmetaydin~trwikisource|İsmetaydin~trwikisource]]
| align="center" | 168
|
|-
| 75
| [[Kullanıcı:Viki|Viki]]
| align="center" | 166
|
|-
| 76
| [[Kullanıcı:Kuzeyli Adam|Kuzeyli Adam]]
| align="center" | 163
|
|-
| 77
| [[Kullanıcı:Alikıroğlu|Alikıroğlu]]
| align="center" | 161
|
|-
| 78
| [[Kullanıcı:HakanIST|HakanIST]]
| align="center" | 161
|
|-
| 79
| [[Kullanıcı:Asayimusa19|Asayimusa19]]
| align="center" | 150
|
|-
| 80
| [[Kullanıcı:St. Doggo|St. Doggo]]
| align="center" | 149
|
|-
| 81
| [[Kullanıcı:Hazan|Hazan]]
| align="center" | 138
|
|-
| 82
| [[Kullanıcı:Can Kedi|Can Kedi]]
| align="center" | 137
|
|-
| 83
| [[Kullanıcı:AhmetÇavuş|AhmetÇavuş]]
| align="center" | 121
|
|-
| 84
| [[Kullanıcı:PrimZiya|PrimZiya]]
| align="center" | 121
|
|-
| 85
| [[Kullanıcı:Recep64|Recep64]]
| align="center" | 117
|
|-
| 86
| [[Kullanıcı:Kotzaztzikli|Kotzaztzikli]]
| align="center" | 116
|
|-
| 87
| [[Kullanıcı:Kuzey 75|Kuzey 75]]
| align="center" | 110
|
|-
| 88
| [[Kullanıcı:CommonsDelinker|CommonsDelinker]]
| align="center" | 103
|
|-
| 89
| [[Kullanıcı:Oyhan Hasan Bıldırki|Oyhan Hasan Bıldırki]]
| align="center" | 102
|
|-
| 90
| [[Kullanıcı:Neslihan Bilgili|Neslihan Bilgili]]
| align="center" | 101
|
|-
| 91
| [[Kullanıcı:SessizZurna|SessizZurna]]
| align="center" | 99
|
|-
| 92
| [[Kullanıcı:Vikiyazar|Vikiyazar]]
| align="center" | 96
|
|-
| 93
| [[Kullanıcı:Kübra uzuntaş|Kübra uzuntaş]]
| align="center" | 95
|
|-
| 94
| [[Kullanıcı:Rornaof|Rornaof]]
| align="center" | 92
|
|-
| 95
| [[Kullanıcı:Özlem malkoç|Özlem malkoç]]
| align="center" | 90
|
|-
| 96
| [[Kullanıcı:Burak Kara|Burak Kara]]
| align="center" | 85
|
|-
| 97
| [[Kullanıcı:Alpfa|Alpfa]]
| align="center" | 77
|
|-
| 98
| [[Kullanıcı:Dilekisildar|Dilekisildar]]
| align="center" | 76
|
|-
| 99
| [[Kullanıcı:EVula|EVula]]
| align="center" | 76
|
|-
| 100
| [[Kullanıcı:Enba24|Enba24]]
| align="center" | 76
|
|}
</center>
6wrsxartwij0ip33msp714n43tal9pp
Ahmet Necdet Sezer'in And İçme Töreninden Sonra TBMM'de Yaptığı Teşekkür Konuşması
0
28619
174539
143567
2026-09-22T06:52:13Z
Sabri76
3647
174539
wikitext
text/x-wiki
{{eser başlığı
|bölüm=
|başlık=Ahmet Necdet Sezer'in And İçme Töreninden Sonra TBMM'de Yaptığı Teşekkür Konuşması
|önceki=
|sonraki=
|notlar=
|eser sahibi=Ahmet Necdet Sezer
}}
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Sayın Başkanı,
Sayın Üyeleri;
Sizleri en içten duygularla, en üstün başarı dileklerimle ve yürekten saygılarımla selâmlıyorum.
Türk ulusal bağımsızlık hareketinin içinde oluşan ve ulusal bağımsızlık savaşını yöneterek başarıya ulaştıran, bu nedenle, dünya parlamentoları arasında çok özel ve özgün bir yeri olan Yüce Meclis'te Cumhurbaşkanı olarak konuşmaktan büyük bir heyecan ve onur duymaktayım.
Ulusal egemenliğin somutlaştığı ve temsil edildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ve onun saygıdeğer üyelerinin güven ve desteğinin korunması, saygınlığının yüceltilmesi konusunda Cumhurbaşkanlığınca en üst düzeyde duyarlılık gösterilecektir.
Kuşku yok ki, egemenliğin asıl kaynağı kayıtsız ve koşulsuz sahibi Türk Ulusu'dur ve ebediyen öyle olacaktır, öyle kalacaktır. Bunu sağlayan laiklik ilkesi de, dokunulmaz bir kural olarak ödünsüz bir kararlılıkla korunacaktır. Çünkü, bireylerin din ve vicdan özgürlüklerinin en iyi korunduğu yönetim biçimi laik, demokratik Cumhuriyettir. Demokrasinin temelini oluşturan laiklik ilkesi olmadan, özgürlükten ve demokrasiden söz edilemez; din kurallarıyla devlet ve toplumsal yaşam düzenlenemez.
Ulus egemenliğinden kaynaklanan her görevin temel amacı ve özü, ulusun mutluluğunu ve gönencini yükseltmektir; devlet, bunun için vardır, bu amaca yönelik olarak örgütlenmiştir. Devletin tüm kurum ve organları, bu bilinçle görev yapmalıdır, bu görevin sorumluluğunu taşımalıdır.
Cumhurbaşkanlığı bu doğrultudaki çabalara özenle ve etkinlikle katkı yapacaktır; çünkü Türk Ulusu, daha elverişli koşullarda, daha temiz, daha özgür bir dünyada, daha mutlu yaşamayı haketmiştir.
İnsanlarımızın hak ve hukukunu korumak, onların duygularını, inançlarını ve emeğini sömürtmemek; öncelikli görevimizdir. Bu alandaki başarımız, ulusseverliğimizin, yurtseverliğimizin de ölçüsü ve göstergesi olacaktır. Bu aydınlık yolun başlangıcı, hukuk devleti ilkesinin, demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin, evrensel boyut da içererek gerçekleşmesinden geçmektedir. Bunu, dostlarımız gerekli gördüğü için değil, ondan önce, ulusumuzun özlemlerine ve çağdaşlaşma programımıza önem verdiğimiz için, büyük ulus olduğumuz için, Yüce Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyini aşma buyruğunu yerine getirmemiz için yaşama geçirmeliyiz. Bunu, mutlaka ve duraksamadan başarmak zorundayız.
Siyasal yaşamımızın dokusuna çağdaş demokrasiyi, devlet yapımızın dokusuna da hukuk devleti ilkesini yerleştirme görevimizi daha fazla geciktirmemeliyiz. Polis devletini çağrıştıran yapı ve uygulamaları terk etmeden, çağdaş toplumun gereksinmelerini karşılayamayız. Cumhurbaşkanlığı, bu dönüşüm ve gelişmenin sağlanmasına önem verecektir. Demokrasi ve hukuk devleti ilkesine uygun eylem ve işlemler, ulusal verimliliği ve ulusal mutluluğu da artıracaktır.
Yüce Meclis'in Sayın Üyeleri;
Hukuk devletinin, sağlam ve sağlıklı demokrasilerin, toplumun ulaştığı ekonomik kalkınma düzeyiyle ilişkisini de göz ardı edemeyiz. Bu nedenle, ulusal anlamda güçlü bir ekonomik yapı, demokrasinin de, hukuk devletinin de güvencesidir. Bu güvencenin oluşması, tüm olanaklarla desteklenmelidir. Bu doğrultudaki düzenlemeler, toplumsal yarar gözetilerek, gelir dağılımında ve fırsat eşitliğinde adalet sağlanarak, yoksul ve dar gelirli kesimler esirgenip korunarak, işsizlik sorununu giderici yöntemler yeğlenerek, sosyal devlet gereklerine uygun olarak gerçekleştirilmelidir.
Çağdaşlaşmanın da, ekonomik kalkınmanın da temel dayanağı eğitimdir. Eğitim düzeyi ve kalitesi yükseltilmeli, 11 yıllık zorunlu temel eğitim hedefimiz olmalıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Sayın Başkanı, Sayın Üyeleri;
Toplumsal yaşamı değerli, anlamlı ve saygın kılan ögelerin başında, eylem ve işlemlerin kurallara uygun olması gelmektedir. Kurallar, ödünsüz ve ayrıcalıksız uygulanıyorsa ve bu kurallara uyuluyorsa, özgürlük, eşitlik, girişimcilik, yeteneklerin geliştirilmesi gibi kavramlar ve böylece toplumsal mutluluk güvence altına alınmış demektir. Aslında, devletin temel amacı ve görevleri, Türk ulusunun bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak, kişinin temel hak ve özgürlüklerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak biçimde sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli koşulları hazırlamaya çalışmaktır.
Devlet, toplumda hukuku egemen kılmalıdır; barışın, özgürlüğün, mutluluğun, geleceğe kaygısız bakmanın koşulu da budur. Toplum, sürekli temiz ve aydınlık bir ortamda yaşamalıdır, bunu sağlamak devletin görevidir.
Kimse hukukun üstünde değildir; hukukun üstünlüğü ilkesi herkesi bağlamalı, Anayasanın, yasaların ve hukukun gereği her zaman ve herkese karşı yerine getirilmelidir. En büyük sosyal felâketin, hukuka ve adalete olan güvenin yitirilmesi olduğu unutulmamalıdır.
Hukuka aykırı eylem ve işlemlere, yolsuzluklara kesinlikle izin verilmemelidir. Yolsuzluklarla, hukuka aykırı yollarla çıkar sağlama alışkanlık ve girişimleriyle kararlı bir mücadele konusunda Cumhurbaşkanlığının tüm olanakları toplumun hizmetinde ve sizin yanınızda olacaktır.
Sayın Milletvekilleri;
Ulusal gündemimizin bir diğer öncelikli konusu, toplumsal barış özlemidir. Kalıcı nitelikte toplumsal barışın sağlanması ve sürdürülmesi de, bir devlet görevi olarak algılanmalı ve yerine getirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Türk Ulusu'nun birliğini temsil etmekte olan Cumhurbaşkanlığı, ulusun ve ülkenin bütünlüğü bağlamında hiçbir tartışmaya izin vermeyecek, ülke ve ulus bütünlüğünü korumayı ve pekiştirmeyi en temel görev sayacaktır.
Cumhuriyetin temel niteliklerine yönelik saldırılar ve terör, etkisini kaybetmekle beraber devam etmektedir. Varlığımızın güvencesi ordumuz ve güvenlik güçlerimiz, bu konuda üzerlerine düşen görevi büyük bir özveriyle sürdürmektedirler. Bugün olduğu gibi gelecekte de Silâhlı Kuvvetlerimizin güçlenmesini sağlamak görevimiz olacaktır.
Sayın Üyeler;
Ulusal dışpolitika uygulamalarında, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk zamanında benimsenen temel ilkeler günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.
Uluslararası toplumun saygın ve aktif bir üyesi olarak Türkiye, farklı konumuna, olanaklarına, tarihinden gelen ilişkilerine, bölgesel duyarlılığına, coğrafyasına bağlı üstünlük özelliklerine uygun, ulusal bağımsızlık savaşımızın doğrultusuyla uyumlu, Atatürk'ün, akılcı, ulusalcı ve bağımsızlıktan ödün vermeyen, ülke yararını en üst düzeyde tutan onurlu, kişilikli çizgisini sürdürecektir. Kendi içine kapalı kalması olanaksız olan ülkemizin, Avrupa Birliği'nin benimsediği uygarlık değerleriyle bütünleşmesi zorunludur.
Hukuk devleti ve demokrasi konusundaki başarılarımız, çağdaş uluslararası toplumdaki saygınlığımızı da artıracaktır.
Teknoloji ve iletişim alanındaki hızlı ivme ve uluslararası ilişkilerdeki yeni gelişmeler, yeni yapılaşmalar, yeni kümeleşme ve birliktelikler, önümüzdeki dönemde dış politikamızda yeni olanaklar ve açılımlar sağlayabilir. Bu konuda büyük dikkat ve hazırlık içinde olmalıyız.
Yüce Meclisin Sayın Üyeleri;
Cumhurbaşkanlığının karar ve işlemlerinin değişmez yol göstericisi, esin kaynağı, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ile O'nun aydınlanma ve çağdaşlaşma programının esasları olacaktır. Bu doğrultu, kesinlikle korunacaktır.
Bu düşüncelerle hepinize bir kez daha teşekkür eder, saygılar sunarım.
{{eser son
|kaynak=https://tccb.gov.tr/konusmalari-ahmet-necdet-sezer/1721/7409/cumhurbaskani-sayin-ahmet-necdet-sezerin-and-icme-toreninden-sonra-tbmmnde-yaptigi-tesekkur-konusmasi
|telif={{FSEK-32}}
[[Kategori:Ahmet Necdet Sezer'in konuşmaları]]
[[Kategori:TBMM]]
i2s9t3kcqb4aar45ts3mgzi47v0j41v
Tartışma:Ayrılık
1
45937
174526
2026-09-21T19:38:56Z
Belenois
22820
/* Bu eser anonim değildir */ yeni başlık
174526
wikitext
text/x-wiki
== Bu eser anonim değildir ==
https://tr.wikipedia.org/wiki/Ayr%C4%B1l%C4%B1k_(%C5%9Fark%C4%B1)
http://konservatoriya.az/?p=1592 [[Kullanıcı:Belenois|Belenois]] ([[Kullanıcı mesaj:Belenois|mesaj]]) 19.38, 21 Eylül 2026 (UTC)
p8b2qejg0g4i8yo3z28piyeoxhbso6y
Şablon:Ana sayfa alıntı/metin/2026/39. hafta
10
45938
174527
2026-09-21T20:47:09Z
Mümtaz
15204
Yeni sayfa: {{Ana sayfa alıntı |resim=Holy Bible The Improved Domestic Bible London Schuyler Smith & Co 1880 Maps.jpg|rowsize=200 |colsize=200 |başlık metni= |altyazı= Allahın ve Rab İsa Mesihin kulu Yakub, dağılmış olan on iki sıpta selâm eder. 2 Ey kardeşlerim, ne zaman çeşit çeşit tecrübelere düşerseniz, 3 imanınızın imtihanı sabır hasıl ettiğini bilerek, bunu tam bir sevinç sayın. 4 Ve sabır kendi işini ikmal etsin ki, bir şeyde eksiğiniz olmayarak, kâ...
174527
wikitext
text/x-wiki
{{Ana sayfa alıntı
|resim=Holy Bible The Improved Domestic Bible London Schuyler Smith & Co 1880 Maps.jpg|rowsize=200
|colsize=200
|başlık metni=
|altyazı= Allahın ve Rab İsa Mesihin kulu Yakub, dağılmış olan on iki sıpta selâm eder. 2 Ey kardeşlerim, ne zaman çeşit çeşit tecrübelere düşerseniz, 3 imanınızın imtihanı sabır hasıl ettiğini bilerek, bunu tam bir sevinç sayın. 4 Ve sabır kendi işini ikmal etsin ki, bir şeyde eksiğiniz olmayarak, kâmil ve tam adamlar olasınız. 5 Fakat eğer sizden birinin hikmeti eksikse, herkese cömertlikle ve tekdir etmeden veren Allahtan istesin, ve kendisine verilecektir. 6 Fakat bir şeyden şüphe etmeyerek imanla istesin; çünkü şüphe eden adam yelle sürülen ve dalgalanan denizin çalkanmasına benzer. 7 Çünkü bütün yollarında kararsız, iki yürekli adam, 8 Rab tarafından bir şey alacağını sanmasın. 9 Fakat hakir kardeş kendi yüksekliği ile, zengin olan da kendi hakirliği ile övünsün; 10 çünkü otun çiçeği gibi geçecektir. 11 Çünkü güneş yakıcı rüzgârla doğar ve otu kurutur; ve onun çiçeği düşer, ve yüzünün güzelliği geçer; zengin adam da böylece kendi yollarında solacaktır.
[[Yeni Ahit/Yakub/1 |''devamını okuyun'']]
|üreten=Anonim
}}
dr62q4er0d1gthad7fmom4rsi5ros43
174528
174527
2026-09-21T20:47:21Z
Mümtaz
15204
"[[Şablon:Ana sayfa alıntı/metin/2026/39. hafta]]" sayfayı koruma altına aldı: Yüksek trafiğe sahip sayfa ([Değiştir=Yalnızca hizmetlilere izin verilir] (süresiz) [Taşı=Yalnızca hizmetlilere izin verilir] (süresiz))
174527
wikitext
text/x-wiki
{{Ana sayfa alıntı
|resim=Holy Bible The Improved Domestic Bible London Schuyler Smith & Co 1880 Maps.jpg|rowsize=200
|colsize=200
|başlık metni=
|altyazı= Allahın ve Rab İsa Mesihin kulu Yakub, dağılmış olan on iki sıpta selâm eder. 2 Ey kardeşlerim, ne zaman çeşit çeşit tecrübelere düşerseniz, 3 imanınızın imtihanı sabır hasıl ettiğini bilerek, bunu tam bir sevinç sayın. 4 Ve sabır kendi işini ikmal etsin ki, bir şeyde eksiğiniz olmayarak, kâmil ve tam adamlar olasınız. 5 Fakat eğer sizden birinin hikmeti eksikse, herkese cömertlikle ve tekdir etmeden veren Allahtan istesin, ve kendisine verilecektir. 6 Fakat bir şeyden şüphe etmeyerek imanla istesin; çünkü şüphe eden adam yelle sürülen ve dalgalanan denizin çalkanmasına benzer. 7 Çünkü bütün yollarında kararsız, iki yürekli adam, 8 Rab tarafından bir şey alacağını sanmasın. 9 Fakat hakir kardeş kendi yüksekliği ile, zengin olan da kendi hakirliği ile övünsün; 10 çünkü otun çiçeği gibi geçecektir. 11 Çünkü güneş yakıcı rüzgârla doğar ve otu kurutur; ve onun çiçeği düşer, ve yüzünün güzelliği geçer; zengin adam da böylece kendi yollarında solacaktır.
[[Yeni Ahit/Yakub/1 |''devamını okuyun'']]
|üreten=Anonim
}}
dr62q4er0d1gthad7fmom4rsi5ros43